Fırat’ta Süleyman Şah nöbeti

  • GİRİŞ10.02.2026 09:09
  • GÜNCELLEME10.02.2026 09:09

Bugün Suriye sahasında yaşananlar, bir günde ortaya çıkmış, ani reflekslerin ya da konjonktürel dalgalanmaların ürünü değildir. Ne elde edilen kazanımlar bir gecede ortaya çıkmıştır ne de gösterilen sabır kendiliğinden tükenmiştir. Suriye’de yürütülen mücadele; günü kurtaran sloganlarla, yüksek sesli çıkışlarla ya da aceleci hamlelerle değil, sabırla, stratejiyle ve uzun vadeli bir akılla ilmek ilmek örülerek yürütülmüş bir mücadeledir. Bu hakikati görmeyenler ya sahayı okuyamayanlardır ya da gördüklerini bilinçli şekilde görmezden gelmeyi tercih edenlerdir. Çünkü bu coğrafyada gerçekler, bağırarak değil; zaman içinde, sessiz ama kalıcı sonuçlarla kendini gösterir.

Süleyman Şah’ın türbesi, yıllar boyunca Fırat’ın kıyısında yalnızca tarihî bir mezar olarak durmadı. O türbe, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışında kalan ama egemenlik alanı içinde kabul edilen somut bir irade beyanıydı. Orada dalgalanan bayrak, tutulan nöbet, değişen askerler; her biri “Biz buradayız” cümlesinin sessiz, vakur ama son derece net bir ifadesiydi. Bu nedenle o türbeye yönelen her tehdit, yalnızca fizikî bir yapıya değil; Türkiye’nin tarihine, egemenlik anlayışına ve kolektif hafızasına yönelmiş bir meydan okumaydı.

Suriye iç savaşının en karanlık dönemlerinde bölge, terör örgütlerinin cirit attığı, devlet otoritesinin çöktüğü, sınırların ve haritaların masa başında değil silah zoruyla çizilmeye çalışıldığı bir kaos alanına dönüştü. O günlerde alınan geçici tedbirler, zayıflık ya da geri çekilme olarak değil; devlet aklının ve sorumluluk bilincinin doğal sonucu olarak okunmalıdır. Çünkü devletler duygularla değil, akılla hareket eder. Geri çekilmek gerekiyorsa çekilir, beklemek gerekiyorsa beklenir. Ancak bu bekleyiş, unutmak anlamına gelmez. Hiçbir mesele tarihin tozlu raflarına kaldırılmaz. Hiçbir hak, zamana terk edilerek vazgeçilmiş sayılmaz.

Ne var ki bazı kesimler bu sabrı bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yanlış yorumladı. Kimileri “geri adım” söylemiyle süreci küçümsemeye çalıştı, kimileri ise “terk ediliyor” propagandasıyla kamuoyunu yönlendirmeye kalktı. Oysa gerçek şuydu: Türkiye, tarihin en karmaşık ve en sert coğrafyalarından birinde, çok katmanlı ve son derece zor bir denklemi çözmekle meşguldü. Suriye sahasında yalnızca silahlı terör unsurlarıyla değil; küresel güçlerle, vekâlet savaşlarıyla, örtülü ittifaklarla ve değişken dengelerle mücadele ediliyordu. Böyle bir ortamda her hamle yüksek sesle yapılmaz. Bazı hamleler sessiz olur, derin olur, ancak etkisi uzun vadede çok daha güçlü hissedilir.

Bugün gelinen noktada açıkça görülmektedir ki, gösterilen sabır boşa çıkmamıştır. Bir dönem terör örgütlerinin hâkimiyet kurduğu alanlar tek tek temizlenmekte, sahadaki taşlar yerli yerine oturmaktadır. Türkiye’nin Suriye’deki varlığı artık geçici reflekslerle ya da anlık tehdit algılarıyla değil; kalıcı bir güvenlik ve istikrar mimarisiyle tanımlanmaktadır. Bu mimari yalnızca sınır güvenliğini değil; tarihî, kültürel ve sembolik alanları da içine alan geniş bir vizyonun ürünüdür.

Süleyman Şah’ın ebedî istirahatgâhına dönüşü de işte bu vizyonun doğal ve kaçınılmaz sonucudur. Bu mesele basit bir “taşıma operasyonu” olarak okunamaz. Bu, yıllara yayılan bir sürecin, devlet aklıyla örülmüş uzun soluklu bir stratejinin tamamlanan son halkasıdır. Türkiye önce sahada güvenliği tesis etmiş, ardından dengeleri kurmuş, sonrasında da tarihî sorumluluklarını yerine getirebileceği sağlam bir zemin oluşturmuştur. Acele edilmemiştir; çünkü acele edilen işler geçici olur. Sabır tercih edilmiştir; çünkü kalıcı olan, ancak sabırla inşa edilir.

Bu noktada altı çizilmesi gereken bir gerçek daha vardır: Süleyman Şah’ın ait olduğu yere dönüşü, herhangi bir ülkeye ya da aktöre mesaj vermek amacıyla yapılmayacaktır. Ne Batı’ya, ne Doğu’ya, ne de bölgesel güçlere dönük bir gösteri söz konusudur. Bu dönüş, başkalarına anlatılacak bir hikâye değil; kendi tarihimize ve kendi hafızamıza karşı yerine getirilecek bir görevdir. Devletler bazen konuşur, bazen susar. Ancak asla unutmaması gereken temel ilke şudur: Tarih, ihmali affetmez.

Fırat’ın kıyısı, bir kez daha şanlı bayrağımızın dalgalanışına tanıklık edecektir. Oraya konacak her taş, atılacak her adım, aslında çok daha büyük ve derin bir cümlenin son noktasını temsil edecektir: “Biz başladığımız işi yarım bırakmayız.” Bu cümle, meydanlarda haykırılarak söylenmemiştir; hamasetle büyütülmemiştir. Sahada, masada ve zamanın akışı içinde kurulmuştur.

Suriye’de kazanılan zafer tam olarak budur. Harita üzerinde renk değişiminden ibaret olmayan, sahada ve tarihte karşılığı olan kalıcı sonuçlar üreten bir zafer… Bu kazanım yalnızca askerî değil; siyasî, diplomatik ve tarihî boyutları olan çok katmanlı bir başarıdır.

Unutulmamalıdır ki, semboller küçümsendiğinde devletler zayıflar. Çünkü semboller, milletlerin ortak hafızasını ayakta tutar. Hafızasını kaybeden millet, yönünü de kaybeder. Türkiye bu hafızayı kaybetmemiştir. Aksine, sabırla muhafaza etmiş; zamanı geldiğinde gereğini yapacak iradeyi de ortaya koymuştur.

Devletler, sosyal medya tepkileriyle ya da anlık gündemlerle değil; uzun vadeli hesaplarla hareket eder. Türkiye de tam olarak bunu yapmıştır. Beklemiş, izlemiş, değerlendirmiş ve hamle yapacağı anı dikkatle seçmiştir.

Ve artık o an yaklaşmaktadır.

Süleyman Şah, ait olduğu yere dönecektir. Çünkü güçlü devletler bağırmaz; sonuç üretir.

Cihad İslam Yılmaz

Yorumlar1

  • YAHYA KEMAL DÜZEN 3 saat önce Şikayet Et
    İnşallah eski yerine taşınır. Gündeme getirdiği için yazarımıza teşekkür ederiz.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat