Amerika-İsrail ve bölgenin "İran" sınavı

  • GİRİŞ17.01.2026 09:06
  • GÜNCELLEME17.01.2026 09:06

47 yıl önceye gidelim. 
16 Ocak 1979'a...

Tahran Mehrabad Havalimanı’nda bir devrin kapandığına dair en somut görüntü dünya ajanslarına düşmüştü.

İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ülkesini terk ederken, sadece bir monarşi değil, Washington’ın Ortadoğu’daki en büyük "bekçisi" ve stratejik kalesi de yıkılıyordu.

2026 yılından o güne bakıp bugün neler yaşandığını anlamaya çalışalım.

WASHINGTON'IN STRATEJİK KÖRLÜĞÜ

Pehlevi Hanedanlığı’nın temelleri 1925’te Rıza Şah ile atılmış, ancak modern İran’ın kaderi İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde 1941’de oğlu Muhammed Rıza’nın tahta geçmesiyle mühürlenmişti. 1953 yılında milliyetçi lider Musaddık’ın CIA ve MI6 destekli bir darbeyle devrilmesi, Şah ile Batı arasındaki ilişkinin boyutunu en net haliyle gözler önüne sermişti.

Bu tarihten sonra Şah, gücünü halkından değil, ardındaki Batılı güçlerden alan mutlak bir monarka dönüştü. Petrol gelirleriyle beslenen bu ilişki, İran’ı ABD’nin bölgedeki "sadık bekçisi" ve Sovyet tehdidine karşı aşılmaz duvarı haline getirdi.

Şah, 1960’larda "Beyaz Devrim" adı altında batılı anlamda bir modernleşme hamlesi başlattı. Eğitimden kadın haklarına, sanayileşmeden toprak reformuna kadar pek çok alanda köklü değişimler hedeflendi. Ancak bu reformlar madalyonun sadece bir yüzüydü. Diğer yüzünde ise tarım reformu nedeniyle kentlere göç eden işsiz yığınlar ve artan enflasyon nedeniyle Şah’ın liderliğine duyulan öfke vardı.

Şah, muhalefeti bastırmak için CIA desteğiyle kurduğu korkunç istihbarat servisi SAVAK’ı kullansa da ne SAVAK’ın işkence odaları ne de Persepolis’te düzenlenen şatafatlı kutlamalar, ulema ve halk arasındaki derin bağı koparmaya yetti. Ayetullah Humeyni, sürgünden yükselen sesiyle şah idaresini "gayri İslami" ilan ederken, Washington bu uyarı fişeklerini görmezden gelmeyi tercih ediyordu.

İran’daki devrim süreci, ABD dış politikası ve istihbarat topluluğu için tam bir "stratejik felaket" olarak kayıtlara geçti. Washington’daki karar alıcılar, "Pehlevi Yanılgısı" olarak adlandırılan bir düşünce kalıbına hapsolmuştu.

Bu varsayıma göre Şah, ordusu ve polis gücüyle her türlü isyanı bastırabilecek güçteydi. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, 1977 gibi geç bir tarihte bile İran’ı "istikrar adası" olarak tanımlıyordu. Oysa sahadan gelen raporlar zayıf, analizler önyargılıydı.

Modernleşen Batı dünyası, sekülerleşme rüzgarının altında, 78 yaşındaki bir din adamının nasıl olup da milyonları peşinden sürükleyen bir figüre dönüşeceğini kavrayamadı..

1978 yılına gelindiğinde gösterilerin dozu durdurulamaz bir noktaya ulaştı. 1973 petrol kriziyle dörde katlanan gelirin büyük bir kısmını devasa bir ordu kurmaya harcayan Şah, dünyanın en büyük beşinci ordusuna sahip olmakla övünse de bu ordu, kendi halkına karşı kurşun sıktıkça rejimin meşruiyeti daha da eridi.

Bürokrasi çökmüş, saray işlevsiz kalmıştı. 16 Ocak’ta Şah’ın kaçışıyla sonuçlanan süreç, 11 Şubat’ta ordunun tarafsızlığını ilan etmesiyle tamamlandı. Humeyni’nin sürgünden dönüşüyle kurulan İslam Cumhuriyeti, ABD için sadece bölgedeki en önemli ortağını kaybetmek değil, 40 yılı aşkın sürecek bir düşmanlığın da başlaması demekti.

2026'DA AYNI HATAYI TEKRAR MI EDİYORLAR?

47 yıl sonra, bugün yine İran sokaklarında bir kargaşa var. Yine Washington, Tel Aviv ve Brüksel'den "rejimin sonu geldi" sesleri yükseliyor. Yine batılı medya organları her protesto görüntüsünü büyüteçle inceliyor, yine sosyal medyada İngilizce hashtag'ler trending topic oluyor. 

Mahsa Amini'nin ölümüyle başlayan ve aralıklarla devam eden protestolar kuşkusuz ciddi. Rejime duyulan öfke gerçek, sokaklardaki insanlar sahici.

Ancak unutulmamalı ki, İran'da benzer patlamalar hiç eksik olmadı. Her seferinde Batı medyası aynı senaryoyu yazdı.. "Bu sefer farklı, rejim çöküyor."

Oysa bugün İran'a baktığımızda ortada ne 1979'daki gibi çökmüş bir bürokrasi var, ne de Şah'ın ordusundaki gibi bir moral çöküntüsü. Devrim Muhafızları hala sağlam, devlet mekanizması işliyor, petrol gelirleri akıyor. Daha da önemlisi, alternatif bir liderlik yok ortada. 1979'da Humeyni vardı, bugün kim var? Her açıklamasında arkasına ABD ve İsrail'i alan torun Pehlevi mi?

Dikkat çekici olan başka bir nokta, İsrail merkezli hesapların İran protestolarına verdiği destek. Sanki Tel Aviv'den yönetilen bir algı operasyonu gibi. Her küçük eylem "devrim", her slogan "rejimin sonu" olarak servis ediliyor.

ABD de aynı şekilde hareket ediyor. Trump, protestoculara açıktan destek veriyor. Yaptırımlar sıkılaştırılıyor, rejim "meşru" olmaktan çıkarılıyor. 

Evet, 1979'da CIA, Şah'ın sonsuza dek süreceğini sandı. Evet, aynı Amerikan yönetimi, Şah'ın düşüşünü engelleyip Humeyni'yi taşıyan uçağın vurulmasına ona verebilirdi. Fakat burada da Sovyetler Birliği'nin denkleme girmesinden endişe edildi. Amaçları Humeyni'yi korumak değildi yani.

VURMAK MI? DURMAK MI?

O günkü sıkışmışlıkları ile bugün ne kadar da benzer aslında..

Dün "Şah düşmez" diyorlardı, bugün rejimin yıkılacağına inanıyorlar. Dün Sovyetler Birliği tehlikesi vardı, bugün Çin tehdidine odaklanmaları gerektiği için Orta Doğu’daki gerilimin işlerine gelmeyeceklerini biliyorlar.

Rejimin içinde bulunduğu hava oldukça bulutlu, doğru. Bugün adım atılmadığı takdirde halkın öfkesinden önümüzdeki süreçte nasiplerini alacaklar. Ancak bu sıkışmışlıkta ABD ve İsrail'in olası operasyonunun, istedikleri sonuca varmalarını sağlayıp sağlamayacağı da muğlak..

Çünkü şayet Amerika saldıracaksa bu saldırı şiddetli olmalı. Trump kara harekatına sıcak bakacak mı? Diyelim baktı,  bu saldırı, Orta Doğu'yu yıllar sürecek bir istikrarsızlığa sürüklemek demek. Irak örneği ortada. Afganistan ortada. Amerikan yönetimi, Orta Doğu'dan çıkamayacak, Trump'ın "Çin'in yükselişini engelleme" hayali, Orta Doğu ve İsrail ile uğraşmaktan suya düşecek. Tüm bunlar alınabilir riskler mi Washington için?

Hiçbir müdahale olmazsa bu da rejime yeşil ışık yakmak anlamına gelir, İranlı protestocuların Batı'ya inancı kırılır, Tahran eylemleri istediği şekilde sona erdirir, belki reform yapar belki kendi sonunu hazırlar. ABD yönetimi bu yolu tercih etmek isterse, İsrail’in kışkırtmalarına ne kadar tepkisiz kalabilir?

Aslında, İran ve bölge ülkeleri için en tehlikeli senaryo, saldırılardan ziyade, İran içindeki etnik grupları harekete geçirecek, İran'ı bölmeyi amaçlayacak girişimler. Dikkat edilmesi, önlem alınması gereken nokta da burada.

Daha dile getirmediğimiz, detaylarda saklı onlarca, yüzlerce denklem var ortada.

Bakalım Çin ve Rusya bu oyunu nasıl karşılayacak mesela..

Bakalım bugün yapılan, yapılacak olan hamleler, kime fayda verecek, kimin sonunu getirecek...

Hüseyin Akif Küçükal / Haber7

Yorumlar1

  • Bozok 48 dakika önce Şikayet Et
    Kendi çocuklarına hersey mubah halkının çocuklarına yasak olan bir İran rejimi var. Haberlerden okuyoruz, kör değiliz. Gördüğümüzü duyduğumuz inkar da edecek değiliz. Demokrasi yoksa acıyı sancıyı halk çekmeye devam eder. Ülkemiz bu nedenle bu bölgenin yıldızdır.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat