Baba yüreği

  • GİRİŞ22.02.2026 08:56
  • GÜNCELLEME22.02.2026 08:56

1894 yılının Nisan ortalarıydı.

Yıldız Sarayına ilginç bir şikâyet mektubu ulaştı.

Necla isminde genç bir kız tarafından yazılan mektup, Beyrut’tan gönderilmişti.

25 yaşında, yetişkin ve aklı başında biri olduğunu söyleyen Necla, ailesi tarafından istemediği bir adamla zorla evlendirilmek istendiğinden yakınıyor, hayatını karartan eza ve cefalardan kurtulmak için Padişahtan yardım istiyordu. “Merhametli Padişahımdan başka sığınacak yerim, tutunacak dalım kalmadı. Maruz kaldığım muameleme-i gaddaranenin tahkik edilmesini, şer’-i şerif ve kanun-u münif dairesinde muamele görmek için Beyrut valisine irade buyurulmasını istirham ederim” diyordu.

Sultan II. Abdülhamit Han mektubu okuyunca derin bir keder hissetti. Zaten duygulu bir adamdı. Daha on yaşındayken annesini, gencecik yaşta babasını yitirmiş, öksüz ve yetim büyümüştü. Dışarıdan görülenin aksine naif ve ince bir yapısı vardı. Çocuklara, özellikle de kız çocuklarına aşırı düşkündü.

Bu düşkünlüğün temelinde, gözbebeği Ulviye’sinin acısı yatıyordu.

Şehzadelik yıllarında kucağına aldığı, kendisine ilk babalık hislerini yaşatan biricik kızını altı yaşındayken kaybetmişti. Hem de hiçbir faninin dayanamayacağı bir trajediyle... Dolmabahçe Sarayında kibrit kutusuyla oynarken tülden giysileri tutuşuvermiş, bakıcıların gözleri önünde yanarak ölmüştü. Ne zaman bir kız çocuğuyla karşılaşsa gözlerinin yaşarması, bakışlarının dalıp gitmesi bundandı... Eğer o felaket yaşanmamış olsaydı Ulviye’si Necla ile aynı yaşlarda olacaktı.

Kederli Sultan, gözyaşıyla ıslattığı mektubu katlarken devlet meselesi ciddiyetiyle hadisenin üzerine eğilmeye karar verdi. Cebel-i Lübnan Sancağı Mutasarrıfı Naum Franko Paşaya acele bir talimat göndererek konuyla ilgilenmesini emretti.

..........................

Mektubun sahibi, Cebel-i Lübnan’ın en güçlü Dürzi kabilelerinden birinin kızıydı. Arslanlar Kabilesi, Beyrut’tan Şam’a bölgede ağırlığı olan bir aileydi. Aynı zamanda Dürzilerin yoğun olarak yaşadığı Şuf Kaymakamlığı da bu ailenin uhdesindeydi.

 

Ailenin tanınmış büyüklerinden biri olan Halil Bey, kızı Necla’yı daha doğduğu yıl baş-göz etmiş, kabilenin reisi olan amcasının oğlu Mustafa Beye beşik kertmesi yapmıştı. Beşik kertmesi bölgede yaygın bir Dürzi geleneğiydi.

Kızcağız büyüyüp okul çağına gelince, Beyrut’ta Katolik rahibeler tarafından kurulan bir Fransız misyoner okuluna gönderilmiş, evlilik için okulun bitmesi planlanmıştı. Ne var ki Necla’nın aynı şehirde bulunan Fransız Cizvit Okulu öğrencilerinden Emin Mecit adında bir oğlana gönlünü kaptırması planları alt-üst etmiş, okul bitip de iki genç evlenmeye karar verince kıyamet kopmuştu.

Geleneklerin çiğnenip gururların rencide olduğunu düşünen aile büyükleri, bu evliliği engellemek için her yolu denemişlerdi. Emin Mecit ölümle tehdit edilmiş, Necla, beşik kertmesi yapıldığı aile tarafından şehir dışında bir çiftliğe kapatılmıştı.  Gençlerin çırpınışları ve resmi makamlar nezdinde yaptıkları girişimler karşılık bulmamış, Cebel-i Lübnan Mutasarrıfı, Arslanların bölgedeki gücünden çekinerek meseleye ilgisiz kalmıştı.

Padişaha ulaşan mektup işte bu günlerde yazılmıştı. Bir fırsatını bulan Necla kapatıldığı çiftlik evinden kaçıp mektubu postaya vermeyi başarmıştı.

Ne var ki o günün şartlarında Beyrut-İstanbul arasındaki muhaberenin süresi aylar demekti.

Üstelik beşik kertmesi Mustafa Bey, gönderilen mektuptan haberdar olmuştu.

Bunun üzerine İstanbul’un müdahalesine fırsat bırakmayacak tehlikeli bir oyuna girişti.

Silahlı dört adamını Necla’nın kapatıldığı çiftlik evine gönderdi. Adamlar, Emin Mecit’i yakaladıklarını, eğer kararını değiştirmezse onu öldüreceklerini söylediler. Necla direnince de dışarıya çıkıp rastgele ateş etmeye başladılar. Ardından üzerinde kurşun delikleri olan bir fes ve kanlı giysilerle geri döndüler. Giysileri Necla’nın önüne attılar. “Emin Mecit’i öldürdük, artık cebren ve kerhen Mustafa Beyle evlenmeye mecbursun” dediler.

İşte o an Necla için dünya durdu. Kanlı giysilerin üzerine bir külçe gibi yıkılıverdi.

Sonrasında Beyrut’un en ünlü hekimleri seferber edildiyse de kâr etmedi.

Necla aklını yitirmişti.

Hünkâr buyruğunun Beyrut’a ulaştığı günlerde bütün şehir bu hadiseyle çalkalanıyordu. Buyruğu alan Vali Paşa, Emin Mecit’i buldurup “Bu kızla hâlâ evlenmek istiyor musun?” diye sordu. “Evet” cevabı üzerine genç kızı kapatıldığı çiftlikten kurtarıp baba evine teslim etti. Ardından izdivaçları için aracı oldu. Buna rağmen izdivaç gerçekleşmedi. Beyrut Kadısı Şeyh Yusuf Efendi itiraz etmiş, “şuurunda eser-i halel” tespit edildiğini söyleyerek dinen bu evliliğin yapılamayacağına hükmetmişti.

Durum, Sultan II. Abdülhamit Han’a bildirildi.

Sultan, hiç tereddüt etmeden genç kıza sahip çıktı. Bulunan ilk vasıtaya bindirilerek İstanbul’a gönderilmesini emretti.

Necla ailesiyle birlikte başkente getirildi. Padişah, tedavisiyle bizzat ilgilendi. Hastane masraflarını kendi cebinden karşılayıp uzun süren tedavisini bilfiil takip etti.  Ne var ki; yıllar önce ciğerini yakan Ulviye’si gibi onun yerine koyduğu Necla’nın mürüvvetini de göremedi.

..........................

Üç buçuk yıllık bir tedavinin ardından iyileşerek taburcu edilen Necla, 1897 yılında Lübnan’a döndü. Emin Mecid, ümidini kesip ülkeyi çoktan terk etmişti. Onun yokluğunda ne hissetti? Kahırlanıp hayata mı küstü yoksa ardı sıra hicranlı mektuplar mı döşendi? Bilmiyoruz. Hiç evlenmeden hayatını tamamlayıp 1935 yılında vefat etti.

Emin Mecid, Beyrut’tan kaçtıktan sonra Paris’e yerleşmişti. Burada Jön Türklerle tanıştı. Saadetleri için çabalayan II. Abdülhamit’e düşman olup “Keşfu’l-Nikap” isimli muhalif bir gazete çıkardı. Bir müddet sonra nedamet edip hükümete yanaştı.  Osmanlı hariciyesinde çalıştı. Brüksel ve Paris elçiliklerinde görev aldı. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihatçıların hışmından korkup Arjantin’e kaçtı. O da hiç evlenmedi. 1943 yılında Buenos Aires’te öldü.

Sultan II. Abdülhamit Han, onların mürüvvetini göremediği gibi sonlarını görecek kadar da yaşamadı.

1909 yılında patlak veren 31 Mart hadisesinin ardından tahttan indirilip Selanik’e gönderildi. Buradaki sürgün hayatı üç buçuk yıl sürdü. Balkan Harbinin ilk bozgunuyla İstanbul’a getirilip Beylerbeyi Sarayına hapsedildi. Ülkenin tel tel çözülüşü gibi Lübnan’ın elden çıkışını da çaresiz gözlerle buradan izledi.

Savaşlar, ihtilaller, ihanetler gibi acılı aşkların da yorduğu yaşlı kalbi, Dünya Harbinin son günlerine ancak dayanabildi. 1918 yılı Şubat soğuklarının iyiden iyiye bastırdığı günlerden birinde biricik Ulviye’sine kavuşmak üzere gözlerini kapattı.

Yorumlar4

  • Hasan Ali Kemal 1 saat önce Şikayet Et
    işte insan beli bir yaştan sonra yerini önceden yetiştirici yani yerine getireceği kişiyi hazırlamakla hükümlü ama maalesef geç kaldı ve ihanet şebekesi türedi
    Cevapla
  • Hacı 1 saat önce Şikayet Et
    Allah rahmet eylesin. Osmanlı'nın en dirayetli padişahlarındandır...
    Cevapla
  • Yücel 1 saat önce Şikayet Et
    Çok üzüldüm
    Cevapla
  • Memo 1 saat önce Şikayet Et
    Mekanı cennet olsun inşallah
    Cevapla Toplam 10 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat