Oruç tutmak mı, oruçla tutulmak mı?

  • GİRİŞ21.02.2026 08:44
  • GÜNCELLEME21.02.2026 08:44

İnsanın varlıklara ve olaylara hangi pencereden baktığı önemlidir; çünkü bakış açımız, dünyayı nasıl değerlendirdiğimizi, nasıl yorumladığımızı ve sonunda nasıl davrandığımızı belirler.

Ramazan ayı ve ibadeti, bizim toplumumuzda bambaşka bir yere ve öneme sahiptir. Adeta yeni bir mevsime geçiş, yeni bir diriliş, yeni bir nefes alış gibidir. Bu ay, dünyanın oyalayıcı gidişatına sorulan “Nereye?” sorusudur. Yine bu ay, alışageldiğimiz yaşam düzenine yöneltilen bir sorgudur: Nereye gidiyoruz? Aynı zamanda kötü alışkanlıkların ve yerleşmiş huyların terkine açılan yeni bir başlangıçtır. Artık zaman bildiğimiz sıradan zaman değildir; mekân da o eski mekân değildir Ramazan’da. Oruç, kutsal sevginin, kutsal heyecanın en derin şekilde yaşandığı iklimdir.

Ramazanın bireysel ve toplumsal boyutları vardır. Bireysel boyutta oruç; insanın, dilediği an ulaşma imkânına sahip olduğu nimetlerden belirli bir süre bilinçli olarak uzak durmasıdır. Bu, iradeyi güçlendirir; helale bile el uzatmaktan çekinen kimseye, harama el uzatmaması gerektiğini öğretir. Oruç aynı zamanda, gösterişe en kapalı ibadetlerden biridir. Kul ile Rabbi arasındaki samimiyeti derinleştirir. İnsana, alıştığı için fark edemediği nimetlerin kıymetini yeniden hatırlatır. Postmodernitenin yücelttiği  “ben merkezli” yaşamı törpüler. Kibri kırar, kul olma bilincini diri tutar. Açın hâlini, yalnızca edebiyatını yaptırarak değil, bizzat aç bırakarak (bunu yaşatarak) öğretir. Ayrıca aşırı beslenme alışkanlığını frenleyerek bedenin dinlenip arınmasına da imkân tanır. Yine helal olan şeylere bile el uzatmaktan kaçınması, sürekli olarak “birinin onu gördüğü” bilincini canlı tutar böylece, her an görüldüğü ve gözetildiği bilincini yerleştirir. Gün boyu yemeden içmeden uzak durup, vakti geldiğinde hep birlikte sofraya oturmak, başlı başına güçlü bir disiplin anlayışı kazandırır.

Modern insanın ölçüsü “fayda”dır; “bana ne kazandırıyor, ne işime yarıyor, ne kadar konfor sağlıyor?” diye ölçer. Orucun bize kazandırdığını kâr–zarar penceresinden ziyade, bazı davranışların karşılığının yalnızca kutsal sevgiyi ve rızaya ulaştıracak hayat tasavvurunu beslemesinde aramak gerekir.

Literatürümüzde orucu “tutmak” fiiliyle birlikte kullanırız. “tutmak”; koşan, kaçan bir şeyi yakalamak demektir. Bırakmamak, ele geçirmek, terk etmemek demektir. Demek ki kaçırdığımız bir şey vardır ki tutmamız isteniyor. Bu kaçırdığımız şey; iyilikler, güzellikler, göz ardı ettiğimiz, küçük gördüğümüz nice değerlerdir. “Tutmak”ın bir diğer anlamı ise alıkoymaktır. Nitekim oruç da bizi kötülüklerden, kul hakkı yemekten, yalandan, hileden, aldatmadan alıkoyar. Eğer bunlardan alıkoymuyor ise orucu tekrar gözden geçirmemiz gerekmektedir.

Oruç tutmak, sadece bireyin belirli vakitlerde yeme, içme ve bazı arzularından uzak durması mıdır? Kaynaklara baktığımızda bunun böyle olmadığını görüyoruz. Nitekim “Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan elde ettikleri sadece açlık ve susuzluktur. Yine nice namaz kılanlar vardır ki, namazlarından elde ettikleri sadece yorgunluktur.” (İbn Mâce, Sıyâm, 21) buyurulmuştur. Bu hadis bize, orucun da namazın da sadece şekil ve bedenden ibaret olmadığını; öz, niyet, ihlas ve ahlak boyutuyla bir anlam kazandığını hatırlatmaktadır.

Sınırların, kuralların, ilkelerin, ölçülerin ve hatta renklerin bile belirsizleştiği post/modern dönemde oruç, bize yeniden sınırlar çizer ve bize kendi rengini verir. Arzulara, tutkulara gem vurarak; onlara bir sınır koyarak, post/modernliğin hızcı ve hazcı yaklaşımına karşı sabrı, mücadeleyi ve kanaati öğretir. 

Oruç, gönüllerin ve gözlerin büyük ümitlerle semaya çevrildiği bir rahmet mevsimdir. Bu mevsimde insan, beşeri özelliklerinden sıyrılarak ve ilahi özelliklerle donanarak manen yıkanma ve yükselme fırsatı bulur. 

Batı tarihi, bir dönem ruhu yücelten, bedeni adeta yok sayan bir anlayışa yaslanmış; bedene zulmetmiş, şimdi ise bedeni merkeze alıp ruhu unutmuştur. Batı insanı ve medeniyeti hep uçlarda dolaşmaktadır. Oysa insan, beden ve ruhtan oluşan bütüncül bir varlıktır. Oruçla birlikte, bu iki yönün birbirinden koparılmadan birlikte eğitildiğini görüyoruz. Ruhu taşıyan beden eğitilir, terbiye edilir; böylece ruhun yüceltilmesi söz konusu olur. İnsanın bedensel boyutuna sınırlar getirilmiş olsa da bütün bunlar, onun ruhunun yücelmesi içindir. Hz. Peygambere sürekli oruç tutacağını, sürekli geceleri namaz kılacağını ve hiç evlenmeyeceğini kısaca münzevi bir hayat yaşayacağını söyleyen kişilere bedenin de hakkının verilmesi gerektiğini öğütleyerek, ruh–beden, dünya–ahiret dengesini gözetilmesi gerektiğini anlıyoruz.

Oruç, modern insanın darmadağın olmuş zamanını, dağınık arzularını ve bulanık değerlerini yeniden hizaya çağıran sessiz bir öğretmendir. Bedenin açlığı üzerinden ruhu uyandırır. Ölçüleri kaybolan çağımıza, yeniden sınır ve anlam kazandırır. Ramazan, sadece takvimde yer değiştiren günlerin değil, insanın kendisiyle, Rabbiyle ve diğer insanlarla kurduğu bağın tazelenmesidir. Belki de asıl mesele, orucu ne kadar “tuttuğumuzdan” çok, onun bizi ne kadar tuttuğunu ne kadar değiştirdiğini sormaktır.

Prof. Dr. Vehbi ÜNAL 

Yorumlar2

  • Ali Can 22 dakika önce Şikayet Et
    "Belki de asıl mesele, orucu ne kadar “tuttuğumuzdan” çok, onun bizi ne kadar tuttuğunu ne kadar değiştirdiğini sormaktır." Ne güzel ifade. Teşekkürler hocam.
    Cevapla
  • Hüseyin Alkan 23 dakika önce Şikayet Et
    Tebrik ediyorum. Efradını cami, egyarını manì çok güzel anlatmışsınız. Kalemine ve yüreğinize sağlık
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat