Milletlerin Asli Unsurları

  • GİRİŞ09.02.2026 09:29
  • GÜNCELLEME09.02.2026 09:29

Büyük Rus yazar Dostoyevski’nin kendi milletine olan sevgisi ve güvenini çok az yazar içinde taşıyabilir. Dostoyevski bırakalım sevgi ve güveni Rus milletime hayrandır, aşıktır. Rus mujiklerini içinde bulundukları yoksul durumlarına rağmen onları Rus milletini savunacak, ayağa kaldıracak asli unsur olarak görür. Halbuki bu mujikler Çar 2. Aleksandr tarafından 1861’de yürürlüğe konan köylü serfliğinin (Toprak köleliği) ortadan kaldırılması ile özgürlüklerine kavuşmuşlardır. Ama bu millet katmanı Rus milleti ve devleti için (o dönem Rus Çarlığı) temel beşeri birim olarak görülmektedir. Nitekim bu köylüleri Büyük Çerkes sürgünü sonrası işgal edilen Kafkasya'ya iskana tabi tutulmuşlardır. Bugünkü Adigey Cumhuriyeti ve Krasnodar Koray halkının önemli bir bölümü mujik kökenlidir. Aslında Dostoyevski’nin mujiklerde ifade ettiği bu katman Rus milletinin en altta bulunan, Rus kültürü ve duygusunu yaşayan insanlarıdır. Bundan dolayıdır ki Dostoyevski bu mujiklere hayranlığını ifade eder, Rus Devleti bu zemine istinat eder, genişlediği alanları bu kesimle ruslaştırır.


1917 Bolşevik Devriminden sonra gündelik yaşamda artık kullanılmayan bu kavram, Aslı ve ruhuyla halen vardır. Halen de Rus Devletinin asli unsuru olarak en sağlam dayanağıdır.

Bundan dolayıdır ki, Putin bu kavramı sadece kan olarak değil, kültür ve ruh olarak da Ruslaşan farklı etnik kesimlere teşmil etmekte, politikalarını bu kesimler üzerine inşa etmektedir.

İşte her milletin ve devletin istinat ettiği (dayandığı), varlık yokluk savaşlarında müracaat ettiği bir asli sınıfı vardır. Bu ifadeden ayrımcılık, üstün tutma gibi anlamlar çıkarılmamalıdır.

Bu kesim, genel zenginlikte en az payı alır, en fazla mihnet ve meşakkati çeker. Bu sınıf, savaş gibi olağanüstü zamanlarda milleti korumak üzere fedakarlıklarda bulunur, askere alınır, can verir. Yani ücrette değil, hizmette ve yükümlülükler karşısında ayrıcalıklıdır. 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliğinin dağılma sürecine girmesiyle ülkemize Sovyet coğrafyasından bir insan akını yaşanmıştı. O yılları hatırlayan belirli yaş grubu üzerindekiler hatırlayacaklardır, Rusya’nın artık tekrar eski güçlü- dönemlerine dönmesi hayal bile edilmemekteydi. İşte ülkemize akın akın gelen bu insan topluluklarının çaresizliği daha açıktı. Hatta bazı olumsuz anlamlar da yüklenen kadın unsuru toplumda ciddi değişimlere yol açmıştı.

Ancak, o yıllarda bizim ve bizim gibi Avrupa metropollerinde yaşayanların Rus mujiklerini o gün temsil eden Rus insanına dair bir bilgisi, ilgisi bulunmamaktaydı. Sonuçta 90’lı yılların sonlarından itibaren Rus gücü tekrar derlenip toparlanmış ve ayağa kalkmıştır.

Bugün yaşadığı nüfus, sistem, teknoloji, vb sorunlarla zayıflamasına rağmen devlet aklının doğru hamleleri ve asli unsurunun sebat göstermesi sayesinde küresel siyasette
olmamasına rağmen bölgesel siyasette büyük devlet muamelesi görmektedir.

Asli Unsurun Millileştirici Özelliği
Asli unsur siyasette/ makamda veya zenginlikten/ refahtan pay alma noktasında geride dursalar da asli unsurlar en basit halk tabakaları olarak merkezi bir yer tutarlar. Ülkenin zor zamanlarında savaş cephelerine bu topluluklar koşar. Kendilerini, evlatlarını bu mütevazı, basit insanlar feda ederler. Zira onlardaki millet, yurt ve devlet sadakati fıtraten vardır. Onlar bu saydıklarınızın doğal uzantılarıdırlar. Bu yüzdendir ki, İ. Ortaylı Hoca bu tabakaların benlik kazandırıldı, birleştirici özelliklerine vurgu yapar. İmparatorluğun farklı bölgelerinden devşirilen sıradışı zeki ve yetenekli gençlerin ilk önce İstanbul çevresindeki halkın en alt kesimine mensup köylere gönderilerek bir milli kültür ve terbiye kazandıklarını, bilahare kapasitelerine uygun merkezlerde eğitime tabi tutulduklarını anlatır. Gerçekten de milli ruh ve terbiye kitabi olarak değil; bizatihi asli unsur dediğimiz basit avamın içinde yaşayarak kazanılır. Bu hususu devleti aliyyenin ortak aklı da idrak etmiş olmalı ki, askeri ve sivil devlet idaresinin yöneticilerini oluşturacak bu devasa projenin modalitesini bu şekilde belirlemiştir. Bu dönemine göre ileri düzeyde bir rasyonel yaklaşımdır.


Vakıa Arabistan Yarımadasında da çocukların Arapçayı basit, aslına uygun öğrenmeleri için küçük yaşta badiyeye (çölde konar göçer yaşayan  Araplara) gönderilmesi bir
gelenekti. Muhtemelen çocuk çölün basit insanlarından dili en basit ve aslına uygun haliyle öğrendiği gibi badiyede basit bir Arap yaşantısını ve kültürünü de öğreniyordu. Ayrıca çölün zor şartlarına da intibak sağlıyordu.

Bu gelenekten olsa gerek, çağdaş Arap soylularının ve devlet adamlarının da bizzat kendilerinin yakın belli dönemlerinde çölde çadır kurup badiye atmosferini yaşadıklarını ve buna büyük önem verdiklerini biliyoruz. Bunun anlamını da en iyi anlatacak olay Suudi Arabistan’ın kurucusu Kral Abdülaziz’in üçüncü oğlu Kral Faysal B. Abdülaziz Al-i Suud’un (02 Kasım 1964- 25 Mart 1975 arası Krallık yaptı) Henry Kissinger’ı çölde (badiyede) çadırda kabul etmesidir. Filistin Davasına ilgisi ile bilinen Kral Faysal 1973’te Batıya karşı petrol vanalarını kapattırır. Arap dünyasında İsrail’e karşı net bir tavır alan lidelerdendir.

Zaten kendisi “Ben yaşlı bir adamım, tek dileğim ölmeden önce Mescidi Aksa’da iki rekat namaz kılmaktır” sözü ile de bilinmektedir. Henry Kissinger Kral Faysal’ın petrol ambargosu kararını değiştirmek üzere Suudi Arabistan'a gelir.

Kral Faysal Kissinger’ı sarayda değil, badiyede (çölde) kurdurduğu çadırında kabul eder. Sofrasında ise sadece hurma ve deve döngüsü vardır. Bu karşılamadan haliyle Kissinger hiç memnun olmaz, rahatsız olur. Görüşmenin sonunda “Eğer ambargoyu kaldırmaz iseniz petrol kuyularınızı bombalarız” tehditlerini savurur. Faysal badiye üslubuna uygun bir şekilde asaletle şöyle der: “Elbette bombalayabilirsin. Ama biz ve atalarımız hurma ve deve döngüsüyle yaşadık, yine yaşarız. Ama siz petrolsüz yaşayamazsınız!”.

Ne yazık ki bu Asaletli Kral yeğeni Faysal B. Müsaid el- Suud tarafından öldürülmüştür. Şehit edildiğinde tarih 25 Mart 1975’i gösteriyordu. Kralın kaybı erken bir kayıptır şüphesiz. Ondan sonra da çadırını badiyede kuran, Amerikalılara meydan okuyan çok görülmemiştir. Görülmemiştir zira Faysal Suud ailesi içinde istisnai bir karakterdir. Yaşantısı ve karakteri milletinin asli unsurunun yaşantısına ve karakterine uygundur. Sade bir Bedevi yaşam tarzını benimsemiştir. Cesareti ve zekasıyla temayüz etmiştir. Babası bir keresinde yanında yerine kimin getirileceği tartışılırken “Keşke üç Faysalım olsaydı!” demiştir. İşte milletin asli unsuru arasında ve asli unsurunun alışkanlıklarıyla yaşamanın gerekliliğine dair parlak bir örnek! Asli unsurun ana karakterin korunmasına ve ifa edeceği işllevine dair tekrar bir vurgu yapmak istiyorum. O da şudur, insanın değişebilir, gelişebilir olması iyi yönden olduğu kadar kötü yönden de bazı sonuçlar doğurabilir. Bu sonuçlardan en kötüsü bence isyan değil,yabancılaşmadır. Hele bu yabancılaşma lider kadro içerisinde çok ağır bedeller ödettirebilir. Bu açıdan, geleneksel siyasetnamelerde hükümdarlara, daha alttaki yöneticilere sık sık halk
içine girmeleri, halk ile diyalog kurmaları, sadece halkın şikayetlerini dinleme değil, aynı
zamanda halkın nasihatlerini de özümsemeleri gerektiğini öğütlemişlerdir.

Bu hal özellikle büyük varoluş savaşlarını bizatihi askeri olarak da yöneten liderlerin askerleri ile kurdukları özel ilişkide daha da önem kazanmaktadır. Tarihimizde isyan eden askeri önüne ayak divanına çıkan 4. Murat, doğrudan en alttaki askerine inebilen Kanuni Süleyman, harp sahrasında öfkesi yükselmiş askerinin karşısına çıkıp mertçe hitapta bulunan Yavuz Sultan Selim ve Malazgirt ovasında kendi ordusundan kat kat üstün bir ordu karşıda dururken beyaz kefenlik ile askerine konuşan Sultan Alparslan ikonik örneklerdir.


Asli unsurun dejenere olmamış fertleri doğruları tartışmada çok şiddetli olsalar da asli unsurun muhafazasında gayret ve feragat sahibidirler. İlginçtir, asli unsurun liderlerinde isyan görülebilir, ama ihanet olmaz! Diğer yandan, asli unsurun hangi değerlere tekabül ettiğini çok iyi kavradıklarından isyanı bastırdıktan sonra affetmeyi bilirler. Büyük Selçuklu Beyi Rüknettin Süleyman’ın kardeşi Gıyasettin Keyhüsrev ile yeğenlerini (İzzettin Keykavus ve Alaaddin Keykubat) Kardeşinin ordusunu yendikten sonra affetmesi buna önemli bir örnektir.

Asli Unsur ile Devlet Arasında Bağların Kopması
Asli unsur ile yöneten elit arasında ya da devlet aygıtı arasında bazen telafisi kabil olmayacak (tolere edilemeyecek) derecede bir kopukluk olabilir. Bu kopukluğun mahiyetini çözümlemek ve anlamak bir dönem ana düşüncem oldu. Zira bu kopukluk asli unsuru oluşturan kesimler ile sistemin diğer parçalarının oluşturduğu uzviyetin ölümünü netice verebilir (Allah böyle bir akıbetten devlet ve milletimizi korusun!).

Ancak, uzviyetin ölümü farklı şekillerde tecelli eder. Mesela bazı topluluklar devletlerini kaybettikten sonra neredeyse yok olmuşlardır, tam anlamıyla ölüm halidir bu. Bazı topluluklar ise başka bir sistemin ya da devletin parçası olarak yaşamaya devam etmişlerdir.

Baktığımızda başka sistemler açısından asli unsur olarak toplumsal hayatiyetlerini farklı hiyerarşik mertebelerde sürdürmeye devam etmişlerdir. Mesela Daha Rus Çarlığı döneminden itibaren Altınordu bakiyesi unsurlar Rus Devletinin önemli bir unsuru olmaya devam etmişlerdir. Keza Sovyet Döneminde hem Tatar unsurlar hem de Orta Asya’daki Türk unsurlar yönetim aygıtı içinde belirli hiyerarşik mertebelerde asli ve uzlaşan unsur olarak hayatiyetlerini sürdürmüşlerdir. İran’da ise neredeyse nüfusun yarısını oluşturan Türk nüfus İran devletinin hem siyasi hem de ideolojik açıdan asli unsuru olmuştur. Bu da İran’daki Türk nüfusunun sistem için güçlü karakterde bir asli unsur olduğunu göstermektedir.

Ancak, yaşıyor görünse bile etkisini kaybetmiş asli unsurlar da söz konusu olabilir. Mesela bugün Müslüman ülkelerin trajedisi budur. Asli unsur ve halk büyük ölçüde kan olarak kendisiyle aynı ama kültür ve sadakat olarak başka merkezlerle bağlantılı devlet aygıtları tarafından yönetilmektedir. Bu kopukluk neticesi devletlerin bir kadavraya dönüşmesi gözlemlenmektedir. Özellikle bir yönetim sistemi sayılmayan kişisel sultanlıklar bu şekildedir.

Şeklen olmasa da öz itibarıyla onlara benzeyen tek boyutlu bir siyasi anlayışa indirgenmiş diğer devlet yapıları da bu kapsamda görülebilir. Genelde küresel büyük güçlerin parçaları halinde yaşantılarına devam etmektedirler. Diğer bir ihtimal ise yönetim eliti ve yönetim aygıtının yabancılaşmasıdır. Yönetim elitinin asli unsurundan uzaklaşması, adeta kendi milleti için azınlığa ve büyük güçler için bağlı feodal yapılara dönüşen yönetim elitleri ve oluşturdukları yönetim aygıtları temsil ettikleri devletleri zati değeri olmayan bir itibari yapıya dönüştürürler. Bu tür güçler artık bir başka büyük gücün verdiği önem ve yansıttığı itibar ve meşruiyet ölçüsünde vardırlar. Görünüşte bir formal devlet yapısı vardır; ancak, gerçekte fiili olarak bir güç işlevi görmemektedir. Mesela bağımsız bir siyaset izlemesi mümkün değildir. Varlık ve beka mücadelesine girildiğinde ruh ve beden gibi tek vücut bir yapı ortaya çıkmamaktadır.

Yönetim elitinin yabancılaşmasından daha tehlikeli senaryo ise bizatihi asli unsurun artık kendini koruyamaz hale gelmesi, kendine yabancılaşmasıdır. Asli unsur kolay dönüşebilen bir mahiyette değildir. Ancak özellikle nesil geçişlerinde yaşanan büyük travmalar yeni nesiller üzerinde iradi yabancılaşma doğurabilmektedir.

Bir diğer senaryo ise diğer yazılarımızda vurguladığımız üzere bir modern savaş ve işgal yöntemi olarak bizatihi bir ülkeye değil, hedef ülkeye yakın bölgede krizler yaratarak hedef ülkeye masif göç hareketlerini tahrik etmektir. Bu şekilde büyük göç dalgalarıyla adeta işgal edilen ülkede ciddi sosyal entegrasyon sorunları ortaya çıktığı gibi bu göçe bizatihi yönetim aygıtının neden olduğu algısı asli unsuru devletinden uzaklaştırabilir, yabancılaştırabilir.

Özellikle asli unsurun özünün korunmasına vurgu yapmak istiyorum. Zira Moğol felaketinde gördüğümüz gibi Moğol orduları önünde kaçan Harzemşah ve Selçuklu toplulukları uç noktalarda devletler kurabilmeyi başarmışlardır. Burada önemli olan liderlik, asli unsurun beşeri zemini ve bu topluluğu manevi ve zihni anlamda besleyecek millet büyüklerinin bir arada korunmasıdır. Bu üçü bir arada olduğunda şekli devlet de olmayabilir: ama devlet fonksiyonlarının tamamını içeren çeşitli yapılar ortaya çıkabilmektedir.

Moğol işgali altında Anadolu’da yaşanan Beylikler dönemini hatırlatalım. Çok sayıda beylik kurulmuş olmasına rağmen Anadolu bütün ve entegre olmuş bir üretim, ticaret ve sosyal ilişki sistemine kavuşmuştur. Öyle ki, böylesi bir dönemde Anadolu’da yaşayan farklı milletler sağlıklı bir şekilde bu beyliklere entegre olmuşlardır. Yine senkronize şekilde her beylik ekonominin, üretimin, sanat ve bilimin, vs bir alanında kendini geliştirmiştir. Hatta Moğol Valililik karargahının İran’da olması, İran’ın da Orta Asya’daki Büyük Hana bağlı olmasını dikkate alarak, geleceğin büyük merkezi devleti olacak çekirdek yapıyı Anadolu’nun Batı ucunda tercih etmişlerdir. Osmanoğulları üzerindeki bu konsensüs ileride bazı çatışmalar nedeniyle bozulsa da ana projeyi etkileyecek düzeyde bir anlaşmazlık olmamıştır. Ve dönemin Anadolu’sunda çokluk içinde birlik yaşanmıştır, çokluk formunda birlik tesis edilmiştir.

Şunu da hesaba katmak gerekir ki, bu yapıyı oluşturan topluluklar bir yüzyıl öncesinde Haçlı ordularının ve yığınlarının önünde set olmuşlardır, tahrip olmayan şehir, kılıç görmemiş topluluk kalmamıştır. Bu travmadan sonra ayağa kalkabilmek ve yeni bir güç tasavvurunu yaratabilme olağanüstü bir durumdur, olağanüstü yaşama ve güç inşası hamlesidir.

Bu tarihi tecrübeyi dikkatlerinize sunma nedenim günümüzün şartlarında milletimizin geleceği için böylesi bir emniyet rezervine sahip olmamız gerekliliğidir. Günümüzde Asli Unsurun Durumu Günümüzde asli unsuru öncelikle kapsamlı bir bakışla tespit etmemiz gerekir. Putin'in Rus yönetmen Sokurov'un sözlerine yaptığı düzeltme gibi bir düzeltmeye ihtiyaç bulunmaktadır.

Ancak, değerler konusunda hiyerarşik düzenleyici olunmalıdır. Bu sistematiği tamamlayıcı son prensip ise aslı unsuru geliştirme ve koruma kesin hükmüdür. Bu üçlü modaliteye bugün daha çok ihtiyaç vardır. yönlerden telafisi zor kayıplara maruz kaldığı açıkça görülmektedir. Zira aslı unsurun içsel ve dışsal.

Bu kayıpların büyük kısmına bizatihi kendimizin neden olduğu gerçeği çok acıdır. Bu kayıpların ne olduğunu biraz dışarıdan biraz da objektif bakabileceğimiz bir ülkeden
verebiliriz: İran. İran'daki bir türlü istikrar ve emniyete kavuşamayan aslı unsur ve devlet
sistematiği arasındaki gerilimler, çatışmalar, yek vücut olamama sorunları dönem dönem
büyük kayıplara neden olmaktadır. Geçtiğimiz günlerde sonuncusu İnterneti karartılarak
karanlık bir fanusa çevrilen ülkede yine büyük kayıplar doğurarak şimdilik durdurulmuştur.

Çoğunluğu gençlerden ve İran toplumunun dinamik unsurlarından olmak üzere iç isyan
kayıpları verilmiştir. Sosyal medyada olaylar sonlandırıldıktan sonra yayınlanan videolara
bakmanızı öneririm. Bu konuda İran makamları ve muhalefetin verdiği rakamlar farklıdır
tabiatıyla. Bu iki tarafla ilgili bizim toplumumuzda da farklı düşünenler olabilir. Ben işin bu
tarafında değilim. Karşılıklı argümanları ve suçlamaları değil, total sonucu dikkate
alıyorum. İran toplumu en dinamik, eğitimli kesimlerinden önemli bir oranda insanını siyasi krizine kurban vermiştir.

Daha da kötüsü bu kayıplar döngüsel bir çizgide tekrar eder durmaktadır. Bizim de içinde olduğumuz bu dünyada iç karışıklıklar yoluyla nesil tasfiyesi yapılmaya elverişli değil ise bazen dinamik ülkeler birbiriyle savaşır veya savaştırılır. İran’daki olaylar ve kayıplar vesilesiyle bir görüşümü de paylaşmak isterim. İran’da kaybedilen dinamik ve eğitimli kesimler sadece İran’ın değil aynı zamanda bizim de parçası olduğumuz bir dünyaya aittirler. İran’daki beşeri zemini hakkaniyetle değerlendirmek lazımdır.

Şöyle ki, Araştırmacı Ahmet Tetik tarafından yayınlanan Teşkilatı Mahsusa belgelerine göre 1. Dünya Savaşının sonuna kadar İran toplumu bizimle birlikte olmaya devam etmiştir. Bu savaşta yaşadığımız ihanetler  dikkate alınırsa son derece kıymetli bir tarafgirliktir. Hatta savaşın ortalarında İran ordusunun subay ve astsubayları Türkiye’deki askeri okullarda okutulduğu gibi kıta adaptasyon görevlerini bizim ordu birliklerine yapmaları hatta maaşlarının ve diğer özlük haklarının da bizim tarafımızdan karşılanması kararlaştırılmıştır. Savaş sonuna kadar İran’daki Teşkilatı Mahsusa görevlilerimiz gibi onlarla birlikte çalışan milis güçler ümitlerini kesmemişlerdir. Velhasıl sadece yurdumuzun içinde değil, yurt dışında da asli unsuru görmek mümkündür.

Dolayısıyla bu bölümde ilk önce asli unsurun tanımını yaptıktan sonra, asli unsurun
bugünkü durumunu geniş bir çerçevede özetle sunmaya çalışacağım.

İlk önce asli unsur nedir sorusuna kısa bir cevap verelim. Asli unsur memleketimizin her
tarafındaki en ücra köşelerinde kendi halinde yaşayan ve hala bozulmamış insanımızdır.
Ekmek davasına şehirlere gelmiş, bir dönem köyündeki evlere benzer gecekondularda
yaşamış şimdi ise asgari konut ihtiyacını karşılayan binalarda yaşayan, bir taraftan ekmeğini arayan bir taraftan da evini, değerlerini, çocuklarını korumaya çalışan, bir taraftan da içinde yaşattığı öz dünyasını sadece kendi içinde yaşayan yarınki Türkiye’nin bazen mazlum ve mağdur, bazen öfkeli ve acılı, yaşadıklarını mütevazı gözyaşlarıyla yaşayan, devlet ve vatan elden gitme riskiyle karşılaştığında gözünü kırpmadan cepheye koşacak millet cephesinin öz be öz neferidir. Asli unsur içinde en basit ve en aşağıdaki halk tabakaları da vardır, milletin eşrafı diyebileceğimiz köklü aileleri ve kesimleri de. Ortak özellik devlet ve millet için can feda etmeye varan akla, şuura, itidale, feragata sahip sadakat duygusu ve değeridir.

Asli unsuru sadece memleketimizin içinde aramak yanıltıcı olabilir. İnsanımızın bir kısmı
-Yukarıda İran paragrafında ifade ettiğim gibi- dışarıdadır. Bugünün dünyasında artık haritalar mutlak sınırlayıcı değildirler; memleketteki bir köyün atmosferinin benzerinin bir Avrupa ülkesinde de yaşandığını görmek şaşırtıcı olmaz. İster bizim devletimizin hükümranlık kağıtlarıyla olsunlar ister bizim devletimizin sevgisiyle, her ikisi de bağlayıcıdır kuşkusuz. Bir şekilde gönüller birdir. Yurdun ücra bir köşesindeki acı herkesin yüreğini yakar, ciğerini dağlar.

Zamanın getirdiği değişimlerle ve merkezlerdeki güç oluşumlarıyla asli unsurun her geçen gün kendi kaderine terk edildiğini, daha da kötüsü kendi kendine bırakılmayanların ise devletin ya vergi ya da düzenleyici tedbirleri ile karşı karşıya kaldığını müşahade etmekteyiz. Devletimizin şefkat, merhamet, hizmet ve himayesiyle de daha görünür olmasına asli unsurun hayati düzeyde ihtiyacı vardır. Günümüzde sadece ülkemizde değil dünyanın bütün toplumlarında yaşanan sosyal fırtınalar ve çürümeler bizim yurt içindeki ve yurt dışındaki asli unsurumuzu da olumsuz etkilemektedir. Dışarısını düşünmeyi bazen lüks görecek ölçüde yurt içindeki sosyal sorunların artışını görmekteyiz.

Sorunlu çatışma bölgelerinden ülkemize yönlendirilen ve aynı zamanda ülkemizde sonlandırılan göç dalgaları asli unsurun nüfus içindeki oranını düşürmüştür. Diğer yandan, başarılı olunmayan hatta hiç dert edilmeyen entegrasyon sorunu asli unsuru endişelendirmiş, arka plana atıldığı algısını oluşturmuştur. Aşağıdan yukarıya siyasi kararlara katılımda yaşanan eksiklikler asli unsuru devlet ve memleket meselelerinden uzaklaştırmaktadır. Aşırı bireyselleşme ve toplumsal sorunlardan uzaklaşma, kayıtsız kalma, vb göstergeler çok hayra alamet değildir.

Diğer yandan sosyo- ekonomik değişimler, ülkemizde küresel şirketlerin ya bizzat ya da
taşeronlar aracılığıyla bazı kaynakları işletmeleri, sürekli geometrik yükselen hayat
pahalılığı, rasyonel olmayan bir kısım servet transferleri de NFK’in ifadesi ile “Öz yurdunda garip öz yurdunda parya” bir asli unsur röntgenini ortaya çıkarmıştır. Özellikle günlük yaşamda artan şiddet olayları, bazen güvenlik görevlilerinin bile maruz kaldığı ölümcül saldırılar, suç olaylarında güvenlik birimlerinin yeterli takibatı çeşitli nedenlerle yapamamaları, en iyi ihtimalle geç gelen adalet, cezasız kalan suçlar, vb sessiz
yığınların içindeki asli unsurun sadakat bağlarını zayıflatmıştır. A. Toynbee’nin ifadesiyle
“Sistemin kritik sorunları çözen yaratıcı azınlığın hükmeden azınlığa dönüşmesi” asli unsur ile devlet sistemi arasında uçurum oluşturmaktadır. Ayrıca, yerel planda artık eşraf diye bir kavramdan bahsedilmeyecek olunması, nevzuhur yerel figürlerin ortaya çıkması, asli unsuru aidiyet hissettiği yerden de uzaklaştırmaktadır.Rahmetli S. Ahmet Arvasi’nin gelişmiş sistemlerin bir özelliği olarak zikrettiği mahruti hareketlilik (Dikey mobilite) de günümüzde zarar gören prensipler arasındadır. Halbuki bu prensip asli unsurun devlet hizmetinde bulunması için hayati önemdedir.

Unutmamak gerekir ki, bu prensip küresel oligarşik yapıyla mücadele için de önemlidir. Halbuki asli unsur günbegün her alanda bir oligarşik yapının oluştuğu, bu yapıya karşı yalnız kaldığı kaygısını taşımaktadır.

Sonuç olarak belirteyim ki, buraya kadar yaptığım asli unsur vurgusu ve karşılaştığını
söylediğim riskler herhangi bir eleştiri amacını taşımamaktadır. Küresel ve bölgesel risklerin akut düzeyde olduğu günümüzde asli unsurun devlet ve milletimiz için taşıdığı önem hayati seviyeye yükselmiştir.

Umalım ki bu kısa yazı içinde bulunduğumuz risk dalgaları karşısında olduğumuz küresel ve bölgesel savaşların yıldırımlar gibi çevrelerini vurduğu bu karanlık çağda küçük bir “deniz feneri”işlevi görsün….

Mehmet Ali BAL

 

Yorumlar1

  • Çvş 51 dakika önce Şikayet Et
    Harika bir tesbit
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat