Bizim seyyah

  • GİRİŞ01.03.2026 09:04
  • GÜNCELLEME01.03.2026 09:04

1611 yılının Mart ayıydı.

Haliç sahilinin en gözde semtlerinden biri olan Unkapanı’nda, saray kuyumcubaşısı Derviş Mehmet Zıllî Efendinin bir erkek çocuğu oldu. Adını “Evliya” koydu.

Aslen Kütahyalı olan Mehmet Zıllî Efendi, Kanuni Sultan Süleyman’dan beri saraydaydı. Beş padişaha hizmet etmişti. Varlıklı, saygın, tanınmış bir adamdı. Çevresi genişti.

Küçük Evliya, içinde doğduğu muhitin de avantajıyla çok iyi bir öğrenim gördü. Mahalle mektebinden sonra Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesine girdi. Ardından devlet katlarına yönetici yetiştiren Enderun Mektebine devam etti. Dönemin en iyi hocalarından dersler aldı. Derslerinin dışında nazımla meşgul oldu, musikiyle ilgilendi. Özel hocalardan Kur’ân-ı Kerim, yabancı dil, matematik ve binicilik eğitimi aldı. Sultan IV. Murat zamanında, yakın akrabası Silahtar Melek Ahmet Paşa ve Ruznameci İbrahim Efendi aracılığıyla saraya girdi.

Zeki, sevimli, nüktedan ve güler yüzlü biriydi. Özellikle aile çevresinden ve sarayda tanıştığı devlet adamlarından dinlediği seyahat hatıraları, hayal dünyasında yeni ufuklar açmıştı.

Bütün bunlara, maceraperest ruhu ve yirmili yaşların başında gördüğü bir rüyanın tesiri de eklenince; çağının en önemli seyyahı ve tanığı olarak bir ömür sürecek yolculuğu da başlamış oldu.

Kendi anlatımına göre 1630 yılının 19 Ağustos gecesiydi.

Evde istirahate çekilmiş, değirmi bir yastık üzerine başını koymuş, içi dalar gibi olmuştu. Uykuyla uyanıklık arasında bir rüya gördü.

Rüyasında Unkapanı sahilinde Yemiş İskelesinin hemen yanında bulunan Ahi Çelebi Camiine sabah namazına gitmişti. Birden bire caminin kapısı açılıverdi. İçeriye önde pür silah askerlerin olduğu kalabalık bir cemaat girdi. Namazın sünnetini kılıp salavat getirmeye başladılar. Genç Evliya, minber kenarında oturmuş hayranlıkla onları seyrediyordu. Hemen yanında bulunan ve ilk defa gördüğü kişiye eğilip sordu:

“Benim sultanım, mübarek zatınız kimdir? İsminizi ihsan buyurur musunuz?”

O zat gülümsedi. İçine işleyen yumuşacık bir tonuyla cevap verdi:

“Aşere-i Mübeşşere’den kemankeşlerin piri Ebî Vakkas oğlu Sa’d’ım.”

Heyecanlanmıştı. Tutup elini öptü. Sonra cemaati işaret ederek sordu:

“Ya bu nura gark olmuş insanlar kimlerdir?”

“Onlar peygamberlerin ruhlarıdır. Geri saftakiler bütün evliya ve asfiyâ ruhlarıdır. Daha arkadakiler sahabe-i kiram, muhacirin, ensar, erbab-ı suffe, kerbela şehitleri ve sadıklardır. Mihrabın sağındakiler Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, solundakiler Hz. Osman ve Hz. Ali’dir. Mihrap önündeki külahlı zat Veysel Karani’dir. Duvar dibindeki siyah çehreli zat, Hazretin Müezzini Bilal-i Habeşi’dir.”

Bu şekilde cami içindeki bütün cemaati birer birer gösterip tanıttı.

“Sultanım, bu cemaatin burada toplanmalarının sebebi nedir?”

“Azak taraflarındaki Müslüman Tatar askerleri sıkıntıdadır. Onlara yardıma gideriz. Giderken de, Hazretin himayesindeki İstanbul’a uğradık.”

Bu esnada caminin kapısı tekrar açıldı. İçerisi nurla doldu. Hz. Risalet, yüzünde örtüsü, elinde asası, belinde kılıcı, iki yanında mübarek torunları İmam Hasan ve İmam Hüseyin olduğu halde kapıda belirdiler. Sağ ayaklarını içeri atıp yüzlerindeki örtüyü çıkardılar.

Heyecandan dili damağına yapışmış, vücuduna bir titreme gelmişti. Bütün dikkatiyle Allah’ın Resulüne bakıyor, Hilye-i Hakani’den ezberlediği eşkalini inceliyordu.

Hazret, mihraba geçip namazın sünnetini kıldı. Selamdan sonra ona bakıp işaret etti ve “kamet eyle” buyurdu. Kamet etti. Resulün imametinde farzı kıldılar.

Namazdan sonra Ebi Vakkas oğlu Sa’d, elinden tutarak huzuruna götürdü.

“Sadık aşığın ve müştak ümmetin Evliya, şefaatin rica eder” dedi.

Hemen eğilip ellerini öptü. O kadar etkilenmiş ve kendinden geçmişti ki, heyecandan; “Şefaat yâ Resûlallah” diyecek yerde, “Seyahat ya Resûlallah” deyiverdi.

O da mübarek elini başına koyup tebessüm etti.

“Allah’ım! Bu kuluna şefaati, seyahati ve ziyareti sağlık ve esenlikle kolaylaştır” diye dua etti.

Rüyadan uyandığında o kadar etkilenmişti ki; heyecandan titriyordu.

Sabahında Kasımpaşa’ya geçti. Önce meşhur rüya tabircisi İbrahim Efendiye uğrayıp gördüklerini yorumlattı, ardından Mevlevi Şeyhi Abdullah Dedenin fikrini aldı. İkisi de aynı şeyi söylediler:

“Sana seyahat buyurulmuş. Sen büyük bir seyyah olacaksın. Takdir edilen budur. Yürü, işin rast gelsin.”

Yürüyüp gitti. Önce doğduğu şehrin sokaklarını dolaştı. İki yıl boyunca köylerine, mesire yerlerine varıncaya kadar köşe bucak her tarafını gezdi. Ardından uzak ufuklara gözünü dikti. Elli sene boyunca, yedi iklim, dört bucak dolaştı. 17. Yüzyıl dünyasının en önemli seyyahı oldu. Zengin dili, akıcı üslubu ve konuşur gibi kaleme alınmış cümleleriyle döneminin en zengin seyahatnamesini kaleme aldı.

Edebiyat ve tarih sahasının en güzide eserlerinin başında gelen seyahatnamesi, zevkle okunan bir edebiyat klasiği olmanın yanında sosyal hayat, dil, tarih, coğrafya, gelenek, folklor, sanat, mimari, mizah ve halk edebiyatının da en zengin kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Büyük gözlem gücü, değme romancılara taş çıkartacak kadar güçlüdür.

Viyana’dan Tebriz’e, Kırım’dan Sudan’a kadar geniş bir coğrafyayı gezen Evliya Çelebi, Osmanlı sınırlarının ötesine de yolculuklar yaptı. Her gittiği yerde mahalli dillerden kayıtlar tuttu. Kendine has abartılı üslubuyla, bir seyyahın 147 dil bilmesi gerektiğini söyledi. Türkçe dışında otuz dilden örnekler verdi. Marko Polo ve İbni Batuta gibi en tanınmış seyyahların eserlerinde bile bu özelliğe rastlanmaz.

Onu diğerlerinden farklı kılan bir başka özelliği de sıradan insanların dünyasına girmesidir. Sokakta, kahvede veya bir hamamda karşılaştığı alelade bir Osmanlı vatandaşının hikâyesini bile en ince ayrıntılarıyla ve büyük bir iştahla anlatır. Bugün Osmanlı coğrafyasında yaşayan birçok halk ve topluluk seyahatnamesini okuyarak kendi tarihinden ipuçları bulabilir.

Gizem dolu hayatı hakkında bilinmeyen çok şey olduğu söylenir. Nerede, kaç yaşında öldüğü, nereye gömüldüğü hâlâ muammadır.

Bilinen, 1672 yılında Hac vazifesini yaptıktan sonra Kahire’ye yerleştiği, Mısır Kethüdası İbrahim Paşa nezaretinde sessiz bir hayat yaşamaya karar vermişken, Asyut’da batan bir geminin akıbetini araştırmak üzere Nil’in kaynağına doğru son seyahatine çıktığıdır. Yolculuğuna piramitleri, eski Mısır yazısı hiyeroglifi ve sfenksi anlatarak başladıktan sonra Osmanlının uç sınırı olan İbrim’e kadar uzanır. 1685 yılında oralarda bir yerlerde izini kaybettirir.

Bazı tarihçiler, naaşının İstanbul’a getirildiğini, mezarının da Şişhane’deki Lohusa Kadın Türbesinin yanındaki aile mezarlığında olduğunu söyleseler de genel kanaat mezarının bilinmediğidir.

 

Yorumlar1

  • Kemal 1 saat önce Şikayet Et
    Rabbim rahmet eylesin
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat