Ankara İran’daki duruma nasıl bakıyor?

  • GİRİŞ15.01.2026 08:49
  • GÜNCELLEME15.01.2026 08:49

Türkiye ile İran için birbirine ne dost/ne düşman iki ülke tanımı yapılabilir. 

Her iki durumu da söz konusu edebilecek çok örnek vardır. 

Takriben 400 senedir değişmemiş olan sınırımız, iki ülkenin bir diğeriyle bir savaşa tutuşma isteğinden uzak olduğu anlamına da geliyor. 

Üst düzey askeri bir yetkiliden yıllar önce şu cümleyi işitmiştim: 

“Ne biz onlarla savaşmak isteriz, ne de onlar bizimle savaşmak ister:”

Diyebilirim ki, Ankara için İran politikası bir ‘ince işçilik’ meselesidir. 

Bu ince işçiliğin içinde, bir yönüyle Fars diplomasi geleneğiyle müzakere etmenin zorluğu vardır ki, bunu bu işlerin içinde olanlardan çok duymuşuzdur. 

Muhatapları açısından ‘yıldırıcı’ bir yönü vardır bu geleneğin. 

Bir yönüyle ‘güvensizlik’ duygusu baskın bir duygudur. 

Arkanızı dönemezsiniz İran’a karşı. 

Ankara için, güçlü bir İran, oradan gelen tehditler nedeniyle arzu edilir bir şeydir diyemem ama şunu da Ankara’da mesai yaparken çok duyduğum için biliyorum, “Çok zayıflamış, hele hele kaosa sürüklenmiş bir İran” da, Ankara için hiç bir zaman benimsenmiş bir görüş olmamıştır. 

Haziran ayı’nda 12 gün süren İran-İsrail savaşı sırasında, biraz da Gazze’de yürüyen soykırım nedeniyle İsrail’in, İran’a dönük saldırganlığına karşı tepkisel duruş, söylemlere daha fazla yansımış, İran’a dönük ‘rezervli bakış’ savaş bitene kadar ötelenmişti.

İran’ın doğrudan bir çatışmaya girmekten imtina etse de, Türkiye’nin ‘ayağına bastığı’ pek çok husus da olmuştur. 

Mesela…

Geçen yıl Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in İran’ın PKK kozunu Türkiye’ye karşı kullanmasına dönük verdiği tepki ve o açıklama içinde kendini bulan ifadeler, Türkiye/İran ilişkilerinin karakterine dair çok iyi bir fikir veriyor: 

“İranlı dostlarımız maalesef PKK’lı teröristlere karşı bizimle aynı paralelde bakmıyor açıkçası. Çünkü işte biz gözetliyoruz "Bak kardeşim adamlar şurada, şu evde, adamın kaldığı adres şu" diye veriyoruz, kısa bir müddet sonra "Biz o adresi araştırdık öyle birisi, birileri yok" cevabı geliyor. Tabi bu kabul edilir değil, bizim dostluğumuz baki. Ben inanıyorum ki İranlı dostlarımız da yani PKK’yla aslında başlarına bela olacağını farkındalar ama inşallah bakalım bir çözüm bulacaklardır diye düşünüyorum."

Dediğim gibi, içinde “İranlı dostlarımız” ifadesinin iki kere geçtiği bu beyan, kendi bütünlüğü içinde, Türk/İran ilişkilerinin karakterini çok iyi yansıtan bir beyan olarak görülebilir. 

Bir de anekdot paylaşayım: 

2015 yılında Çözüm Süreci’nin rafa kaldırıldığı bir ortamda, üst düzey bir hükümet yetkilisinden, şöyle bir ifade duymuştum: 

“Bizim yürüttüğümüz Çözüm Süreci en fazla İran’ı rahatsız etti. “Kürt Kartının” ellerinden çıkmasından korktukları için.”

Buna imkan ve mecalinin olduğu dönemde İran, PKK tehdidini Türkiye’ye karşı kullanmaktan hiç bir zaman imtina etmemiştir, bu da Ankara’da İran’a karşı beslenilen ‘güvensizlik’ duygusunun temel taşlarından biri olmuştur. 

Buna karşı Ankara’nın Tahran’daki yönetime dönük pek çok iyiliği de dokunmuştur. 

2010’da BM’de yapılan İran’a yeni yaptırımlar oylamasında ABD yönetimi ile zıt düşme pahasına ‘hayır’ oyu kullanmıştı Ankara. 

Evet yahut, çekimser kullanması talebiyle o dönemin ABD Başkanı Obama o dönemine Türkiye Başbakanı Erdoğan’ı araması da bir sonuç vermemiş, Erdoğan, bir söz verdim diyerek Brezilya ile birlikte kullanılan o ‘hayır’ oyunun arkasında durmuştu. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Üzerinden iki gündür yürüyen ‘arabuluculuk’ çabalarını da yine “Kaosa sürüklenmiş bir İran olsun” istemeyen bir Ankara duruşu olarak nitelendirmek mümkün. 

İran’daki yönetimin, özellikle Arap Baharı sonrası Ortadoğu’nun Müslüman coğrafyasında oluk oluk kan akmasına aldırış etmeden, hatta bu kanlı kampanyanın bizatihi içinde yer alıp, Şii Hilali projesini hayata geçirme anlamında gözü kararmış bir şekilde hareket etmesi, bölgede sahip olduğu kısmi sempatiye büyük darbe vurdu. 

Hatta şimdi bile İran’a acımayan çoktur. 

Ancak, Ankara’nın ‘ince işçilik’ politikasının bu anlamda da, duygusallıktan uzak, realist bir zemine sahip olduğunu vurgulamış olalım. 

İran’da 28 Aralık’ta dolar kurunun İran parasına karşı sert bir atak yapmasıyla başlayan türbülans, hızla yayıldı, daha önce benzeri örneklerinde olduğu gibi kanlı bir isyana dönüştü. 

ABD ve Avrupa’nın İran’daki yönetime/rejime karşı ayaklananlara daha önce olmadığı kadar çok destek vermeleri, olayların daha da şiddetlenmesine kapı araladı. 

Ankara’da ise bu gelişmeler, daha fazla istikrarsızlık üretebilir tedirginliğiyle karşılandı. 

Neden mi? 

Şundan dolayı. 

Kaosa sürüklenmiş ve yaşadığı krizi derinleşmiş bir İran, daha önce Körfez Savaşları sırasında gördüğümüz türden, Türkiye’nin hem güvenliğini, hem ekonomisini doğrudan etkileyebilecek sonuçlar üretebilir. 

Şöyle bitirelim yazıyı: 

Türkiye’nin bölgesel rekabet çerçevesi içinde mevzi kazanması, savunma başta olmak üzere pek çok alanda güçlenmesi, son yıllarda İran’da doğal bir hoşnutsuzluk duygusu üretmiştir. 

Buna karşın İran’ın bölgesel iddialarında mevzi kaybetmesi, Ankara’nın elini güçlendirmiş olsa da, İran’ın zayıflığının ‘bir sınırının’ olması gereğine dair yaklaşım, yukarıda sözünü ettiğim ‘ince işçiliğin’ bir tezahürü olarak karşımıza çıkmıştır. 

Yorumlar4

  • Ali 19 dakika önce Şikayet Et
    Denge politakası izlenmesi çok yerinde strateji.
    Cevapla
  • Caner 32 dakika önce Şikayet Et
    Öncelikle güzel tespitler için teşekkürler.Yazıdan anlaşılan Türkiye çok doğru bir düşünce içerisinde ancak asıl meselenin bu düşüncesinin arkasında durabilmesi kendisi açısından menfi bir duruma karşı önleyici tedbirler alması ve gereken aksiyonu gösterebilme imkan iradesinde olduğunu düşünüyorum.
    Cevapla
  • Fahrettin 1 saat önce Şikayet Et
    Vay bee... Türkiye, İran kaosa girsin istemiyor... Yani İran'ın kaosa girmesi demek Türkiye'nin de kaosa girmesi değil mi?
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • ali osman 1 saat önce Şikayet Et
    çok güzel bir analiz. hay maşallah.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat