CHP ne istiyor: Ara seçim mi, Silivri’ye tünel mi?
- GİRİŞ13.04.2026 09:02
- GÜNCELLEME13.04.2026 09:02
Türkiye’de ara seçim tartışmaları, pratik ve pragmatik bir hedefle harmanlanmış teknik bir anayasa hukuku meselesi gibi görünse de, siyasal sistemin işleyiş mantığı, anayasal kurumların sınırları ve demokratik meşruiyetin doğası açısından son derece kritik bir eşiğe işaret etmektedir.
Özgür Özel tarafından son günlerde ısrarla gündemde tutulan ara seçim çağrıları, muhalefetin yapması gereken “seçim talebi” gibi görünmekle birlikte içerik itibarıyla bu çağrıların arkasındaki saiklerin sorgulanması gerekmektedir.
Zira anayasal sistemlerde bazı mekanizmalar vardır ki, bunlar olağan siyasal rekabetin araçları değil, istisnai durumlar için öngörülmüş güvenlik supaplarıdır. Ara seçim de tam olarak bu tür bir mekanizmadır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ara seçim kurumunu düzenlerken bilinçli bir sınırlama rejimi kurmuştur. Bunun nedeni açıktır: Temsili demokrasinin sürekliliği ile siyasal istikrar arasında hassas bir denge kurmak.
Eğer her siyasal taktik veya stratejik hedef için seçim mekanizmaları devreye sokulabilseydi, sistem kısa sürede bir “sürekli seçim rejimine” dönüşür ve bu da yönetilebilirliği ciddi biçimde zedelerdi. Bu nedenle anayasa koyucu, ara seçimi hem zaman bakımından hem de sayısal eşikler bakımından kısıtlamış, onu istisnai bir enstrüman olarak tanımlamıştır. Bugün gelinen noktada, bu istisnai mekanizmanın olağan bir siyasal araç gibi tartışmaya açılması bile, başlı başına anayasal mantığın zorlandığını göstermektedir.
Anayasa’nın 78. maddesi ara seçimlerin hangi şartlarda yapılabileceğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna göre Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde ara seçime gidilebilmesi mümkündür; ancak bu yetki sınırsız değildir. Öncelikle genel seçimlerin üzerinden 30 ay geçmeden ara seçim yapılamaz. Bu şart oluştu diyelim, bir yasama dönemi içinde yalnızca bir kez ara seçim yapılabilir, burada da sorun yok. Ancak boşalan milletvekili sayısı toplam üye sayısının yüzde beşine ulaşırsa ara seçim yapılması zorunlu hale gelir. Peki bu sayıya ulaşan bir boşalma var mı? Yok. Boşalan üye sayısı şu anda sekiz. Yüzde beş için ihtiyaç duyulan ek boşalması gereken sandalye sayısı ise yirmi iki…
Bu düzenlemeler, ara seçimi keyfi bir siyasi araç olmaktan çıkarıp, belirli objektif koşullara bağlayan bir güvence sistemi oluşturur. Mevcut tabloda bu eşiklerin oluşmamış olması, tartışmanın hukuki zorunluluktan ziyade siyasi iradeye dayandığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Diyelim ki CHP mevcut milletvekillerinden bir kısmını istifa ettirdi, dilekçelerini verdirdi; otomatik bir şekilde üyelik sona ermiyor ki. Burada, milletvekilliğinin sona ermesi ve boşalma hallerinin nasıl doğduğu da bu tartışmanın merkezindedir.
Anayasa’nın 84. maddesi uyarınca bir milletvekilinin istifası, tek başına üyeliğin düşmesi sonucunu doğurmaz. İstifanın geçerli olabilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nun bu istifayı kabul etmesi gerekir. Yani, milletvekilliği statüsü bireysel bir irade beyanıyla değil, parlamentonun kurumsal tasarrufuyla sona erer. Bu düzenleme, istifanın siyasal manipülasyon aracı haline getirilmesini engellemeyi amaçlar.
Dolayısıyla teorik olarak ara seçim zemini oluşturmak için toplu istifalar gibi senaryolar gündeme getirilse dahi, bu istifaların Meclis çoğunluğu tarafından kabul edilmemesi halinde herhangi bir hukuki sonuç doğması mümkün değildir. Bu yönüyle sistem, kendi içinde ek bir denge ve fren mekanizması barındırmaktadır.
Mevcut durumda, TBMM’deki boş sandalye sayısı anayasanın öngördüğü zorunlu ara seçim eşiğine çok uzak. Bu koşullar altında yapılan ara seçim çağrıları, hukuki bir gereklilikten değil, siyasal bir söylem tercihinden kaynaklanmaktadır. Ancak burada asıl problem, bu tercihin kendisinden çok, bu tercihin hangi amaçla yapıldığına dair ortaya çıkan güçlü şüphedir.
Kamuoyunda yaygın biçimde tartışıldığı üzere, Ekrem İmamoğlu hakkında devam eden yargı süreçleriyle bağlantılı olarak, ara seçim yoluyla milletvekilliği elde edilmesi ve bu suretle dokunulmazlık kazanılması ihtimali, tartışmayı doğrudan hukuk devleti ilkesiyle temas ettirmektedir. Bu noktada son derece net bir ayrım yapmak gerekir: Milletvekili dokunulmazlığı, yasama faaliyetlerinin bağımsızlığını ve kesintisizliğini güvence altına almak için vardır; bireylerin şahsi hukuki risklerini bertaraf etmek için değil. Eğer bu mekanizma, asli amacının dışına çıkarılarak kişisel koruma kalkanına dönüştürülmeye çalışılırsa, siyasi aktör olarak CHP ile birlikte anayasal düzen de zarar görür.
Daha açık bir ifadeyle, burada tartışılan şey bir kişinin milletvekili olup olmaması değildir; anayasal kurumların işlevlerinin dönüştürülüp dönüştürülmeyeceğidir.
Hukuk devletinde kuralların varlığı kadar, bu kuralların hangi niyetle kullanıldığı da belirleyicidir. Biçimsel olarak anayasal sınırlar içinde kalan bir hamle, eğer amacı itibarıyla hukukun ruhunu zedeliyorsa, o noktada meşruiyet sorunu doğar. Bu da bizi hukukun lafzı ile ruhu arasındaki klasik ama son derece kritik ayrım noktasına getirir.
Siyasal etik açısından mesele daha da belirgin hale gelir. Demokratik sistemlerde seçimler, halkın iradesinin yönetime yansımasının temel aracıdır.
Bu aracın, dolaylı biçimde belirli bir aktörün pozisyonunu güçlendirmek ya da hukuki durumunu iyileştirmek için kullanılması, seçimlerin doğasını dönüştürür. Seçmen, bu durumda doğrudan bir tercih yapıyor gibi görünse de, aslında önceden kurgulanmış bir senaryonun parçası haline gelir. Bu da temsil ilkesinin özünü zayıflatır ve seçmenin iradesini araçsallaştırır. Bunun ötesinde, bu tür girişimlerin siyasal sistem üzerindeki etkisi de dikkate alınmalıdır. Seçimlerin belirli periyotlarla yapılması, siyasal rekabetin kurallı ve öngörülebilir olmasını sağlar.
Ara seçim gibi istisnai mekanizmaların, sistemin doğal akışı dışında ve zorlayıcı biçimde gündeme getirilmesi, bu öngörülebilirliği bozar. Bu durum kısa vadeli bir tartışma iklimi ile kalmaz; uzun vadede siyasal aktörlerin kurallara olan bağlılığını da aşındırır.
Eğer her aktör, kendi lehine sonuç üretmek için sistemin istisnai mekanizmalarını zorlamaya başlarsa, ortaya çıkan tablo kuralsız bir rekabet alanına dönüşür.Bu bağlamda Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu söyleminin bir siyasi talep olarak değil, sistemin sınırlarını test eden bir hamle olarak değerlendirilmesi gerekir. Ancak bu hamlenin başarı şansı, mevcut siyasal aritmetik dikkate alındığında son derece sınırlıdır.
Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi bu tür bir girişime açık biçimde karşıdır. Bu durum, ara seçim ihtimalini fiilen ortadan kaldırmakta ve tartışmayı daha çok siyasal söylem düzeyine hapsetmektedir.
Ancak burada belki de en önemli mesele, bu tartışmaların kamuoyundaki yansımalarıdır. Demokratik sistemler kurallarla birlikte bu kurallara duyulan güvenle ayakta kalır. Eğer toplumda, siyasal aktörlerin hukuki mekanizmaları kendi lehlerine olacak şekilde esnettiği ya da araçsallaştırdığı yönünde bir kanaat oluşursa, bu durum kurumsal güveni ciddi biçimde zedeler. Bu tür bir güven kaybı ise, kısa vadede telafi edilemez
Belirtmekte yarar olan bir diğer husus ise, ara seçim tartışması Türkiye’de teknik bir anayasa hukuku meselesi olmasının yanısıra, siyasal ahlak, kurumsal sadakat ve hukuk devleti ilkesinin sınandığı bir alan olmasıdır.
Mevcut koşullar altında böyle bir seçimin gerçekleştirilmesi hem anayasal olarak sınırlı bir ihtimaldir hem de ileri sürülen gerekçeler itibarıyla ciddi bir meşruiyet sorunu barındırmaktadır. Daha da önemlisi, seçim mekanizmalarının bu şekilde tartışmaya açılması, demokratik sistemin uzun vadeli sağlığı açısından risklidir. Bu nedenle meseleye “mümkün mü?” sorusuyla yaklaşmak gereklidir ama yetersizdir; devamında sorulması gereken, “bu yönde bir adım atılması demokratik sistemin bütünlüğünü güçlendirir mi, yoksa zayıflatır mı?” sorusudur. Bu soruya verilecek dürüst bir cevap, tartışmanın yönünü de doğal olarak belirleyecektir.
Son cümle, CHP yönetimi ne kadar zorlarsa zorlasın Ekrem İmamoğlu ve itirafçı olmalarından korktukları isimler için bu yolu açmaları, milletvekili seçip TBMM’ye sokmaları ve yargılamalardan kurtarmaları mümkün görünmemektedir. Erken seçim çağrıları Silivri’ye ulaşmadan dönüyor…
Yorumlar2