Cehalete bürünüp kibir diye görünen bir figür: Mine Kırıkkanat!
- GİRİŞ29.04.2026 08:56
- GÜNCELLEME29.04.2026 08:56
Türkiye’de aydın olmakla provokatör olmak arasındaki o ince, kimi zaman da fazlasıyla kalın olan çizgi, -meydan boş kalınca- ne yazık ki sık sık ihlal ediliyor. Topluma ufuk açması, kavramları derinleştirmesi beklenen isimlerin, sığ bir kibrin ve tarihsel bir körlüğün içine hapsolmasına şahitlik ediyoruz. Bu kesintisiz gösterinin başrol oyuncularından biri, yıllardır ismini entelektüel bir üretimden ziyade, attığı polemik bombalarıyla duyuran Mine Kırıkkanat…
***
Son olarak eski CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef alırken kullandığı “kılıç artığı” ifadesi, sıradan bir dil sürçmesi veya talihsiz bir benzetme olarak geçiştirilemez. Bu coğrafyanın en acı, en kanlı, en travmatik kelimelerinden biri sayılan “kılıç artığı”, kime, hangi inanca, hangi mezhebe karşı kullanılırsa kullanılsın, kelimenin en hafif anlamıyla aymazlıktır, nefret söylemidir ve kesinlikle şiddet içerir.
***
Peki, on yıllardır bu ülkede köşe yazarlığı yapan, “aydın” titrini kimselere bırakmayan Kırıkkanat’ın bu infialden sonraki savunması ne oldu?
“Kılıç artığı sözünün tarihçesini bilmiyordum. Bu sözü Kılıçdaroğlu’nun soyadına atfen söyledim. Cehaletimi bağışlayın.”
Bir yazarın, hem de Cumhuriyetle yaşıt bir gazetenin yazarının, kelimelerin tarihsel ağırlığından bîhaber olması başlı başına bir faciayken, bu coğrafyanın sosyolojisine bu denli yabancı kalıp ardından “cehalet” kalkanının arkasına sığınması, trajikomik bir samimiyetsizliktir, eşi benzeri görülmemiş bir cehalettir. Bu, masum bir cehalet olarak geçiştirelemez; kendi yankı odasının dışındaki acılara, kimliklere ve tarihe karşı geliştirilmiş kibirli bir sağırlıktır da...
***
Mine Kırıkkanat’ın arşivine doğru kısa bir yolculuğa çıktığımızda, bu kopuşun bugüne özgü olmadığını, sistematik bir savrulmanın neticesi olduğunu görüyoruz.
Aynı ismin geçmişte televizyon ekranlarından “Atatürk benim ilahım, ona tapıyorum.” diyerek aklı ve bilimi referans alan kurucu lideri nasıl dogmatik bir puta dönüştürdüğünü hatırlayalım. Cumhuriyetin temel felsefesi olan rasyonalizmi, sorgulayıcılığı ve eleştirel aklı bir kenara bırakıp; bir lideri “tapılacak bir ilah” seviyesine indirgemek, aslında o liderin savunduğu değerlerin tam zıddına savrulmaktır. Bu hezeyan, çağdaşlığı şekilcilikte arayan, aklı inancın kör noktalarına hapseden hastalıklı bir elitizmin dışavurumuydu.
***
Aynı çarpık zihniyetin bir başka tezahürünü ise, Avrupa Birliği hayalleri uğruna inanç sistemlerine müdahale etme cüretinde görüyoruz. Bugün “kılıç artığı” diye aşağılamaya çalıştığı Kılıçdaroğlu’ndan geçmişte, sırf AB’ye şirin görünmek adına Kur’an-ı Kerim’de geçen “kâfir” kelimesinin ve “Allah indinde tek din, İslâm'dır” ayetinin kaldırılmasını isteyebilecek kadar teolojiden, toplumsal gerçeklikten ve siyasetin doğasından kopuk bir profilden bahsediyoruz. Bir inancın kutsal metnini, Brüksel koridorlarındaki bürokratik pazarlıkların bir maddesi sanacak kadar sığlaşan bu bakış açısı, kendi halkının inancına, kültürüne ve değerlerine ne kadar yabancılaştığının en net vesikasıdır.
***
Mine Kırıkkanat’ın bu hezeyanları sadece kendisini bağlamıyor; o, Türkiye’deki belli bir “sözde aydın” tipolojisinin iflasının vücut bulmuş halidir. Kendi topraklarına tepeden bakan, tarihini bilmeyen, toplumun sosyolojisini okuyamayan ve en nihayetinde köşeye sıkıştığında “cehaletini” bir lütuf gibi sunan bu anlayış gerçekten bir vakadır.
Sürekli “ötekileştiren”, inançları tahrif etmeye kalkan, aklı dogma ile takas eden ve nefret söylemini zekice bir kelime oyunu sanan bu dilin, yarının Türkiye'sinde, edebiyatında hatta medyasında da yeri olmamalıdır. Çünkü gerçek kalem sahipleri bilirler ki, kelimeler kılıçtan keskindir ve o kılıcı şuursuzca sallayanlar, er ya da geç kendi cehaletlerinin artığı olmaya mahkûmdurlar.
***
Mine Kırıkkanat, Türkiye’deki seküler entelektüel krizinin su yüzüne çıkmış halidir. Yazılarında laikliği, çoğu zaman bir “yaşam tarzı refleksi” olarak savunmaya çalışan o ve onun gibilerin sırrını ortaya döken bu tür yol kazalarına baktığımızda, aslında olup bitenin tuhaf bir tiyatrodan farksız olduğu anlaşılır. Oyuncusu da seyircisi de sadece kendileri olan, miadı dolmuş, demode bir tiyatro oyunu!
Dünya değişiyor, dönüşüyor, kavramların içi boşalmış, teopolitik yeni düzenin dayattığı ‘post-truth’ gerçekliği, açlık, soykırım.. Bu kavramların hiçbiri bu tiyatro mensuplarının gündeminde yok. Varsa yoksa içi boşaltılmış laiklik, anlamı kendinden menkul seküler sayıklama… Foya ortaya çıkınca da “pardon, bilmiyordum” diyerek aydın cehaleti kalkanını siper etme…
Yok öyle yağma!
Böyle bir entelektüel pozisyon, böyle bir polemikçi refleks yok. Dünyanın neresine giderseniz gidin, gerçek entelektüel tavır, tezini, karşıt görüşü karikatürize ederek savunmaz, onu en güçlü haliyle kavrayıp eleştirir.
***
Mine Kırıkkanat bize bir şeyi -iyi ki- göstermiş oldu; bu konuda kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır: Ülkemizde seküler bünyenin damarlarının tıkalı olduğunu, içi boş bir retorik haline geldiğini görmüş olduk.
Uzun süredir yapmadığımız bir şeyi yapma ödevi veriyor bu örnek bize: Yüksek sesli polemiklerden uzaklaşıp, derinlikli ve sahici entelektüel cesarete yönelme ihtiyacı…
Hemen…
Şimdi…
Yorumlar4