Geleceği okuyan Türkiye

  • GİRİŞ15.01.2026 08:56
  • GÜNCELLEME15.01.2026 08:56

Ülkede bir muhalefet var mı, yok mu belli değil. Dünya yanıyor, yıkılıyor, ateş çemberi etrafımızda halkalanıyor umurlarında değil. Eleştiri diye ülkenin hayati çıkarlarını görmezden gelen, hatta tehdit eden birbirinden tutarsız, gerçeklerden kopuk, sıradan cümleler kurmaktan öte bir yaklaşımları yok.

Hep söylüyoruz, dış politika milli politikadır, devlet politikasıdır. Öncelik ülkemizin ve milletimizin çıkarlarıdır. Dış politika ile ilgili hususlarda iktidar ve muhalefet ayrımı olmaz. Hele böyle bir çağda ve ortamda hiç kimsenin devletin ve milletin geleceğinden bağımsız bir yerde durması asla uygun olmaz…

Türkiye’nin son on yılda izlediği dış politika çizgisi, “devletin varlık ve devamlılığını merkeze alan bir güvenlik anlayışı”nı esas alan bir stratejik akla dönüşmüştür.

Bu yaklaşım, dış politikayı salt dış ilişkilerin düzenlenmesi alanı olmaktan çıkarıp, zorunlu olarak iç güvenliğin mekânsal uzantısı hâline getirmiştir.

Bu çerçevede Orta Doğu coğrafyası, Türkiye için artık “dış çevre” değil, ülkenin siyasal bütünlüğü ve iç istikrarının belirlendiği, geleceğinin şekillendiği genişletilmiş bir güvenlik alanı olarak kavramsallaştırılmıştır.

Bu stratejik zihniyetin temelinde, bölgesel düzenin pasif biçimde korunmasının Türkiye için güvenlik üretmediği, aksine uzun vadede kırılganlık doğurduğu hakikati bulunmaktadır.

Suriye, Irak ve İran’da meydana gelen her siyasal ve kurumsal kırılmayı, yalnızca bu ülkelerin iç sorunları olarak değil, doğrudan Türkiye’nin iç düzenini etkileyen sistemik şoklar olarak değerlendirmek şarttır. Bu nedenle PKK ve çevre ülkelerdeki bağlantılı terör yapıları meselesi de klasik iç siyaset kategorisinin dışına taşmış; çok uluslu, çok aktörlü jeopolitik bir dosya hâline gelmiştir.

Bu okuma içinde Amerika Birleşik Devletleri, bölgesel istikrarı kuran değil, mevcut düzeni yeniden yapılandıran ve bu süreçte yeni kırılganlık alanları üreten bir aktördür.

İran dosyası, bu paradigmanın en belirgin tezahürlerinden biridir. Bu nedenledir ki, Ankara, İran’daki toplumsal hareketleri ve dış müdahale söylemlerini liberal normatif çerçeveler üzerinden değil, “devlet kapasitesinin çöküşü” olasılığı üzerinden okumaktadır.

Zira İran’ın kurumsal ve siyasal bütünlüğünü kaybetmesi, Irak örneğinde olduğu gibi, bölgesel ölçekte bir güç boşluğu doğuracak; bu boşluk, radikal silahlı grupların yayılması, ayrılıkçı hareketlerin güç kazanması, yeni göç dalgalarının ortaya çıkması ve Türkiye’nin yakın komşusunda fiilî bir kaos kuşağının oluşmasıyla sonuçlanacaktır.

Bu nedenle Ankara, mevcut İran rejiminin baskıcı yönelimlerini meşrulaştırmasa bile, devlet kapasitesinin korunmasını, rejimin zayıflatılmasına kıyasla daha hayati bir güvenlik önceliği olarak görmektedir.

Elbette Türkiye’nin örtük tercihi, İran’ın çökmemesi fakat aynı zamanda bölgesel güç kapasitesini artırarak hegemonik bir aktöre dönüşmemesi yönünde dengeli bir statünün korunmasıdır.

Suriye sahasında ise mesele, insan hakları, demokratikleşme ya da rejim tartışmalarından çok, ülkenin kuzeyinin Türkiye karşıtı bir jeopolitik koridora dönüşüp dönüşmeyeceği sorusu etrafında şekillenmektedir.

Ankara’nın devlet aklı, YPG yapılanmasını PKK’nın sınır ötesi bir devletleşme girişimi olarak tanımlamakta ve bu yapının desteklenmesini Türkiye’yi çevreleyen yeni bir bölgesel mimarinin inşası olarak okumaktadır.

Bu mimarinin kalıcılaşması, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunun uzun vadede jeopolitik bir kuşatma altına girmesi anlamına gelecektir.

Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı, geçici bir müdahale alanı değil, doğrudan kendi teritoryal güvenliğini savunan yapısal bir konumlanmadır.

Şam ile normalleşme dahi, bu jeopolitik kuşatmanın kırılması sağlanmadan sınırlı stratejik değer taşımaktadır.

Bu genel çerçeve içinde ABD, klasik müttefiklik kalıplarının ötesinde, Türkiye’nin jeopolitik hareket alanını daraltan bir sistem aktörü olarak konumlanmaktadır.

Bütün bunlardan dolayıdır ki, NATO üyeliği sürdürülmekte, fakat Washington’a yönelik güven sınırlı tutulmakta; Rusya ve Çin gibi aktörlerle geliştirilen ilişkiler, ideolojik yakınlaşmalardan ziyade çok kutuplu sistem içinde manevra alanı açma amacı taşımaktadır. “Çok kutupluluk” söylemi bu nedenle normatif bir dış politika tercihi değil, hayatta kalma temelli bir dengeleme stratejisidir.

Bütün bu hamlelerin arkasında, Türkiye’nin Balkanlar–Kafkasya–Orta Doğu ekseninde edilgen bir çevre ülkesi değil, bölgesel düzen kurucu bir merkez güç olma hedefi bulunmaktadır.

Suriye, Irak, Libya, Karabağ ve İran dosyalarındaki etkinlik, bu çerçevede yayılmacı bir vizyonun değil, “jeopolitik boğulmayı önleme savunması”nın parçasıdır. Türkiye, bu strateji aracılığıyla, kendi güvenliğini sınırlarının içinde olduğu gibi çevre havzalarda da şekillendirmeye yönelmiştir.

Bu yaklaşımın ekonomik etkisi vardır. Türkiye, “jeopolitik savunma bütçesi” kullanmak zorundadır. Askerî varlıkların sürdürülmesi, savunma sanayii yatırımları, göç yönetimi, enerji güvenliği ve bölgesel operasyonel diplomasi, kamusal kaynakların önemli bir bölümünü emmekte; bu durum enflasyonist baskı ve ekonomik daralma şeklinde topluma yansımaktadır. Ancak bu harcamalar, ekonomik bir kayıp değil, devletin varlığını sigortalayan zorunlu maliyetlerdir.

Bugün refahtan feragat etmek, yarın jeopolitik çözülmeden kaçınmanın bedelidir. Türkiye bu çerçevede alan hâkimiyetini; coğrafi güvenliği temin etmektedir. Bu maliyetli jeopolitik yatırımı elbette önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bölgesel merkez güç statüsüne dönüştürecektir

Son tahlilde, Türkiye’nin bugünkü dış politika yönelimi, normatif diplomasi ile realist güvenlikçilik arasında değil, doğrudan “devletin varlık alanını genişleten bir jeopolitik savunma doktrini” olarak tanımlanmalıdır. Bu bir hal bir ekonomik maliyet üretmektedir; ancak yumuşak, edilgen ve çevrelenmiş bir Türkiye, ekonomik maliyetlerden çok daha büyük bir beka tehdididir.

Yorumlar2

  • Vatan sevdalısı 43 dakika önce Şikayet Et
    Allah yar ve yardımcısı olsun koca reisin
    Cevapla
  • Ayarcı 1 saat önce Şikayet Et
    Harika bir yazı imzamı atarım... Türkiye'nin güvenliği Almanya'dan Kazakistan dan Somali'den başlar... Ankara merkeze pergel koyup iki Bin km alan Bizim savunma çemberimiz olmalıdır...
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat