En iyi savunma hücum mu?
- GİRİŞ07.05.2026 09:05
- GÜNCELLEME07.05.2026 09:05
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin yeni stratejini kamuoyu ile paylaştı. “Futbolda olduğu gibi en iyi savunma hücumdur” sözleriyle… Sahaya çıkacak, sandığı getirecek, ıslak imzalı tutanaklarla döneceklermiş…
Siyasettir, elbette böyle bir düşünceleri varsa gereğini yapacaklardır. Ancak, burada söz konusu olan, kazandıkları “ıslak imzalı” tutanaklarla tespit edilen, sandıktan çıkan sonuçlar neticesinde görev ve yetki üstlenen arkadaşları hakkında görevi kötüye kullanma, yolsuzluk ve yozlaşma iddiaları ile açılan davalardır.
Bunlar da meydanlarda değil, mahkemede, yargıda ancak savunma hakkı kullanılmak suretiyle aydınlatılır…
Özel’in “en iyi savunma hücumdur” ifadesi, siyasal iletişim teorisi açısından incelendiğinde, klasik bir agresif çerçeveleme ve gündem saptırma stratejisinin tezahürü olarak okunabilir.
Ancak bu tür bir yaklaşımın, özellikle yolsuzluk ve yozlaşma iddiaları gibi yüksek kamusal hassasiyet taşıyan konular söz konusu olduğunda, demokratik normlarla olan gerilimi oldukça belirgindir.
Burada mesele bir siyasi liderin retorik tercihi olmaktan ziyade hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik ve kurumsal güven zeminine etkisinin nasıl olacağıdır...
Modern demokrasilerde siyasal aktörlerin meşruiyeti seçim kazanma kapasitesine ek olarak sürekli denetlenebilirlik ve şeffaflık ilkelerine ne ölçüde riayet ettikleriyle ölçülür.
Bu çerçevede, kendisine yöneltilen iddialar karşısında doğrudan, somut ve doğrulanabilir cevaplar üretmek yerine söylemsel bir karşı saldırıya yönelmek, siyasal sorumluluğun reddidir.
Bu durum, siyaset bilimi literatüründe hesap verebilirlik açığı olarak tanımlanan sorunu derinleştirir. Çünkü kamuoyu, iddiaların içeriğine ilişkin bilgi edinmek yerine, aktörler arası polemikle meşgul edilir.
Bu noktada hukukun üstünlüğü kavramı daha da kritik hale gelir. Hukukun üstünlüğü, yargı organlarının bağımsızlığı ile birlikte siyasal elitlerin hukuki süreçlere gölge düşürmeyecek bir söylem disiplinine sahip olmasıyla da ilgilidir.
Eğer siyasal aktörler, haklarında ortaya atılan iddiaları açıklığa kavuşturmak yerine, tartışmayı başka yerlere yönlendirirse, bu durum dolaylı biçimde yargısal süreçlerin toplumsal algısını da zedeler. Toplum nezdinde “gerçek” ile “siyasal anlatı” arasındaki sınırlar bulanıklaşır; bu da hukuk devleti ilkesinin erozyonuna yol açar.
Ayrıca bu yaklaşım müzakereci demokrasi perspektifinden bakıldığında ciddi bir kalite sorununa işaret eder. Müzakereci demokrasi, kamusal meselelerin rasyonel argümanlar ve kanıta dayalı tartışmalar yoluyla ele alınmasını öngörür. Oysa “hücum ederek savunma” stratejisi, çoğu zaman konuyu rasyonel zeminden duygusal ve kutuplaştırıcı bir düzleme taşır. Bu durum, seçmen davranışını bilgiye dayalı değerlendirmeden uzaklaştırarak siyasi aidiyet ve kimlik temelli saflaşmayı güçlendirir. Sonuçta ortaya çıkan şey hakikat krizidir, toplum, hangi bilginin doğru, hangi iddianın temelsiz olduğunu ayırt etmekte zorlanır.
Burada özellikle altı çizilmesi gereken bir diğer kavram siyasal etiktir. Siyasal etik yasal sınırlar içinde kalmayı, kamusal güveni tesis edecek bir dürüstlük ve açıklık standardını gerektirir. Yolsuzluk iddiaları gibi konular, teknik olarak hukuki süreçlere tabi olsa da, aynı zamanda güçlü bir etik boyut içerir.
Bu nedenle siyasal aktörlerin “hukuken suçlu değilim” demekle yetinmesi, etik sorumluluğun yerine getirildiği anlamına gelmez. Etik açıdan beklenen, proaktif şeffaflıktır, yani iddialar ortaya çıkmadan ya da büyümeden önce dahi denetlenebilir bir açıklık düzeyi.
CHP’nin yolsuzluklar ve yozlaşma karşısında en başından itibaren takındığı tavır göz önüne alındığında uzun süredir yüksek düzeyde kutuplaşma üretilmek istenilmektedir. Özel ve ekibinin yolsuzluk ve yozlaşma iddiaları karşısında davranış kalıpları bu sorunlarla kararlı biçimde mücadele etmekten ziyade üzerini örtmeye yöneliktir. Bu durum, uzun süredir toplumda yüksek düzeyde bir kutuplaşmanın beslenmesine de zemin hazırlamaktadır.
Öte yandan, iddiaları “siyasi operasyon” olarak nitelendirilerek geçiştirilmek istenmesi de anlaşılabilir bir savunma refleksidir. Ancak bu refleksin meşru olabilmesi, bir karşılık bulabilmesi için eş zamanlı olarak şeffaflık mekanizmalarının işletilmesi gerekir.
Örneğin bağımsız denetim, iç soruşturma süreçleri, belge paylaşımı gibi araçlar devreye sokulmadan retorik düzeyde bir karşı saldırıya geçmek, savunmayı güçlendirmez; aksine zayıflatır. Çünkü bu durumda kamuoyu nezdinde şu soru kaçınılmaz hale gelir: “Eğer iddialar temelsizse, neden açık ve denetlenebilir biçimde çürütülmüyor?”
Bu tartışmanın bir diğer boyutu da medya ve kamusal alanın işlevi ile ilgilidir. Saldırgan söylem stratejileri, medya dinamikleriyle birleştiğinde, çoğu zaman daha fazla görünürlük elde eder. Bu da siyasal aktörler için kısa vadede teşvik edici bir unsur oluşturur. Ancak bu durum, uzun vadede kamusal tartışma kalitesini düşürür ve bilgi ekosistemini kirletir. Sağlıklı bir demokraside medya, iddiaları derinlemesine araştıran ve doğrulayan bir işlev görmelidir; oysa polemik odaklı söylemler bu işlevi gölgede bırakır.
Buharlaştırılan kamu kaynaklarından beslenen parti yöneticileri, örgütleri, troller ve medyanın olduğu bir iklim içinde elbette açık, aleni, hesap verebilir bir demokratik yaklaşım ortaya konmayacak, hatta böyle bir düşünce oluşsa bile buna hortumlananlar müsaade etmeyecektir ama işin artık arsızlık ve yüzsüzlük boyutundan da öte taşınması bir hayli irkiltici olmaktadır.
“En iyi savunma hücumdur” yaklaşımı, siyasal rekabetin doğasında yer alan bir taktik olarak anlaşılabilir; ancak yolsuzluk ve yozlaşma iddiaları gibi konularda normatif olarak yetersiz ve kurumsal açıdan riskli bir stratejidir.
Demokratik sistemlerin sürdürülebilirliği, siyasal aktörlerin rakiplerini eleştirme kapasitesine olduğu kadar kendi eylemlerini açıklama ve denetime açma iradesine bağlıdır.
Bu irade zayıfladığında, ortadan kalktığında veya bu somut örnekte olduğu gibi tam bir arsızlık, yüzsüzlük haline geldiğinde ortaya çıkan boşluk retorik çatışmalarla doldurulur, fakat bu çatışmalar ne hukuki hakikati ortaya çıkarır ne de toplumsal güveni yeniden tesis eder.
Dolayısıyla burada yapılması gereken eleştiri, kişisel ya da partizan bir düzlemde değil; doğrudan doğruya demokratik standartlar üzerinden kurulmalıdır.
Şeffaflık sağlanıyor mu? İddialar somut verilerle cevaplanıyor mu? Denetim mekanizmaları işletiliyor mu? Kamuoyu tatmin edici bir açıklamaya erişebiliyor mu?
Bu sorulara verilecek cevaplar kurtarır CHP’yi…
Prof. Dr. Zakir Avşar / Haber7
Yorumlar3