Savaşlar, İttifaklar, Lejyonerler
- GİRİŞ27.04.2026 08:12
- GÜNCELLEME27.04.2026 08:12
Ne kadar yazmaktan kaçınsak da savaş hükmünü icra etmeye başladığında elimizden başka bir şey gelmiyor. Vakıa bugünlerde yaşadığımız savaşın göstergelerini geçtiğimiz yıllarda muhtelif vesilelerle tespit etmiş, kamuoyunun dikkatine sunmuştuk. Başlayan savaşa ilişkin ilk yazımız, Modern Devlet ve Güvenlik kitabımızın tamamlayıcı bilgileri nevinden kaleme aldığımız küresel savaş riskine dair yazımızdı. Sanırım tarih 2002 idi, Güney Çin Denizinde ABD savaş gemisi seyirde iken bir Çin denizaltısı yüzeye çıkmıştı. Bunun anlamı üzerine o değerlendirme yazımızda bir paragraf ayırmıştık. Dünyada ağır bir harp havası var diyerek yazımıza son vermiştik. O günden bu günlere geldiğimiz süreçte ağır ağır savaş eşiğine geldik.
Bugün artık asimetrik tehditler gibi vekalet savaşları da önemlerini yitirmiş durumdalar. Zira dünyadaki büyük güçler tam anlamıyla kendi varoluşsal savaşları için hazırlık içindeler. Hatta bu varoluşsal savaşlar başladılar bile. Dolayısıyla birçok büyük devlette savaş ve savaşa hazırlık birincil öneme sahiptir. Bunun dışında kalan diğer herşey ikincil değere sahiptir.
Bu durumu ABD, Çin, Rusya başta olmak üzere Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde gözlemlemek mümkündür. Mesela bu ülkelerin hepsinde iç siyasi rekabet ve mücadele mevcut iken savaşa hazırlık çalışmaları öne alınarak iç siyasi çatışmalar arka plana alınmıştır. Burada özellikle Rusya, Amerika gibi iç çatışma raddesine gelen siyasi mücadelenin bir süreliğine durdurulması dikkati çekmektedir. Burada okurlarımız özellikle Amerika’da geçtiğimiz haftalarda görülen üst düzey istifaları hatırlayabilirler. Ancak, bu istifalar bir siyasi mücadele değil, aynı iktidar odağı içindeki bir savaş biçiminin tercihinden kaynaklanan istifalardır. Rusya’da muhalefet susmuştur, durmuştur. Almanya, Fransa ve İngiltere gibi Batılı ülkeler ise artık siyasi mücadelenin üzerine çıkmışlar, teknik
açıdan savaşa hazırlanmaktadırlar.
Ancak,varoluşsal savaşın bilincinde olmayan toplumlarda trajediye yaklaşan uygulamalar, iç çatışmalar, ihmaller, özensizlikler, sadece günü kurtarmaya yetecek eylemler, vs dikkati çekmektedir. Savaş dediğimizde ilk aklımıza gelen ittifaklar, savunma sanayiinin geliştirilmesi, harp finansmanının düzenlenmesi, beşeri kaynakların temini ve tanzimi, iç yapıda birliğin sağlanması, vb ana hususlardır. Bu konulara dair önceki yazılarımızda hayli detaylı bilgiler ve değerlendirmeleri görmeniz mümkündür. O yazıların üzerinde başka gelişmeler olursa tekrar o konulara döneceğiz. Ancak, bugünkü yazımızda savaşların içindeki bir başka özel konuyu işlemeye çalışacağız: Lejyonerler.
İttifak sistemi ayrı bir konu başlığı olmakla birlikte, bu yazımızın çerçevesinde lejyonerleri kapsayan ya da lejyonerler ile ilgili ittifaklara kısmen değineceğiz. Ancak, bu büyük ölçüde lejyonerler ile ilgili olacaktır. Bilindiği üzere lejyonerler özellikle Batılı ordularda şöhret kazanmış paralı askerlerdir.
Ancak, derinliğine bir araştırma yapmaya kalktığımızda lejyoner sisteminin farklı formlarda ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bunlar her zaman paralı askerler olmayabilirler mesela. Bazıları ülkü birliği şeklinde ortaya çıkabilirler. Bazıları bir ittifak sisteminin uzantısı veya gereği olabilirler. Hatta bazıları devletlerin kurucu unsurları bile olabilirler. Bugünün lejyonerlik sistemini çok yönlü değerlendirebilmek için tarihteki ve farklı sistemlerdeki lejyonerlik sistemlerine değinmekte yarar vardır.
Tarihte Lejyonerlik Sistemleri ve UygulamalarıTarihte ilk çağlardan beri paralı asker istihdamını biliyoruz. Mesela Pers İmparatorluğu paralı
askerden oluşan birliklere sahipti. Maraton Savaşının (MÖ 490) sıradışı generali ve savaşın sevk ve idaresinden sorumlu ordu komutanı Miltiades Pers Ordusunda daha öncesinde paralı asker olarak çalışmış bir komutandı. Latince “Legere” seçmek fiilinden “legia, legionis” “askere almak” yani “(askere almak için) seçmek kelimesinden türetilmiş lejyon kavramını tarihte ilk kez Roma lejyonları olarak duyuyoruz. Ancak bu lejyonlar paralı askerden ziyade Roma vatandaşlarının bir yükümlülüğü ile teşkil edilen özelliklıe ağır piyade sınıfını ifade etmekteydi.
Roma lejyonu askerleri bakım, beslenme, vb ihtiyaçları dalında cüzi bir maaş da almaktaydılar. Bu lejyonlar başlangıçta Roma Vatandaşlarından askere aldım yapılarak oluşturulmuş ise de zamanla maaşlı profesyonel askeri birliklere dönüşmüştür. Bundan dolayı olsa gerek zamanla profesyonel ücretli farklı orduların içinde savaşan birliklere lejyoner birlikleri denilmiştir. İsimlendirmenin illa ki kelimesi kelimesinden yapılması gerekmemektedir elbette. Mesela Haçlı Seferlerinde orduların önemli bir kısmını Avrupa’nın kuzeyindeki Cermanik topluluklar oluşturmuştur. Savaşı Güney Fransa’daki dini yapılar teşvik etmişler, sevk ve idareyi muhtelif Avrupalı krallar ve komutanlar üslenmişler, savaşı da Kuzeyli savaşçılar yapmışlardır. Tabi ki bu Haçlı sürülerine. Katılan Güneyli veya Orta Avrupalı toplulukları ve birlikleri dışlamamaktadır.
Bu döneme kadar imparatorluk ordularında lejyoner olarak isimlendirilmeyen askeri birliklerin kullanıldığını görmek mümkündür. Mesela İmparatorluk güçleri bir bölgeyi yağmaladıklarında o bölgenin insanlarını da farklı işlerde ve bu arada savaşta kullanmak üzere esir alıyor ve eğitiyorlardı. Bazen de güçlü bir hükümdarın ordusunda ister böylesi esir askerler isterse ona bağlı devletlerin müstakil askeri birlikleri bulunuyorlardı.
Abbasi Dönemi Halifeleri korumak için Türklerden teşkil edilmiş askeri birlikler Samarra şehrini kuracak kadar çok sayıda idiler. Nitekim o dönemde Abbasi hükümranlığı zayıfladıkça Mısır'da Tolunoğulları (868- 905), Akşitler (935- 969), Eyyübiler (1171- 1348) (Kuruluş merkezi Suriye) ve Memlükler (1250- 1517) gibi profesyonel askerlerin ve generallerin hakimiyet kazandığı devletler kurulmuştur. Bu arada, bu saydığımız devletlerin beşeri kaynağı sadece Türklerden oluşmamaktadır. Mesela Eyyübilerde Kürt elit ve Türk Selçuklu nüfusu daha ön plandadır. Memlüklerde ise çoğunluğu Kıpçak Türkleri olmak üzere Karadenizin kuzeyi ve Kafkasya kavimlerine mensup asker ve komutanlar ön plandadır.
Bu devletler, kuruldukları yıllarda esirlerin, farklı boyların, kişilerin ücretli olarak ordularda savaşçı, komutan veya Danışman olarak istihdam edilmeleri yaygındır. Keza Cengiz Han'ın ordusu içinde de paralı, itaat altına alınmış veya müttefik olarak bulunan muhtelif Asya milletlerinden askerler bulunmaktadır. Asya Coğrafyasından göçler yoluyla taşan, bir anda Avrupa içlerine ve Güneyde ise Mısır’a kadar inen Türk ve diğer Asya kavimlerine ait topluluklar dönemlerinin jeopolitik çatışmalarının içinde bazen karşı karşıya da gelmişlerdir. Mesela Avrupa ve Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk nüfus (Müslüman olan veya olmayan) uzun bir dönem Bizans İmparatoru, bazı Batılı Krallar için paralı asker olarak savaşmışlardır. Turkopouloi denilen bu paralı askerler Bizans İmparatoru adına sefer yaptıklarında ganimetler kendilerinin fethettikleri topraklar ise Bizans İmparatorunun olacak çerçevede savaşmaktadırlar. Aynı şekilde, Hıttin Savaşında Selahaddin Eyyübi’nin İslam ordusu karşısında Haçlı Ordusunda küçük Turkopouloi hafif süvari birliği vardır. Şunu belirtelim ki, Sultan 1. Murat Döneminde Osmanlı İmparatorluğunun müstakil ve kurumsallaşmış bir devlet olarak tanziminden sonra bu Turkopouloi işi bitmiştir.
Geç Ortaçağ Haçlı Seferlerini Batılı kroniklere göre inceleyen Mısırlı tarihçi uzun bir dönem Kıpçak ilinden boğazlar yoluyla Mısır’a Memlük Devletine askeri istihdam için köle getirip sattığını anlatır. Buradaki ticaret sistemin bir ortağı da Osmanlı İmparatorluğudur, Cenovalılar hatırı satılır bir vergi ödemektedirler. Şunu ifade edelim ki, Karadenizin kuzeyinden ta kuzey denizine kadar olan geniş coğrafyada yaşayan nüfusa genel olarak “Slav” yani esir denmesinin bir nedeni vardır.
Paralı asker sisteminin her zaman arzu edilen sonuç vermediği açıktır. Buna belki en iyi örneklerden biri Malazgirt Savaşında (1071) Bizans ordusundaki Peçenek, Uz, Kuman gibi Türk askerlerinin karşılarındaki ordunun Türklerden müteşekkil olduğunu görüp saf değiştirmeleri, Alparslan'ın ordusuna katılmalarıdır. Bu taraf değiştirmenin savaşın seyrine etki yaptığını tarihçiler ifade etmektedirler.
Paralı asker sisteminde radikal değişiklik yapan ise Osmanlı Devletinin kurucu siyasi aklıdır. Önce savaş esirlerinden ¼ (Pencü Yek) Pendik oğlanı altında devletin hizmetine alınarak profesyonel Yeniçeri Ordusunun temelleri atılmıştır. Avrupa’da ancak 50 yıl sonra profesyonel ordular kurulmuştur. Sadece orduda değil, yetenekli olan çocukların içinde siyasi ve mülki yöneticiler de yetiştirilmiştir. Paralı asker meselesi bu sistem ile doğrudan devlet yapısına entegre edilmiştir.
Ortaçağın en güçlü ordularından birini kuran Timur’un -Ki kendisi de bir nevi lejyonerdi, Cengiz Han soyundan gelmiyordu- ordusunda Ankara Savaşına gelirken 20 tane han ve emir bulunmaktaydı. Bunların bazıları gönüllü müttefik olsa da bazıları cebren ittifakın bir parçası bazıları da lejyoner tarzı birliklerin komutanlarıydılar. Ortaçağ’ın bitiminde ise Avrupa’da paralı asker önemlidir, ama daha da etkili olanları askeri danışmanlardır. Ki bu danışmanlar Avrupa ordularının yapılarını, eğitim sistemlerini, savaş düzenlerini ve eğitim sistemlerini değiştireceklerdir.
Hatta bu danışmanlar ve eğittikleri Hollanda ordusunun bazı unsurları Amerika’ya göç ederek orada bir yer edineceklerdir. Kıta Avrupasında ise paralı asker olgusunun farklı formlarına rastlamak mümkündür. Mesela küresel liderliğe yükselirken Hollanda gücü (Hollanda şehir devletleri ki beş devletten
oluşmaktaydı) bazen bir başka devletin ordusunu kendisini korumak üzere finanse etmiş,
bazen de paralı asker istihdam etmiştir. Ancak zaman içinde bir başka devletin ordusunu
finanse etmek hem yüksek maliyet hem de risk içermeye başlayınca artık kendi öz ordusunu kurmuştur.
Lejyoner konusunu sadece savaşan paralı askerler olarak ele almak kısıtlayıcı olabilir. Yükselen büyük güçler eğer kendi eksikliklerinin farkına varabilecek kadar idrak sahibi yöneticiler tarafından yönetiliyor ise bazı eksikliklerini makul bir şekilde dışarıdan karşılama yoluna gitmektedirler. Örneğin İmparatorluk Fransa’sı kıta Avrupa’sında sahip olduğu yüksek nüfusa rağmen denizcilik ve gemi yapımında çağın gerisinde olduğu için dönemin Hollanda’sından gemi yapımı ustası ve ilişkili meslek sahibi lejyoner gruplar almıştır. Tabi ki Fransa Venedik Gücünden parladığı yıllarda böylesi bir meslek grubunu alamazdı. ZiraVenedik şehir devletinde en üst yönetici Doçu bile yurtdışına izinsiz çıkamazdı, aşırı kısıtlamalara maruzdu; tersane ve atölyelerinde çalışan ustalar ve işçiler ise Venedik içinde bile serbest hareket edemezlerdi. Ağır ceza tehdidi altındaydılar. İşyerlerinin çevresinde bir nevi askeri garnizon gibi korunaklı barınaklarda yaşarlardı. Lejyonerler her zaman askeri formasyonunu tamamlamış şekilde istihdam edilmezler.
Ortaçağın ve Akdeniz dünyasının iki gücü Ceneviz Şehir devleti ve Mısırdaki Memlükler arasında farklı bir lejyoner transfer ilişkisi vardı. Cenevizliler Karadenizin kuzeyinden esirleri Osmanlı deniz ve egemenlik sahası üzerinden Memlüklere taşıyorlardı. Osmanlılar bu ticaretten yüklü bir geçiş vergisi alıyorlardı. Memlükler ise satın aldıkları bu gürbüz ve güçlü esirleri orduya kazandırıyorlardı. Bu da onları dönemin güçlü bir devleti yapmıştı.
Günümüzde İttifaklar ve Lejyonerler
Sanırım 1914 yılıydı, geçen bir anıyı Polonya Krakov Üniversitesinden Türkolog bir hocadan dinlemiştim. Bizim taraftan Çanakkale Savaşına katılmış Polonya asıllı subaylar duygusal bir üslup ile anlatılırken şöyle demişti: “Dünyada herhangi bir savaş yoktur ki, iki taraftaki orduların içinde Polonyalılar olmasın!” Buna çok şaşırmıştım. Ama zamanla gördüm ki, Polonya ve eski Lehistan coğrafyasındaki nüfus yapısı itibarıyla zaten çok taraflı bir kültüre sahipti. 1683’te Başvezir Kara Mustafa Paşa’nın devasa büyüklükteki ordusunu yenilgiye uğratan Avrupa (Alman piyadesi) ordusunu başında Lehistan Kralı J. Sobieski bulunmaktaydı. Polonya asıllı asker ve generalleri farklı Avrupa hatta dünya ordularında görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Alman gizli askeri haberleşme sistemi Enigmayı ilk çözmeye başlayan ve nihai çözümünde de pay sahibi olan Polonyalı mühendisler olduğu gibi Bagration Harekatını yapan Sovyet saha mareşalı Konstantin Konstantinovich Rokossovsky (1896 –1968) Polonya asıllı idi.
Polonyalı lejyonerlerin tarih içinde birçok savaşta yer aldıkları görülür. Hatta Avrupa kıtası dışında da Polonyalıları görürüz. Mesela 1804’te Haiti'ye gönderilen Napolyon ordusunda bulunan Polonyalı lejyonerlerin adaya varınca oradaki siyahi halkın davasında haklı olduğunu gördüklerini ve onlarla birlikte Fransızlara karşı savaşıp, orada kaldıklarını görmekteyiz. Bu da hoş bir anekdottur. Ezcümle Polonya bugün de Avrupalı güçlerin ve Amerikanın savaşçı milletidir.
Dünya bir harp sath-ı mailine girmeye başladığı andan itibaren başta ifade ettiğimiz devletlerin ekonomik ve finans güçleri, savunma sanayileri, ittifaklar gibi zihnimi meşgul eden başlıklar arasına lejyonerler de girmiştir. Küresel Konvansiyonel Savaş başladığında, öncelikle büyük devletlerin bütün güçlerinin sonra ittifaklarının ve askeri ve ekonomik ve finansal ağlarının performansını tedricen görmek mümkün olacaktır. İster konvansiyonel ister postmodern savaş olsun bütün savaşlarda savaşın kategorisine değişen nitelikte lejyonerler gerektirdiğini söyleyebiliriz. Özellikle de savaş aritmetiğinde kurulacak denklemlerde bazı büyük devletlerin ekonomileri, bazılarının savunma sanayileri, bazılarının da yetişmiş askeri beşeri imkanları, vs değer taşıyacaktır. Ancak, bu değer bazıları için pozitif bazıları için de negatif olacaktır. Bununla bu denklemde bazı güçlerin bazı eksikliklerinin olacağını kastediyorum.
En yakın küresel savaş olan 2. Dünya Savaşında İngiltere’nin savunma sanayi henüz savaşa hazır olmadığı için savaşa girişini ertelemiştir. Almanya’nın asker sayısı, harpsanayiii belli düzeyin üzerindedir ancak orduyu savaşta uzun süre tutacak hammadde kaynakları, küresel tedarik ağı hatta insan kaynağı yoktur. Hitlerin saldırmasından sonra Savaşa dahil olan SSCB’nin petrolü, insan kaynağı, ve Mareşal kış ve Mareşal coğrafya diyebileceğimiz ili dayanağı varken, lojistik imkanları ve harp sanayi üretimi görece zayıftır.
SSCB’yi bu iki alanda özellikle savaşa girdikten sonra Amerika ve İngiltere desteklemişlerdir. Hem kuzeyden hem de İran üzerinden güneyden SSCB’ne güçlü iki lojistik destek koridoru oluşturulmuştur. Japonya’nın ise insan kaynağı vardır. Savunma sanayi de yüksek üretim performansına sahiptir ancak doğal hammadde kaynakları yetersizdir. Bu eksikliği Japonya savaş süresince zorlayıcı bir negatif unsur olarak hep hissedecektir.
Almanya da savaş ilerledikçe ve özellikle SSCB savaşa girdikten sonra insan kaynağının yetersizliği ile yüzleşmiştir. İngiltere gibi büyük sömürge toplumları, milletleri olmadığı için insan kaynağını müttefik devletlerden temin etmeye çalışmış. Savaş sırasında Gerhard Von Mende gibi sıradışı Alman teorisyen ve saha adamları sayesinde Bir Milyon civarında Müslüman ve Türk Sovyet vatandaşı esir asker ile mülakatlar yapılmış ve bu askerler tekrar savaş sahasına sürülmüşlerdir. İngiltere sömürgelerinde ve ABD ise içinde beyaz insanın üstünlüğünü (!) bir süreliğine askıya alarak siyahi insan kaynağını savaşa sürmüşlerdir.
Bugün içinde bulunduğumuz savaş ortamında “çok yönlü tanımlanacak bir lejyoner sistemi” işlevsellik kazanacaktır. Zira önceki iki büyük savaşla karşılaştırır isek Batı ve Doğu devletlerindeki nüfus dengesi değişmiştir. Mesela 1. Dünya Savaşı öncesi Avrupa ülkelerindeki nüfus terakümü bugün söz konusu değildir. Keza Japonya agresif bir nüfusa sahip değildir. Yaşlı oranı toplumda çok fazladır. İngiltere ve Fransa sömürgelerinden eskisi gibi insan kaynağı temin edebilecek durumda değillerdir. Bu durumda bazı devletlerin silah ve teknolojiye bazı devletlerin yetenekli ve yeterli bir nüfusa ihtiyaçları olacaktır.
Bu nüfusu bazen dar anlamda lejyonerler ile bazen de geniş anlamıyla ittifaklar yoluyla temin edeceklerdir. Bugünkü jeopolitik satranç tahtasına baktığımızda büyük güçler belirli bir hiyerarşik düzen içinde güçler dengesine yerleşmektedirler. Çin meydan okuyan bir güç olarak “Challenger power” çevresindeki ablukayı kırmaya çalışmaktadır. ABD’nin deniz hakimiyetine karşı stratejik liman satın alma, küresel yayılma için büyük finansal destek programları, süper güç seviyesine çıkmak için de masif üretimini yüksek teknoloji tasarım ve üretimine dönüştürmeye çalışma, özellikle Asya kıtasındaki çevre ülkelerine askeri teknoloji transferi dahil avantajlı işbirliği programları
sunarak çevresel bir ittifak sistemi yaratma stratejileri uygulamaktadır. Hariçten içine yönelik müdahale ve manipülasyonları engellemek için de dijital, maddi, politik, ekonomik ve güvenlik anlamında içe kapanmaktadır. Hindistan bölgede Çin'in en azından nüfusunu dengeleyecek bir dev olarak ABD, İngiltere ve İsrail tarafından desteklenmektedir. ABD ise Batı Avrasya’da Rusya ile güncel mücadeleyi İngiltere ve Fransa’ya empoze e miş,
gelecekteki varoluşsal büyük savaşı ise Almanya’ya empoze etmiş durumdadır. El’an görülmektedir ki bu güçler rollerine fevkalade uyum sağlamış durumdadırlar. Almanya yeni açıkladığı savunma stratejisi ile Avrupa’nın çok üzerinde bir güç olarak kendini yeniden yapılandırmaktadır.
2. Dünya Savaşından sonra kendisine uygulanan ordu kurma, agresif savunma sanayii kurma gibi alanlardaki yasakların kalkmasını bir avantaja çevirmeye çalışmaktadır. Almanya bu alanda yoğun bir program ve güçlü bir strateji için yüksek finansman ayırmış durumdadır. Almanya’nın eksiklerinden bir tanesinin ordusunun insan kaynağını karşılamaya istekli yeterli Alman yurttaşı bulma zorluğu olduğu uzmanlarca ifade edilmektedir. İşte tam bu noktada Almanya’nın nitelikli ve savaşçı nüfus ihtiyacını karşılamada nitelikli nüfus transferi politikası işlerlik kazanmıştır. Dünyanın farklı kriz bölgelerinden Suriye, Balkanlar ve Türkiye başta olmak üzere nitelikli nüfus temini programı uygulamıştır.
Yerel kaynak devletlerin yanlış politika ve uygulamaları da Almanya’nın işini fevkalade kolaylaştırmıştır. Ancak, Almanya genişletilmiş lejyoner politikasını arka bahçesinde de uygulayacaktır. Özellikle Polonya gibi Doğu Avrupa ülkelerinden ve küçük Orta Avrupa ülkelerinden nitelikli ve teknik sınıfları ülkesine çekmeye devam edecektir. Almanya’nın silahlanmasına, ciddi bir büyük devlet ordusu kurmasına ve bölgesindeki nitelikli nüfusu ülkesine çekmesine izin verilmiştir. İlk başta varoluşsal savaş için Alman savunma sanayii inşa edilecek, sivil üretim altyapısı savunma üretim altyapısına dönüştürülecek, ardından hiyerarşik tanıma uygun şekilde bölge müttefiklerine transfer imkanı doğacaktır.
Avrasya’nın doğusu ve Okyanustaki mücadelede Çin’i dengelemek için Japonya da Almanya gibi bir ayrıcalıktan yararlanmıştır. Özellikle uzay teknolojisi ve füze teknolojisindeki sivil birikiminden dolayı Japonya’nın silah sistemleri üretimi programı daha hızlı ilerlemektedir.
Japonya Çin’e karşı daha agresif bir politika uygulamaktadır. Okyanusya ve Batı
Avrasya’daki Çin nüfusuna karşı denge unsuru yaratmak için bölgedeki Filipinler, Endonezya gibi ülkeler ile ABD ve İngiltere üzerinden ittifaklar kurulmaktadır. Bu ülkelerin askeri gücü yine hiyerarşik bir ölçüye uyularak desteklenmektedir. Yani bu konuyu biraz açalım, ABD ve İngiltere bölgedeki başat muharip ülkeleri güçlendirirken o ülkelerin yanında dengeleyici ülkeler ve ittifaklar da tasarlanmaktadır. Her iki tarafa teknoloji transferi yaparken bu transferin ana merkezdeki teknolojik düzeyi aşmamasına dikkat edilmektedir.
Çin’i ana kıtada dengelemek için ise ABD, İngiltere ve İsrail üzerinden Hindistan üzerinden oyun kurulmaktadır. Yakın tarihte Hindistan’ın Güney Doğu Avrasya, Hint Okyanusu ve Ortadoğu’da etkisi artırılabilir. Hatta ABD ve Kanada gibi merkez metropollerde büyük teknoloji şirketlerinde yükselen Hint asıllı elitler başka bir gelişmenin habercisi olabilir.
Uzakdoğu’da Çin’e karşı en güçlü denge unsuru olacak Japonya’nın politik adımları, tercihleri, yaklaşımları son derece önemlidir. ABD Batı Avrasya’da Almanya gücüne karşı bir ihtimal diyerek Polonya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye’ye zımmî ve kısıtlı destek sağlarken, Uzakdoğu’da Japonya’ya karşı daha toleranslı yaklaşmaktadır. Diğer yandan Uzakdoğudaki ittifak içinde Japonya, Güney Kore ve Avustralya teknolojik açıdan gelişmiş ülkelerdir. Öyle ki Güney Kore Qualcomm gibi Amerikan yüksek teknoloji şirketlerine işletim sistemi üretirken, Amerika için savaş gemisi inşa etmektedir. Japonya’nın hareket marjı daha fazla demiştik. Ayrıca bazı politikaları uygulamada daha yeteneklidir. Şunu unutmayalım ki Japonya Komodor Perry’nin Japonya’ya zırhlı Amerikan gemileriyle gelmesinden sonra kısa süre için de kalkınmış, bir sanayi devine dönüşmüştü. Bugün de Japonya 1945’ten sonra içine sokulduğu demir cendereden çıkmıştır.
Bu seferki yükselişi daha kısa sürede olacaktır. Zira sahip olduğu sivil yüksek teknoloji altyapısı ve üretim kapasitesini savunma sanayi üretimine dönüştürmesi çok uzun sürmeyecektir. Halen Japonya bazı askeri füze ve savaş gemileri üretimine mesafe almış durumdadır. Politik yönetimi Almanya’ya göre daha agresif bir dönüşüm yaşamıştır. Yeni başbakan Sanae Takaichi son derece sert bir siyasetçidir. Ayrıca Japon tarihinde 1905 Rusya zaferinden kaynaklanan bir özgüven de vardır. Unutmayalım ki 1980’li yıllar Japon mucizesini konuştuğumuz yollardır. Japonya son yıllarda temel hammadde kaynaklarının teminine ilişkin keşifler yapılmıştır.
Mesela okyanus derinliğinden doğal gaz üretimini sağlayacak keşifler, Çin ile ihtilaflı Senkaku ve Diaoyu adaları bölgesinde okyanus dibinde nadir toprak elementleri çıkarmaya matuf keşifler gerçekleştirmekte ve çıkarma teknolojileri
geliştirmektedir.
Ancak, Japonya’nın başka siyasi opsiyonları da değerlendirdiği görülmektedir. Bunun başında ise Japonya’nın Orta Asya Türk Devletleri ile işbirliği politikalarına ağırlık vermesi ve Uygur Türklerine ilgisidir. Buna bazıları Japonya’nın Gizli Turan Projesi de demektedirler.
Japonya diğer ülkelere göre farklı bir sisteme sahiptir. Mesela Japonya’nın ilk dönem kalkınmasında olduğu gibi 2. Dünya Savaşında da büyük şirketleri inisiyatif almışlardır. Zaibatsu olarak adlandırılan Japon şirketler grubunun her birinin Uzakdoğu’da bir bölgeden sorumlu olduğu görülmektedir. Savaş sonrası Japonya’nın ordusunun anayasal olarak lağvedilmesi nedeniyle pek çok devlet görevi yine Japon şirketleri üzerinden yürütülmüştür.
Zaten Japon idaresinde “Terliklerini giymek” tabiri vardır, emekli olan bürokratlar
yeteneklerine göre özel sektördeki bu büyük Japon şirketlerinde çalışmaya başlarlar (Michael Roskin; Çağdaş Yönetim Sistemleri; Japonya). Amerikanın yeni Çin’i çevreleme politikası nedeniyle “bu şirketlerin müttefiklere kontrollü teknoloji transferi yapması da mümkün hale gelmiştir son on yılda. Şimdi bu şirketler aracılığıyla Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde işbirliği projeleri geliştirilmeye çalışılmaktadır. Uranyum ve Galyum devi Kazakistan, altın ve nadir metallerin ve devasa su kaynaklarının bulunduğu Kırgızistan, bakır ve lityum yatakları olan Özbekistan Japonya’nın işbirliği politikasının muhatapları. Japonya işbirliği yaptığı ülkeler teknoloji transferi vadediyor ve finans sağlamayı garanti ediyor. Bu bölgedeki Rus yönetiminden daha kabul edilebilir. Belki Çin ile yarışma söz konusu. Bu politikalarda Japonya’nın kendi genetiğine de ters gelecek şekilde etkili inisiyatifler de alıyor.
Mesela 1998 Japonya/ Kitaki doğumlu, babası Uygur Türkü annesinde bir Özbek olan Arfiye Eri Hanım Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak atanmış, Amerika’da Georgetown Üniversitesinde eğitim görmüş. BM’de çalışmış, Japonya Merkez Bankasında deneyim kazanmış. 2025 yılında Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirzioyev Japonya ziyaretinde Arfiye Hanım karşılamada İngilizce veya Japonca değil, Özbekçe Uygurca karışımı bir Türkçe ile konuşunca o sert Sovyet ekolünden yetişmiş Cumhurbaşkanı heyecanla “Seninle gurur duyuyorum kızım!” deyivermiş. Bu Japonya’nın Türk devletleri coğrafyasında yaptığı en etkili nüfuz çalışması ve aynı zamanda da Çin’e derin ve ciddi bir mesaj! Bölgeye Japonya’nın savunma ürünleri, radar ve gözetleme sistemleri, siber altyapı sistemleri sağlayarak girdiğini görmek mümkün”. (Bu bilgileri YouTube üzerinde “Japonbu kanadında yayın yapan genç bir arkadaşın sunumundan aldım. Ferdi insiyatifin ne derece önemli olduğunu bu genç arkadaşı dinlerken anladım. Heyecanla birçok şey öğrendim kendisinden.
Bir değeri zikretme babında bu notu düşmek istedim.) büyük kısmını Bölgede Rusya’nın etkisi azaldıkça Çin ve Japonya rekabeti artacak gibi görünüyor. Her iki devletin de kendilerine özgü dış politika araçları geliştirdiklerini gözlemlemek mümkün. Belki birgün özellikle bu araçlara yer vereceğimiz müstakil yazı yazarız. Tekrar bizim ittifaklar ve lejyonerler başlığına dönecek olursak, dünyanın önemli güçleri bilinçli ve programlı şekilde savaş, bilim, sanat, spor, diplomasi, vb alanda fark yaratacak lejyonerler istihdamı için derinlikli çalışmalar yapmaktadırlar. Ne yazık ki, bu alanlarda nitelikli ve ciddi eğitimli insanların değerinin olmadığı ülkeler Müslüman ülkelerdir, onları takiben de üçüncü dünya ülkeleri gelmektedirler.
Ortadoğu’da ciddi bir nüfus ihtiyacı olan İsrail’in son günlerde (23 Nisan 2026) Hindistan'dan İsrail’e getirdiği “Bene Menache yahudileri” olarak tanıttığı bir grubu alayı vala ile Tel Aviv’e indiler. İsrail’in yeni kazandığı bölgelerde bu göçmenlerin yerleştirilecekleri tahminedilmektedir. Yakın zamanlara kadar İsrail tarafından Yahudi olarak tanınmayan bu topluluk nedense şimdi Yahudi olarak İsrail’de karşılanıyorlar. İsrail bunu çok yapıyor malumunuz. Yemenden “Sihirli Halı Operasyonu ile getirilen” Temani yani Yemen Yahudileri; Etiyopya’dan getirilen Falaşalar; Fas ve diğer Kuzey Afrika ülkelrinden getirilen Mizrahilerden sonra İsrail’in Aşkenaz ve Sefarad nüfusuna şimdi de Bene Menaşe’ler eklenmiş bulunuyor.
Elbette bu grupların sayıca az olması dikkat çekiyor. Ancak, ifade ettiği anlam bakımından önemli. Elias Canetti’nin anlattığı gibi dünyada birçok ülkede çeşitli profillerde yahudi nüfus bulmak mümkün. Yarın belki bizim coğrafyamızda da bugüne kadar bilinmeyen yahudi gruplar çıkar. Tabi ki İsrail sadece bugüne kadar tanınmamış yahudi toplulukları ile ilgilenmiyor. Anladığımız kadarıyla son derece gizlilik içinde yüksek maliyet ile çalışan seçkin bir lejyoner gruba da sahip. Önceki yazılarımızın birinde küresel diasporaları anlatırken diasporaları büyük güçler yönetir demiştik. Diasporaları yaratan da küçük güçlerdir; küçük derken politik bilinci uzağa nüfuz edemeyen anlamında söylüyorum. Lejyonerler için bu tanım ve düşünce daha geçerlidir kuşkusuz. Bizim tarihimizdeki Turkopouloi tecrübesinden çıkardığımız bir iki prensibi işaretleyerek bu yazıyı bitirmek istiyorum.
Belki de içinde yaşadığımız küresel savaş ortamında bir yarar
sağlayabilir:
1. Lejyonerler genellikle siyasi ve bağımsız bir devlet gücünün olmadığı bölgelerdeki toplumlardan devşirilirler. Savaş ortamları da lejyoner devşirmek için son derece elverişli ortamlardır.
2. Lejyoner devşirmek için sadece ekonomik ödüller yeterli değildir. Başka bir çok konuda bilgi ve yetenek sahibi olmak gerekir. Hedef devşirilecek kişilerin ve toplulukların kültürleri, eş zamanlı sorunları ve o sorunları çözmek için her kişi ve gruba uygun çözümler sunabilmek önem taşımaktadır.
3. Gerek lejyonerler gerekse nitelikli topluluklar devşirildikten sonra verimli kullanılabilecekleri bir altyapıya sahip olmak gerekir.
4. Kendi nüfusumuzun bir lejyoner devşirme alanı olmasını engellemek gerekir.
5. Teknik anlamda asker lejyonerler bağımsız ve kendileri için meşru bir devlet otoritesi kurulduktan sonra bu alanı terk ederler. Sultan 1. Mural Döneminde böyle olmuştur.
6. Geniş anlamda lejyonerler ise kendilerini yüceltecek, kendilerini en üst düzeyde
gerçekleştirecek bir iklim ve sistem arayışındadırlar. Buna cevap verecek mahiyette olmamız gerekir.
Yorumlar1