Savaş ve Sanat Edebiyat
- GİRİŞ13.04.2026 09:05
- GÜNCELLEME13.04.2026 09:05
Başlık biraz garip gelebilir. Ancak, ana tanımları yaptıktan ve günlük hayatımızdan örneklerini verdikten sonra edebiyat kaynaklarının sadece savaşla değil, adeta bir varlık ve beka meselesi ile doğrudan ilgili olduğunu görmek mümkün olacaktır. Okul yıllarında çok sorulan bir soruyu hatırlar mısınız? “İyi de hocam bu bilgi bizim ne işimize yarayacak?
Hayatta karşılığı var mıdır da anlatıyorsunuz ?” İşte edebiyat öğretimi ile birikimi ve kaynaklarının analizi de bu soruların sıklıkla muhatabı olmuştur. Halbuki edebiyat ürünleri ve şaheserleri milletler için ne kadar da eşsiz hayat kaynaklarıdır!
Bu konuda dikkatimi çeken 2022 yılında İran sokaklarında genç bir kadının okuduğu “Hüda hafız” yani “elveda” şarkısının viral olması oldu. Meli isimli bir genç hanımın okuduğu bu şarkının muhtelif videoları sanal ortamlarda dolaştı. Hatta bunlardan bir tanesinde Meli bu eseri sokakta okurken sokağın arka tarafından düdük sesleri geliyordu, dinleyicilerin arasında kontrol eden bakışlarıyla bir rejim sivil görevlisi de gezinmeye başlıyordu. Genç hanımın sesi titreyerek şarkıyı okumaya devam ediyordu. İranlı sanatçı İrfan Tahmasbi tarafından sözleri ve bestesi yapılan bu şarkı direnişi, hüzünlü vedaları ve ayrılık temasını işleyen toplum muhayyilesinde güçlü bir şekilde yer almıştır. Sonra bu şarkı o günlerde sokak muhalefetinin adeta bir marşı haline gelmiş, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısına kadar da toplumun ve küresel kamuoyunun duygusal hafızasında yer edinmiştir.
Bu şarkının etkisini azaltan ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı ve buna karşı olağanüstü bir şekilde şaha kalkan İran toplumunun bir bütün olarak direnişe geçmesi olmuştur. Bir önceki dönemdeki isyanlar, ayrılıklar, kavgalar hatta ölümler bir tarafa konmuş İran toplumu dışarıdan gelen bu insanlık dışı saldırılara karşı bir arada savaşmaya başlamıştır. Bu yeni durumda da “Ali Ekber’e Mersiye” (Ali Ekber Hazreti Ali’nin (kv) torunu) halk arasında yer tutmuştur. Hossein Sotoodeh tarafından adeta yaşanarak okunan bu mersiye de (Zekr Jahani) sadece İran’da değil tüm dünyada şöhret bulmuştur.
“Ezan ezan Ali’nin ezanı
Ey Fatiha suresi nasıl bir yiğitsin sen!
Bu ne güzel bir ezan, dünyayı saran bir zikir.
Biz sana apaçık bir fetih verdik.
Ey ellerden tutan ey her şeyi gören
Bu ses ezan sesidir, ezan Ali’nin ezanıdır.
Ali Ekber’in tecellisiyle, zaman Ali’nin ezanıdır.
Yüce Aliyyül ala, babasının nefesi
Hüseyin'in aslanı, annesi Leyla’nın kalbinin meyvesi.
Nara ile saldıran yiğit, ey keskin kılıç,
Kimi öldürse Abbas “Ey canım” diye seslenir.
Yüce gönüllü, her an savaşa hazır.
Eliyle kartalların yelesinden tutar
“Dilber, dilaver, ey heybet sahibi.
İnanılmayacak kadar üstün şehzade ekber
Bu ses Nebînin, Arap olan Muhammed (sav)’in sesidir. Recebiye ziyaretindeki her selamın muhatabı sensin.Haydar’ın torunu Daha da yücelir kim adını söylerse, Ali Ekber.
Ey mehtap, ey nadir mücevher misali, kaşların mihrap gibi. Senin bakışlarına efendimizin, Hüseyin’in kalbi bağlanmış.
”
Mersiye’nin duygusal ve bilgisel kodlarına gelince her biri ayrı sembol olarak muhteşemdir. Mersiye Kerbela sahrasında yaşananların anıtıdır. Hakikat şehidi Hazreti Hüseyin’in oğlu Ali Ekber dedesi Hazreti Muhammed’e (sav) en çok benzeyendir. Konuşması, sesi, yüzü, Hazreti Peygambere o kadar çok benzemektedir ki, okuduğu ezanı babası Şehit İmam Hüseyin (ra) dinlerken, bakarken kalbi oğluna bağlanmıştır. Ali Ekber’in annesinin adı Leyla’dır; O’nun kalbinin meyvesidir denmiştir. Abbas ise cesur ve yiğit Amcasıdır. İmam Hüseyin’in kardeşidir. Mersiyede yer alan bu hakikat ailesi adeta gökten Kerbela sahrasına şehit olarak düşen yıldızlar gibidirler. Ali Ekber “Nara ile saldıran keskin kılıçtır”.
Hissiyatın İran coğrafyasına yansıyan sureti şudur ki, İran baştan başa sahrayı Kerbela’ya dönüşmüştür. Şehitlerin efendisi bu sahranın 21. Yüzyıldaki yansımasında dolaşmaktadır. Şehitlerin efendisinin oğlu Hazreti Peygambere en fazla benzeyen Ali Ekber de sahranın eşsiz gülüdür. Hüseyin'in (ra) bahçesindeki güller kanamaktadırlar. Bir taraftan İran toplumunun şah damarına şehadet zerk edilmekte, bir taraftan ise kahramanlıklar nazara verilmektedir. Bundan dolayıdır ki, gönüllü neferlik yaşı 14’e kadar düşmüştür. Bundan dolayıdır ki, adeta İran devletinin bütün lider kadrosu katledildiği halde yeni lider halkası korkusuzca halkın arasında, sokaklardadırlar.
İran'daki toplumsal isyanlarla ilgili bir Tebriz’li Türkün deyişiyle “Biz isyanı huy edinmişiz beyim!” cümlesini dış düşmanların baskılarına ve saldırılarına karşı birleşmeyi ve karşı durmayı şehadet kültürüyle ve derin tarihin mitolojik inançlarıyla izah etmek dengeli olur diye düşünüyorum.
Şehadet inancının yanında hatta önünde derin bir Pers ve Sasaniler kültürünü de ilave etmek gerekir. Firdevsi’yi hatırlar isek bu hükmün zayıf kaldığını bile söylemek mümkündür.
Firdevsi (940- 1020; Tus, İran) Abbasi Döneminde hızla Müslümanlaşan İran toplumuna kendi geçmişini ve seçkin kültürünü, üstünlüğünü, vb hatırlatan Şehname’sini yazmıştır. Kendisi Şii mezhebinde bür Müslüman olmasına karşın Şehname baştan başa İran mitolojisidir. Sadece İraniler değil Turaniler için de önemlidir. Hatta sonraki dönemlerdeki Müslüman dünyanın sembollerini, üslubunu, vs etkilemiş, en azından bazı konularda referans kaynağı olmuştur. Eserine gerekli saygıyı -vezirin kıskançlığından dolayı söylediklerinden etkilenerek- göstermeyen Gazneli Mahmud’un tavrına rağmen Şehname bir şaheser olarak anıtlaşmıştır. Ama eserin asıl önemini Firdevsi kendi sözleriyle anlatır: “30 yıl çalıştım, Acem dilini yarattım. Acem dilinden Acem milletini yarattım”.
Ağır şartlar altında, bilincinde olmadan Zaloğlu Rüstem’in ruhunun bedenlere hulul ettiği İran toplumunun direnişini olağan görmekteyim. Bu toplum ki, İslam fetihleri sonrasında Kisra’nın cihangir ve sahipkıran düşlerinin ve kibirlerinin kırıldığı bir zamanda, yakılan ve yıkılan tapınaklarının harabeleri etrafında akşamın karanlığında sessizce toplanarak eski adetlerini yaşamaya devam etmiştir. Adeta rüzgar gibi fısıldayan dualarla eski inançlarını devam ettirmiştir. (The Persian Night: Iran Under the Khomeinist Revolution; Amir Taheri; Encounter Books; 2010). Bunda da Kadim Pers medeniyetinin inanç, kültür ve sanat ürünlerinin nüfuz ve hulul kudretinin payı yüksek olsa gerektir. Bizim anladığımız haliyle dinile eski inançların karışması akide açısından sakıncalı görülebilir. Ancak, İran coğrafyasındaki Pers kültürü gibi kadim bir kültürün içinde yer alan dinleri, devletleri, başka uygarlıkları etkilememesi, nüfuz etmemesi düşünülemezdi. Aydın Çubukçu İsfahan’da Lotüs çiçeğinin on iki yaprağı üzerine yazılmış on iki imam isimlerine dikkat çeker. Lotüs çiçeğinin üzerinde toz barındırmaması nedeniyle masumiyeti temsil etmesi üzerinde durur. Lotüs çiçeği kültünün İran’a Mısır’dan geçmiş olabileceğini vurgular. Edebi ürünler birçok şeyi içerir, buna inançlar, kültürler, semboller de dahildir.
Mısır demişken kadim Mısır'da Firavun ve Yahudi asıllı peygamberler ile gelen dinlerin etkileşimine vurgu yapmamak olmaz. Güçlü Firavunlar tarafından kurulan katı, hiyerarşik ve güçlü bir devlet sistemi ile yahudi asıllı peygamberler tarafından tebliğ edilen dinin sistemleşmesi ve somutlaşması sırasında karşılıklı etkileşimini görmek ilginç olacaktır. Hazreti Musa’nın hem firavun hem de kavmi nazarı dikkate alındığında sert uygulamaları ve tutumları dikkat çekicidir. Keza Yusuf (as) fıtratındaki yumuşaklık ve merhameti ile dikkat çekmesine rağmen kurduğu mali sistem katıdır. Daha sonraki asırlarda tahrif edilirken Tevrat’ın değişmesi ve yorumlarının gelişmesi ilk neşet ettiği sistemin özelliklerinden etkilenmiştir. Gerek Mısır'da gerekse Ortadoğu’da neşet eden peygamberlerin (as) tebliğ ettikleri kutsal metinler ile bu coğrafyalarda yerleşik kadim inançların, efsanelerin anlatıldığı metinler arasında zamanla en azından ruhu itibariyle benzerlikler oluşmuştur.
Burada amacım dinler tarihinin konularını tartışmak değil. Bu etkileşimler neticesi ortaya çıkan eserlerin, ister dini metinler isterse edebi metinler olsun ilk başta toplumu inşa etme bilahare de inşa edilen toplumlar arası savaşlarda oynadıkları muharrik roldür. Burada şunu da ilave etmek isterim ki, zaten sanat ve edebiyat ile dini metinler arasında son derece geçirgen bir alan mevcuttur. Merhum Sezai Karakoç'un vurguladığı gibi mesela “Batıda Sanat metafiziğin yerine ikame edilmiştir”.
Batıda bu bilinçli bir tercih olan durum, başka bir toplumda doğal bir birliktelik ve birbirinin yerine ikame edilebilirlik halindedir. Bilindiği üzere dinler, kültürler, sanat tesirleri bakımından hem sihir gibidirler hem de bazı kültürlerde bizatihi sihirdirler. Sanatın tesirini ifade bakımından Hazreti Peygamberin (sav) “Söz vardır, sihirdir” sözlerini hatırlayalım. Firdevsi’nin yukarıdaki sözü toplumu inşa anlamında olağanüstü bir sözdür kuşkusuz.
Olağan şartlarda linguistik çalışmalar millet aidiyetini tespitte kullanılan araçlardan biridir.
Ancak, Firdevsi bu paradigmayı tersine çevirmiştir.
“Önce Acem dilini yarattım. Ondan da Acem milletini yarattım” sözü bir beşeri ürün ile başka bir doğal varlığı yaratma tasavvuru ve kudreti ne kadar da olağanüstü bir sanat kudretidir.
Savaş Sırasında Sanat ve Edebiyat
Sanat ve edebiyat savaş sırasında daha fazla savaşa adapte olur, orduların araçlarından birine dönüşür. 2. Dünya Savaşının Pasifik Okyanus Savaşlarında Japon Donanmasında dönemin meşhur ressamı bulunmaktadır. Amerikan donanmasında ise bir Hollywood sinema yönetmeni ekibi bulunmaktadır. Her iki taraf da kendilerine özgü propaganda savaşları için malzeme toplamakta ve eser üretmekteydiler. “Manga” eserleri Japon toplumunda büyük etkiye sahiptir.Sanatın ve edebiyatın her türü savaşta alabildiğine kullanılır. Devletler sanat ve edebiyatı DİA (Devletin İdeolojik Baskı Aygıtları) olarak kullanırlar. Bu tabi ki, sanat ve edebiyatın özgürlükçü ya da muhalif aydınlar tarafından gerçekleştirilmesine engel değildir, bu ayrı bir olgudur.
Sanat ve edebiyat öğretimi o kadar savaşın etkisine girer ki, içerikleri ve enstrümanlar bile denetlenirler. Mesela İmam Gazali dönemin müzik aleti “Şahin"in savaş sırasında çalınmasını mekruh görmüştür. Bu enstrümanın insan duygularını zayıflatması ve inceltmesi, kalpleri yumuşatması nedeniyle bu hükme varmıştır. Bizim gibi belli bir yaşın üzerinde olanlar Kıbrıs Harekatı gibi önemli milli olaylarda kalın sesiyle kahramanlık türküleri söyleyen Hasan Mutlucan'ı hatırlayacaklardır. Yine Kıbrıs Harekatında meşhur olan “Memleketim” şarkısını da unutmayalım. Buradaki ana mesele savaşın bir parçası ve enstrümanı olarak birçok şey gibi sanat ve edebiyatın da biçimlendirilmesidir.
Savaşlarda sanat ve edebiyatın etkisi o kadar çok fazladır ki, bazen etkileri itibarıyla bir sınıflandırma yapmak bile gerekebilir. Öncelikle ana muharrik etkiye yakın düzeyde etkilerini zikretmek gerekir. Milletleri, toplumsal grupları savaştırmak için ilk yapılan çalışmalar onların tarihlerini kavga ettirmek, savaştırmaktır. Eğer bunda başarılı olunursa günümüzün milletlerini, topluluklarını, bireylerini hiçbir vicdani ve insani duygusu ve erdem değerini düşündürmeden savaştırmak mümkündür. Sanat ve edebiyat tarihi bilgiyi insanları ve toplumları inandıracak şekilde biçimlendirirler, semboller haline getirirler, unutulmaz kılarlar. Yine Karakoç merhumun dediği gibi sanat marifetiyle koskoca bir tarihten bir kesit, bir münferit olay alınıp soyutlanır, bağlamından koparılıp bir üst sanat malzemesi seviyesine soyutlanır, çıkarılır. Sonra da o kesit üzerine arzu edilen duygular, düşmanlıklar ve suçlamalar inşa edilir.
Milletleri ve toplumları savaştırmak için dediğim gibi pek çok disiplinden yararlanılır. 1. Dünya Savaşında izolasyon politikasıyla içine kapanmış Amerikan toplumunu savaşa hazırlamak için sosyal psikolojinin alt disiplinleri kullanılmıştır. Amerikanın dünyayı özgürleştirme misyonunun ilk operasyonu 1. Dünya Savaşına katılımıdır. Sosyoloji ve biyolojide halkla ilişkilerin babası ve modern propagandanın kurucusu Edward Louis Bernays (1891-1995) ise Amerikan şirketlerinin ve devletinin büyük projelerini zekice tasarlanmış propaganda yöntemleriyle yönlendirmiş, büyük başarılar kazanılmasını sağlamıştır. Bernays’in propagandada çalışmalarının altyapısını psikoloji ve sosyoloji disiplinleri oluşturmuş; propaganda icrasında ise sanat ve edebiyat sembozisyonu gerçekleşmede katkı sağlamışlardır. Sanat sembolleri yaratmış, edebiyat ise içerikleri desteklemiştir. Bu sistem el’an bugün de böyledir.
Sanatın ve edebiyatın savaş motivasyonlarını yarattığı hallerde bazen eser o kadar gerçekçi olur ki, büyük topluluklar bu motivasyonları yüksek bir tutkuyla benimserler. Bu tutku onları inandıkları gerçekler ve değerler uğruna ölmeye ve öldürmeye götürür ve her türlü yanlış eylemi de meşru kılar. Burada asli gerçek ne olursa olsun sanat ve edebiyat gerçeğin yerini alır. Bu etkiyi en iyi anlayan sistemler geçtiğimiz yüzyılda ikisini de aşırı doz ve düzeyde kullanmışlardır. Hatta başlı başına kendileri bir ana muharrik güç olan ideolojiler ve dini sistemler propagandalarını sanat ile billurlaştırmış, edebiyatın her türü ile içerik sağlama işlevi görmüşlerdir. Merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle “İdeolojiler idrakimize giydirilen deli gömlekleri”dir kuşkusuz. Ancak ideolojilerin süsü sanat, içerik düzenleyicisi edebiyattır.Politika, propaganda, ideolojik paradigma sanat ve edebiyat vasıtasıyla insanların duygularına, akıllarına nüfuz kabiliyeti kazanır. Sanırım tehlikeyi etkili anlatabilmişimdir.
Sanat ve edebiyatın diğer bir kategorik düzeyi ise savaş sırasında salt bür enstrüman niteliği kazandığı düzeydir. Bu düzeyde sanat ve edebiyatın silahtaki mermiden bir farkı yoktur. Evrensellik gibi bir sorunsalı baştan dışlamaktadır. Keza ahlakilik ölçütü gibi hakikati arama ideali de bu kategoriden dışlanmıştır. Sanat ve edebiyat tamamıyla propaganda makinesinin “krank milidir”. Sanatçı ve edebiyatçı artık profesyonel parti memurudur. Sanatın ve idealin son düzeyi ise ordunun bir enstrümanı olarak kullanıldığı düzeydir. Bu düzeyde hedef kitle toplumun tamamı değil, belirli tanım içindeki askeri ve yarı askeri unsurlardır. Bu düzeyde metinler artık askeri yönergelerin bir üstünde motivasyon araçlarıdır.
Şiirler birer marş, sembol mottolar da birer duygusal emirdir. Zekanın işlerlik kazandığı yazım türleri bir nevi düşmanın Ordu bileşenlerini yanıltma aracı olan yapay senaryo araçlarıdır. Sanat ve edebiyatın savaşın bir enstrümanı olarak en tahripkar özelliğinin ortaya çıkması, en fazla yıkıcı olması hali bizatihi bir milletin kendi içinde kullanılmasıdır. Moda tabiriyle iç politikanın ve gerilim yükseldiği ölçüde iç çatışmaların bir aracı haline gelmesi sanat ve edebiyatın kendisinin tahrip olduğu ve hedef toplum veya millet için de yüksek infilak etkisi yaratmasıdır.
Sanat ve Edebiyatın Gücü ile Gerçekliğin Dengesi
Bu yazımızın amacı baştan sona sanat ve edebiyatın savaşta sahip olduğu yeri teknik prosedürleri, tanımları, etkileri vs açısından detaylı olarak anlatmak değil; sadece sanat ve edebiyatın müstakil bir olgu olarak hakikatini kavramaya çalışmaktır.
Şu bir gerçektir ki, sanat ve edebiyat dini olgu ve metinlerden seküler alanlardaki olgulara ve metinlere kadar her şeyi etkileme, değiştirme, dönüştürme, hayata intibak ettirme kapasitesine sahiptir. Bundan dolayı bu iki enstrümanı sadece politik figürler değil, kriminal düzeyde sahtekarlar, dolandırıcılar, hatta hırsızlar, vs sınıfının üst düzey üyeleri de kullanırlar. O kadar iyi kullanırlar ki, onların asıl maksatlarını şuradan insanlar ancak zarar gördükten sonra anlayabilirler. Hatta bazı spesifik durumlarda bireyler ve toplumlar hala bu duygusal katillerine inanmaya devam ederler. Bu durum yazımızın kapsamı dışındadır.
Bu yazı kapsamında asıl müzakere edeceğimiz husus sanat ve edebiyatın gücü ile sanat ve edebiyatın konusu olan gerçekliğin arasındaki ideal dengenin ne olduğudur. Bir çarpıcı
gerçeği işaretlemekle yetinelim: sanat ve edebiyatın desteğiyle ruh ve biçim verilen propaganda, dini inançlar, ideolojik empozeler, vs en fazla görece az gelişmiş büyük yığınlarda etkili olmaktadır. Etkili olmasından ziyade, bu yönlendirmelerin içeriği ve niteliği ne olursa olsun, ne yazık ki bahse konu yoğunların yaşamında somut olumlu etkiler yaratamamaktadır.
Bu denge kapsamında şunu diyebiliriz; öncelikle sanat ve edebiyatla desteklenen gerçekliğin sıhhati konusunda samimi olunmalıdır. Yukarıda saydığımız alanlardaki sanat ve edebiyat ürünlerinin herşeyden önce hakikate uygunlukları esas olmalıdır. Özellikle iç yapıda yalan üzerine yapılan propaganda sanat ve edebiyatla ne kadar desteklenirse desteklensin birsüreliğine toplumları etkilese bile gerçekçi ve olumlu sonuç doğurmayacaktır. Özellikle yalan üzerine kurulan kurgular öncelikle sahiplerine zarar verir.
Son olarak, bireyin veya toplumların kendi yaşadıklarından sanat ve edebiyat formunda gün yüzüne çıkan feryatlar, ağıtlar, mersiyeler, isyan şiirleri, direnç türküleri, vs çok kıymetli göstergelerdir. Özel bir dikkatle derlenmeli, araştırılmalı, yorumlanmalı, künhüne vakıf olmaya çalışılmalıdır. Yazının baş kısmında yer alan İran toplumuna ait iki örnek son derece önemli ve fikir vericidir. Ödenen bedelleri ve direnişin gücünü hesaba katarsak ne derece etkili ve gerçekçi oldukları da açıkça görülmektedir. Bu sonuçlar dikkate alındığında bir kez daha edebiyat ve sanatla ilişkili bir gerçeği ve sorunsalı hatırlatmak isterim: Genel olarak bilinen deprem, savaş, kıtlık, direniş, vb büyük olaylardan sonra yaratılan edebiyat ve sanat eserleri farklı formlarda mevcutturlar. Bu eserler ile yaşanan büyük felaketler ve bu felaketlerin birey ve toplumlara etkileri arasındaki ilişki akademik ve bilimsel mahiyette kurulabilir. Zor olan şudur ki, bu tarz eserlerin geleceği inşa etme bakımından etkilerinin anlaşılmasıdır. Bu soru çoğunlukla cevabını bekleyen ciddi bir sorudur.
Mehmet Ali BAL
Yorumlar1