'Ağır ol da ‘molla’ desinler!'

  • GİRİŞ25.03.2026 08:59
  • GÜNCELLEME25.03.2026 08:59

Bugünlerde dünyanın üzerinde dolaşan karabasan ara sıra ülkemize de uğruyor. Soğuk Savaş’ın hayaletleri dolaşıyor sanki tepemizde...

İran üzerinden Türkiye okuması yapmaya çalışan ‘bembeyaz’ Türkler’in bir kısmı, taşlaşmış sakızı yeniden çiğnemeye başladılar.

Bir ara solcular için dile getirilen “Yürrü Moskova’ya”; Müslümanlar için üretilen “Haydi İran’a” söylemleri, dünya ne kadar değişirse değişsin, küresel sistem neye dönüşürse dönüşsün, zihinlerinin altında tuzlanmış deri gibi duruyormuş demek ki; tuz kalktı, deri kokmaya başladı.

Bazı tartışmalara yanlış başlanmasının sebebi işte bu tuzlu beyinler!

Ali Kemal’in Saint-Joseph Fransız Lisesi ve Londra Ekonomi Okulu mezunu torunu, eski diplomat Selim Kuneralp’in, ABD ve İsrail’in, İran’a karşı birlikte yürüttükleri saldırılara ilişkin yaptığı ilginç çıkış (“Atatürkçüler neden molla rejimine destek veriyor?”), ‘eski kutsal Türkiye’ reflekslerini hatırlattı. Konuyu (bilinçli ya da bilinçsiz) “molla sevgisi” gibi sığ bir başlığa indirgeyen Kuneralp, “zihin haritaları böyle kodlanmış insanlar dünyanın dört bir yanında Türkiye adına nasıl diplomatlık yapabiliyor?” sorusunu akıllara getiriyor.

***

Efendim, mesele sadece Kuneralp değil…

Kamuoyunda yürüyen analizlere, tartışmalara, eleştirilere bakıldığında sakat bir zihin haritası ile muhatap olduğumuzu görüyoruz.

Bugün İran üzerine konuşmak, bir rejim tartışması değil, doğrudan doğruya bir jeopolitik akıl sınavıdır. Atatürkçülüğü, İran’daki rejime mesafe koymak üzerinden tanımlayan bu yaklaşım, meseleyi çocukça bir ikiliğe sıkıştırıyor: Ya mollaları destekliyorsun ya da modernleşmeyi… Oysa ne bir süredir yaşanan küresel hadiseler ne de dünya bu kadar basit bir zaman aralığından geçmiyor. Türkiye için de öyle…

İran’a yönelik askeri baskıya karşı çıkmanın, bir rejimi savunmak olmadığını; bağımsız bir ülkenin dışarıdan dizayn edilmesine itiraz olarak yorumlanması neden başta eski monşerler olmak üzere bazı egemenlere dokunuyor? Ya da bu farkı göremeyenler, aslında İran’ı değil de dünyayı yanlış okuduklarının neden farkında değiller?

***

En büyük kavramsal hata, Türkiye siyasetinin “sekülerlik beğenisi”nden çıkarılıp “egemenlik öğretisi” olarak kabul edilmemesidir. Bu aynı zamanda zihinsel bir tembelliktir. Türkiye’nin yürüttüğü Milli Mücadele’ye haksızlıktır. Özellikle İngiliz etkisinin gölgesinde, 1953’te, CIA ve M16 destekli bir darbeyle tahkim edilmiş İran’a paraşütle indirilen Pehlevi ile Milli Mücadele kahramanlarını aynı potaya koymak –afedersiniz ama- idraksizlikten başka bir şey değildir.

Yani Atatürk’le Pehlevi’yi aynı cümlede (laiklik-meşruiyet), aynı çizgide göstermek; Türkiye’nin kurucu fikrini basitleştirmek, hatta aşındırmaktır! (Burada, sekülerizmin içini zerzevatla doldurduğu bir Atatürk veya Atatürkçülük savunusu yapmadığımın bilinmesini isterim; benim meselem, neyi neyle kıyasladığımız…)

***

Türkiye’de, İran’a yönelik askeri müdahaleye karşı çıkanları “molla sevici” diye yaftalamak, tartışmayı bitirme yöntemidir; anlama çabası değil.

Bugün İran’a karşı yükselen itirazın temelinde savaş karşıtlığı, anti-emperyal refleks ve bölgesel denge kaygısı yer almaktadır ve bunların hiçbiri “rejim sevgisi” değildir.

Kuneralp ve onun gibi düşünenler yakın geçmişe baktıklarında ne görecekler?

ABD eliyle yürütülen emperyalist çökme harekâtında ne Irak’a demokrasi, ne Libya’ya özgürlük ne de Suriye’ye istikrar gelmedi.

Bu kadar açık bir tarihsel deneyim varken, İran için aynı senaryoya alkış tutmak, artık iyi niyetle açıklanamaz; bu, ya hafıza kaybıdır ya da ideolojik körlük...

İran’a sadece “molla rejimi” diye bakmak, haritayı küçültmek demektir.

İran, ABD yaptırımları altında, Çin’le ekonomik ilişkiler kuran, İsrail’le örtük savaş yaşayan, Körfez dengeleriyle iç içe geçmiş çok etnisiteli yapıya sahip egemen bir devlettir. Bu ülkenin zayıflaması ya da parçalanması demek nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan Güney Azerbaycan Türklerini (yani soydaşlarımızı), İran Kürtlerini, Beluç hattını ve hatta dolaylı olarak Türkiye sınırlarını da etkiler.

Akıl sahibi birinin bunu görmemesini anlamak çok zor… Bu süreçte mesele rejim değil haritanın yeniden çizilme ihtimalidir. Türkiye için de en tehlikeli senaryo şudur: İran’ın zayıflamasıyla birlikte yeni bir “Kürdistan jeopolitiği”nin sahaya sürülmesi…

Bunu görmeden İran tartışması yapmak, satranç tahtasına dama kurallarıyla bakmaktır.

***

Aslında bu tartışmada tanıdık bir refleks daha ortaya çıkıyor: “Ne işimiz var orada?” yaklaşımı.

Hatırlarsınız, dönemin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, yıllar önce Suriye bağlamında böyle bir yaklaşım dile getirmişti. Bu aslında daha geniş bir zihniyetin dışa vurumuydu. Bu anlayış, devletlerarası ilişkileri bir tür “mesafe ahlakı” üzerinden okuyan, güç ilişkilerini ise ikinci plana atan bir anlayıştır. Bu anlayışın arkasında çoğu zaman şu vardır: Hukuku, güçten bağımsız sanmak, uluslararası sistemi normlarla işleyen bir alan zannetmek ve jeopolitiği küçümsemek…

Bu, eski Türkiye’nin jüristokrat aklıdır. Metinlere güvenen, sahayı ihmal eden, güç ilişkilerini “ayıp” sayan bir akıl…

Oysa yenidünyada gerçek hukuk, güçle birlikte işler. Aksi hâlde metinler sadece iyi niyet temennisi olarak kalır.

***

Türkiye için doğru pozisyon şu olmalıdır: İran rejimini eleştirebilirsin ama İran’ın parçalanmasına karşı çıkarsın, mollaları desteklemek zorunda değilsin ama ABD-İsrail müdahalesine alkış tutamazsın, sekülerliği savunabilirsin ama emperyal müdahaleyi “modernleşme” diye yutturmaya çalışamazsın.

Çünkü sınırlarının ötesinde parçalanmış devletler değil, öngörülebilir ve bütünlüğünü koruyan komşular Türkiye’nin çıkarınadır.

Bugün Türkiye’de bazı çevreler hâlâ şu basit denklemle düşünüyor: Batı’ya yakınsa iyi, Batı’nın hedefinde ise kötü. Bu, Soğuk Savaş’tan kalma bir zihinsel kalıptır. Artık hiçbir şekilde işlemediğini görmek için daha ne kadar beklenmesi gerekiyor?

Ama asıl fosilleşme, Türkiye demokrasi aklını Batıcılığa indirgemek, anti-emperyalizmi küçümsemek, jeopolitiği görmezden gelmek ve tarihi seçmeci okumaktır.

İhtiyaç duyulan şey, slogan değil berrak bir akıldır.

Yani Türkiye vatandaşı olmak İran düşmanı olmak anlamına gelmemeli; savaş karşıtlığı, molla seviciliği olarak görülmemelidir.

Beyaz Türklerin kör noktasına odaklanıp, dünyayı 1990’ların diplomatik salonlarından, donmuş aklın kristalleşmiş hâliyle okumaya çalışmak aymazlıktan öte bir şey değildir.

Şu asla unutulmamalıdır: Gerçek, çoğu zaman ideolojinin konforunu bozar ve ‘büyük Türkiye aklı’ başkalarının yazdığı jeopolitik senaryolarda figüran olmayı reddetmek zorundadır.

Özcan Ünlü / Haber7

Yorumlar9

  • MuvahhidMümin 38 dakika önce Şikayet Et
    Nefsin meşum isteklerine sınır koymayan modern seküler yaşam hastalığı batıcı kesimde hastalıklı bir batı hayranlığı kültü oluşturdu. Batı bahane...
    Cevapla
  • Rıza 41 dakika önce Şikayet Et
    Doğru analiz. Elinize sağlık
    Cevapla Toplam 2 beğeni
  • Ali 1 saat önce Şikayet Et
    Kalemine sağlık hocam...Daha başka nasıl izah edilebilirdi...
    Cevapla Toplam 3 beğeni
  • Ayse 1 saat önce Şikayet Et
    Harika bir analiz. Tesekkürler.
    Cevapla Toplam 4 beğeni
  • Demekki 1 saat önce Şikayet Et
    Keşke sunni zihniyeti İran'a karşı olduğu kadar Batıl'a karşı olsa..
    Cevapla Toplam 10 beğeni
  • Levent 50 dakika önce Şikayet Et
    Yazıda Sünnilik ile ilgili bir şey söylenilmediği halde sünnileri eleştiriyorsun, ama işte yazarın atladığı ve senin de zihin kodlarında olan aslında şu; bir takım solcu atatürkçü kişilerin iran'a yönelik savaşa karşı çıkmanın temel sebebi onların mezhebinden kaynaklanmaktadır, tıpkı Kılıçdaroğlu'nun Suriye'deki rejimi ayakta tutmaya çalışması gibi. Savaş elbette olmasın, ama gerçek bu
    Toplam 1 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat