Bakan Tekin duyurdu: Okullarda yapay zeka dönemi başlıyor, riskli durumlar emniyete bildirilecek
- GİRİŞ22.05.2026 07:00
- GÜNCELLEME22.05.2026 09:55
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, hafta başında İngiltere'nin başkenti Londra'da düzenlenen Dünya Eğitim Forumu'na katıldı. Gezi programı sırasında Tekin, aralarında benim de bulunduğum gazetecilere Türkiye'nin dünyadaki akademik sıralamasından yeni müfredat programına, sınavlardan, yapay zekanın eğitme entegrasyonuna kadar önemli açıklamalarda bulundu.
Bakan Tekin’le yaptığımız mülakatta eğitim camiasının, öğrencilerin, velilerin merak ettiği pek çok hususta sorularımız oldu.
Yaptığımız mülakatın tamamı şu şekilde:
SORU: TÜRKİYE'NİN ULUSLARARASI YARIŞMALARDA POZİSYONUNU YUKARI DOĞRU TAŞIDIĞINI GÖRÜYORUZ. BU TREND DEVAM EDİYOR MU?
Türkiye fiziki altyapı dışında, fiziki altyapının akademik başarıya dönüşmesine, eğitimin üzerindeki vesayetçi yapılar dediğimiz bu dershane ya da benzeri işte o cemaat mevzularının kalkmasından sonra eğilim yukarıya doğru tırmanmaya başlıyor. Bunu ben önemsiyorum.
SORU: YANİ ÜNİVERSİTE SINAVINDAKİ, DAHA DOĞRUSU SINAVLARDAKİ SORULARIN MÜFREDATTAN OLMASI ÖĞRENCİNİN ÖĞRENMESİ YOLUNU MU AÇTI?
OECD'nin ölçtüğü şeyler, yani bu uluslararası sınavların ölçtüğü şeyler, bizim merkezi sistem sınavlara hazırlık aşamasında ölçtüğümüz şeylerden farklı. Onlar biraz daha beceri odaklı bir şey ölçüyorlardı. Bu paralel yapılar ise eğitimde kendi politik ya da ekonomik çıkarlarını konsolide etmek için eğitim sistemini tamamen sınav odaklı hâle getiriyorlardı. Hem okullardaki dersleri ve bizim müfredatımızı önemsizleştiriyorlardı. Diyorlar ki: "Buradan soru çıkmıyor. Soru benden çıkıyor, bizim hazırladığımız metinlerden çıkıyor." Dolayısıyla ne oluyor? Çocuk senin kitabınla ilgilenmiyor, senin kitabında, müfredatında ne olduğu hiç umurunda bile değil.
İkincisi, senin öğretmenlerin... çaba sarf ediyorlar, bir sürü fedakârlık yapıyorlar. Ama diyor ki: "O öğretmenler sana faydalı olmaz, onların anlattıklarını boş verin. Dershaneye gelin, dershanedeki öğretmenin anlattığından asıl soru çıkacak." Bu durum neye sebep oluyor? Bu, senin eğitim öğretim sisteminde yaptığın bütün şeyleri işlevsiz hâle getiriyor. O zamanlar ben bundan kurtulmak gerektiğini söylüyordum, sizin yayınlarda da söylemiştim. Yani eğitimi kendi doğal işleyişinde yürütmek gerekiyor. Bu tür politik çıkarcılıktan uzaklaştırıp o vesayetçi perspektiften çıkıp özgür hâline bırakalım. Öğretmenlerimizin ve okullarımızın çabasıyla bu zaten kendiliğinden yukarıya çıkacak diyorduk. Dershanelerle başlayan süreç tam da buna işaret ediyordu. Artık ne oldu? O 2014'te başlattığımız eğitimi bu türden dışsal vesayetçi unsurlardan kurtarma yönünde attığımız adımlar buralarda artık sonuçlarını vermeye başladı.
Bu noktada şu verileri paylaşmakta fayda var; Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın (PISA) 2003-2022 yılları arasındaki verileri karşılaştırıldığında Türkiye’nin matematik, fen bilimleri ve okuma becerileri olmak üzere üç alanda da ortalama puanını artırdığı görülüyor. Türkiye, fen bilimleri alanında 2003’te 434 olan puanını 2022’de 476’ya, matematikte 423 olan puanını 453’e ve okuma becerilerinde 441 olan puanını 456’ya yükseltti. OECD üyesi ülkelerde ise ortalama puanların azaldığı görüldü. OECD ortalaması matematikte 500’den 472’ye, fen bilimleri alanında 500’den 485’e, okuma becerilerinde ise 494’ten 476’ya geriledi.
OECD tarafından uzun dönemde PISA’ya katılan ülkelerin performansları analiz edildiğinde ise Türkiye’nin matematik alanında performansını istikrarlı bir şekilde artıran 2 ülkeden biri, fen bilimleri alanında ise performansını istikrarlı bir şekilde artıran 4 ülkeden biri olduğu görülüyor. Okuma becerileri alanında ise yatay, yani durağan bir performans sergilendiği değerlendiriliyor.
Öte yandan, PISA 2003 ve PISA 2022 sonuçları birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin sıralamasında önemli bir ilerleme kaydettiği görülüyor. Burada özellikle dikkati çeken nokta, PISA’ya katılan ülke sayısının 2003’te 41 iken 2022’de neredeyse iki katına çıkarak 81’e yükselmiş olması. Bu nedenle sıralamalar yüzdelik olarak değerlendirildiğinde Türkiye’nin sıralamadaki yükselişi daha net ortaya çıkıyor. Fen bilimleri alanında sıralamadaki ilerlememiz yüzde 43 ile en yüksek artış olarak gerçekleşti. Okuma becerilerinde yüzde 36, matematik alanında ise yüzde 35’lik bir ilerleme kaydettik. Yani katılımcı ülke sayısının ciddi şekilde arttığı bir tabloda Türkiye, her üç alanda da sıralamasını yukarı taşıyan ülkeler arasında yer aldı.
Bunun yanı sıra; bildiğiniz gibi dünyanın dört bir yanından Eğitim Bakanları, uzmanlar ve eğitim politikası belirleyicilerini bir araya getiren Dünya Eğitim Forumunda (EWF) Türkiye olarak çok sayıda oturuma katıldık. Ülkemize yoğun bir ilgi vardı üst düzey bir temsiliyet söz konusu oldu.
Forumda, ülkemizde gerçekleştirilen OECD Beceriler Zirvesi’nde de konuşmacı olarak yer alan ve Türkiye’nin eğitimde son 20 yıldaki ilerlemesine özel vurgu yapan OECD Eğitim ve Beceriler Direktörü Andreas Schleicher, "Future Ready?" başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Bu sunumundaki verilerin işaret ettiği gibi Türkiye, eğitimde dönüşümü yalnızca hedefleyen değil; büyük ölçekli kamu eğitim sistemi içinde dönüşümü sahaya yansıtan bir ülke oldu. Forumdaki tartışmalar, eğitim sistemlerinin yalnızca akademik başarıya değil; eleştirel düşünme, yaratıcılık, iletişim, iş birliği, dijital okuryazarlık, etik muhakeme ve sorumluluk gibi daha geniş becerilere odaklanması gerektiğini gösteriyor ki biz de Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile tam da bu yaklaşımla uyumlu biçimde bilgi, beceri, değer, karakter ve sorumluluk bilincini birlikte ele alıyoruz. Dünya Eğitim Forumu (EWF) temaslarımız, Türkiye'nin eğitimde yürüttüğü dönüşümün küresel gündemle güçlü biçimde örtüştüğünü gösteriyor. Eğitimde dijitalleşmeyi yalnızca altyapı yatırımı olarak değil; öğretmen kapasitesi, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, yapay zekâ okuryazarlığı, beceri temelli öğrenme, kapsayıcı dijital beceriler ve veri temelli politika yönetimiyle birlikte ele alan bütüncül bir kalkınma alanı olarak görüyoruz.
Bu uluslararası başarılar, müfredatın artık öğrenciler tarafından daha fazla önemsenmesi, okulun ve öğretmenlerin daha ön plana çıkması, alternatif eğitim birimleri yerine okulun ön plana çıkmaya başlayınca arttı.

SORU: MÜFREDATLA BERABER HEP KONUŞTUĞUMUZ ŞEY ÖĞRETMEN KALİTESİNİN ARTIRILMASI. YAZ TATİLİ SONUNDA İŞTE BİR ÖĞLEDEN SONRA TOPLANTI YAPILIR, ÖĞRETMENLER GELİR DİNLER, MESLEK İÇİ EĞİTİM TAMAMLANDI. ŞİMDİ NE YAPIYORSUNUZ ÖĞRETMEN KALİTESİNİ ARTIRMAK İÇİN?
Öğretmen nitelikleri ile ilgili yine aynı dönemde biz şey başlattık, yani bu dershanelerin hemen sonrasında... Dünyada öğretmen eğitimi ile ilgili bizdeki eksik olan hususlar neler? Biz ilk defa müsteşar olduğum dönemde Öğretmen Yeterlilikleri Belgesi yayınladık. Öğretmen yeterliliklerini ve etkinliklerini tanımlayan ve artırmaya yönelik bir politika belgesi ürettik. Sonrasında ben Bakan olarak 2023'te geldikten sonra, Anayasa Mahkemesi’nde öğretmenlik mesleği ile ilgili kısa bir kanun çıkarılmıştı. O kanunda sadece kariyer basamakları, yani Başöğretmen, Uzman Öğretmen meselesi düzenlenmişti. Anayasa Mahkemesi onu iptal edince orayı kapsamlı bir Öğretmenlik Mesleği Kanunu'na dönüştürdük. Yani bu Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği hususları da içeren ama onun dışında öğretmenlerin istihdamından (yani mesleğe başlamasından) meslek içi eğitimlerine varıncaya kadar her şeyi planlayan, bu biraz önce bahsettiğim Öğretmen Yeterlilikleri Belgesine uygun öğretmenlerle ilgili eğitim veren bir birim kurduk: Millî Eğitim Akademisi. Bu Millî Eğitim Akademisi 1980'li yıllardan beri Türkiye'de tartışılıyor. Hatta bir Kanun Hükmünde Kararname çıkmış, akademi kurulmuş fakat kanunlaşmadığı için yürürlüğe girmemiş. Ondan sonra 90'lı yıllardaki Millî Eğitim Şûralarında konuşulmuş, önerilmiş. Sürekli bu Türkiye'deki öğretmen yetiştirme süreci ile ilgili bir şeyler yapılması gerektiği hep dile getirilmiş. Temel problem de öğretmenlerin uygulama eğitimlerinin az olması, yetersiz olması, Millî Eğitim Bakanlığının müfredatıyla Eğitim Fakültelerinin müfredatının arasındaki uyumsuzluk ve Millî Eğitim Bakanlığının okul çeşitliliğiyle eğitim fakültelerindeki öğrencilerin uygulama yaptığı okulların çeşitliliği arasındaki fark. Buralar hep problem. Bu problemleri çözecek şekilde biz Millî Eğitim Akademisini kurduk. Millî Eğitim Akademisi hem yeni öğretmenlerin istihdamında bir eğitim programı oluşturduk oraya. Bu programın büyük çoğunluğu uygulama ağırlıklı. Sınıfta bir danışman eşliğinde uygulama yapacak. Bu uygulamayı yaparken de bizim okul çeşitliliklerimizin hepsini görebileceği şekilde bir eğitim olacak. Örneğin sosyo-ekonomik olarak daha dezavantajlı öğrencilerin olduğu bölgelerdeki bir liseye de gidecek, üretim yapan, döner sermayesi yüksek bir meslek lisesine de gidecek.
SORU: ESKİDEN BU UYGULAMA NASILDI? MEVCUT SİSTEMDE ÖĞRETMENLERİ DE O ZAMAN BU AKADEMIK SÜRECİN İÇİNE DÂHİL EDİYORSUNUZ. SADECE YENİ ÖĞRETMEN ADAYLARINI DEĞİL.
Eskiden yoktu. Üniversiteler 90 saat formasyon eğitimi esnasında uygulama veriyorlardı. Onlar da daha çok üniversite kampüslerine yakın okullarda, kalabalık ortamlarda birebir olmayan koşullardaydı. Millî Eğitim Akademisi bir, bu işi yapacak, yani yeni istihdam edilen öğretmen adaylarıyla ilgili. İkincisi, Millî Eğitim Akademisiyle mevcut öğretmenlerin de beşer yıllık periyotlarla hem bilimsel bilgilerini hem Millî Eğitim müfredatını güncelleyecekleri bir alan oluşturduk. Her öğretmenimiz beş yılda bir bizim izleme ve değerlendirme birimlerine göre kendileri için tanımlanmış eğitimleri alacaklar.
İki ayrı program var. Yeni öğretmen adayları ayrı bir program, öğretmen adayı yetiştirme programı. Bir de mevcut öğretmenlerin 5 yılda bir mesleki gelişimlerini izlemek, o da ayrı bir şey.
SORU: EĞİTİM CAMİASINDAN BU SİSTEME GERİ DÖNÜŞLER NASIL?
13 Nisan'da başladı akademide eğitim. Hazırlık eğitimlerinden öğretmen adayları memnun. Ben de ziyaret ediyorum, Bakan Yardımcısı arkadaşlarımız, Genel Müdürlerimiz sürekli illere ziyarete gittiğinde oralara gidiyorlar, öğretmen adayları mutlu. Eğitim kurumu yöneticilerinin eğitimi de cumartesi günü başlattık. Şu anda mesela akademide bir mevcut öğretmenlerimizin içerisinden uzman ve başöğretmen unvanını alan öğretmenler ders veriyor. Yani meslekte 20 yıl, 25 yıl çalışmış öğretmenler. Ve üniversitelerde, akademinin bulunduğu ildeki üniversitelerdeki öğretim üyeleri de gelip teorik kısımlarda ders veriyorlar. Dolayısıyla aslında sizin hedeflediğiniz YÖK'le iş birliği sağlanmış oluyor akademide.

SORU: VELİ RANDEVU SİSTEMİ NOKTASINDAKİ SON DURUM NEDİR? SAHADAN GELEN KARŞILIKLAR NASIL?
Toplumsal konularda aldığımız herhangi bir kararın toplumsal problemi veya toplumsal alışkanlıkları hızlıca, birden bire değiştirmesini beklemek mümkün değil. Bunun biraz olgunlaştırmamız lazım. Bizim 2023'te başlar başlamaz ilk yaptığımız şeylerden biri okul ikliminin iyileştirilmesi için adımlar atmaktı. Bu adımlardan biri mesela sınıf annesi uygulamasını kaldırmaktı. Çünkü onlar okulun içerisinde asıl ortamı kontrol etmeye çalışan, her şeyi koordine ettiğini düşünen kişiler onlardı. Bir diğeri de okullara velilerin girişiyle ilgili bir randevu sistemi oluşturmaktı. Aksi durumda veliler sürekli okulda geziyorlar, istemediğimiz hadiseler oluyor. Öğretmen arkadaşlarımızın derse girişleriyle ilgili aksamalar oluyordu. Bunların hepsi bu düzenin tesis edilmesi için attığımız adımlardı. Şu an Veli Randevu Sistemi büyük oranda uygulanıyor. Ama bu tek başına yeterli değil.
Bu kapsamda Bakanlıkça öğretmen-veli görüşmeleri için e-Devlet kullanıcı bilgileriyle okulların internet sitelerinden randevu alabilmesine olanak sağlayan "Veli Randevu Sistemi"nin daha güvenli ve planlı yürütülmesine ilişkin kapsamlı yeni bir çalışma başlattık. Yeni sistemde süreç yine randevu oluşturma, okul onayı ve görüşme adımlarından oluşacak ancak mevcut sistemden farklı olarak başvuru kanallarının çeşitlendirilmesi, okulun da veli adına randevu oluşturabilmesi ve velinin süreçle ilgili farklı kanallardan bildirim alabilmesi sağlanacak.
Bu doğrultuda veliler yalnızca "okulrandevu.meb.gov.tr" adresinden değil, aynı zamanda Veli Bilgilendirme Sistemi'nin (VBS) mobil uygulaması e-Okul VBS Mobil, BiP'teki Okul-Veli Asistanı (OVA) kanalı ve Millî Eğitim Bakanlığı İletişim Merkezi (MEBİM) olmak üzere farklı kanallar üzerinden de randevu sürecini başlatabilecek. Yeni sistemle birlikte okullar, gerektiği durumda veli adına randevu oluşturacak ve randevularla ilgili veliye SMS ve e-posta bildirimi gönderilecek. Ayrıca oluşturulan randevuların gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği ve görüşmenin içeriği konu başlığı bağlamında Bakanlıkça takip edilebilecek. Çalışan veya zamanı sınırlı olan velilerin de öğrencilerin eğitimi üzerindeki görünürlüğünün artırılması amacıyla veli ve öğretmenin çevrim içi görüşme seçeneğinin de yeni sisteme entegre edilmesi planlanan hususlar arasında.
Bunun yanı sıra güvenli okul iklimini oluşturmasına yönelik her eğitim öğretim döneminin başında illerde valiler, ilçelerde kaymakamların başkanlığında bütün okullarımız tek tek masaya yatırılıyor. X ilçesinde 20 tane okul var, kaymakam okul müdürleri ile toplantı yapıyor ve okulların her birini risk derecesine göre değerlendiriyorlar. Birinci derece riskli okullarda doğrudan 24 saat usulü çalışan, polis memuru görevli. 1000 üzerinde okulumuzda sürekli 24 saat polis bekliyor. İkinci kategori okullar, polis ekip otolarının belirli aralıklarla devriye attığı okullar. İşte giriş çıkış saatleri, öğle tatilleri vesaire gibi zamanlarda, yani riski Emniyet, İçişleri, Kaymakamlık beraber belirliyoruz. Üçüncü kategori okullar, emniyet komisyonu diye bir komisyon var, onlar belirli aralıklarla, belli zamanlarda, önemli günlerde falan oralarda polisiye tedbirlerin alındığı okullar. Bir de hiç bunların olmadığı okullarımız var. Bunlar zaten her eğitim öğretim yılının, döneminin başında yapılıyor. İçişleri Bakanımızın başkanlığında valilerle eğitim öğretim yılı başlamadan önce online toplantı yapıyoruz. Valiler de ayrıca toplantı yapıyor ve tedbirleri alıyor. Şimdi Şanlıurfa ve Kahramanmaraş olaylarından sonra bizim yaptığımız, attığımız başka adımlar var. Bunlardan biri Dijital Esenlik Projesi. Onu ben çok önemsiyorum. O da çocuklarımızın bilhassa sosyal medyadaki olumsuz yönlendirmelerden hareketle çocuklarımızın böyle illegal davranışlara sevk edildiği, içe kapanıklığa sevk edildiği, asosyalleştirildiği mekanizmalarla mücadele etmek üzere biz bir proje başlatmıştık. Şimdi o zaten bu olaylar olmadan önce gündemimizde olan bir konuydu. Şimdi şunu yaptık; yarıyıl bitinceye kadar geçici olarak bu okullarımızda çocuklar okullara güvenli bir şekilde gitsinler diye şu an İçişleri Bakanlığı, emniyet polisler, bekçiler ve jandarma bölgesine göre okulların önünde bu güvenlik tedbirlerini alıyorlar.
Yaz aylarından itibaren biz okullarımıza biraz önce saydığım tasnifteki sıralamalara göre güvenlik kamerası da kuracağız. Ama ben “her okulda bir silahlı güvenlik görevlisi olsun” söylemine karşıyım. Zaten uluslararası literatürde de bu çok tartışılan bir konu, çok da tasvip edilen bir şey değil. Bizim pedagojik olarak başka tür tedbirlerle odaklanmamız gerekiyor. Tabii şu an olduğu gibi belli düzeyde risk taşıyan okullar için bu düşünülebilir ama okullarımızın tamamında polis doğru değil.
Bu kapsamda Bakanlık olarak işte güvenlik kamerası, belki bazı okullarda kartlı giriş sistemi gibi sistemleri şu an çalışıyoruz. Yeni yarıyıl, yani eylül ayına kadar okullarımızda bu tür tedbirleri de alacağız.
SORU: ÖĞRETMENLERİN BU KONUDAKİ ROLÜ NE OLACAK?
Yani öğretmen bir anomali durumu tespit ettiği zaman niye acaba gerektiği yerlere ulaştırmıyor? Bunu inceliyor arkadaşlar. Mesela KVKK, yani kişisel verilerin korunması düzenlemesi kapsamında bazı şeylerin paylaşılması hukuki olarak sorunlu. Şimdi şöyle bir şey yapalım istiyoruz: Bir yapay zekâ uygulamasıyla kişisel veriler kapsamına girmeyecek şekilde bu anomali durumunun ilgili birimlere, rehberlik servisine, "Ya şu öğrenciyi davet edin" gibi anonim bir bilgilendirme mekanizması yapacağız.
SORU: MERKEZİ BIR YAPAY ZEKÂ KONTROL SİSTEMİ Mİ OLUŞTURULUYOR?
Şimdi şöyle, biz zaten devasa bir yapay zekâ destekli Bakanlık Karar Yönetim Sistemi kurduk. Bununla ben Anadolu'daki herhangi bir okula ilgili bir sürü veriye ulaşabiliyorum, analiz ettirebiliyorum, karşılaştırabiliyorum. Buraya en yakın okuldaki durum ne? Burada ne? Devamsızlık ne? Disiplin uygulaması ne? Başarı durumu ne? Yandaki okulda ne? Bütün bunları yapay zekâ destekli olarak zaten ben yapabiliyorum. Şimdi oraya bu rehberlik servisleri ile ilgili de bir uyarı mekanizması koyuyor arkadaşlar. Orada bu anomalinin tespit edilmesi durumunda örnek olsun diye söyleyeyim; Diyelim ki bir anomali tespit ettiğinde doğrudan rehber öğretmene, "Bu öğrenciyle ilgili bir anormali tespit edildi, bunu davet et." Rehber öğretmen üç defa davet etti diyelim, sorun çözülmediyse rehber öğretmen bu kez durumu kriminal bir durum olabilir diye okul yönetimine ya da ilgili emniyet birimlerine, anonim bir biçimde, çocuğun kişisel verilerini ihlal etmeksizin bildirecek, bu durumun takibi yapılacak... Bakanlık yönetim sistemimizin bu kısmını Emniyetin ilgili birimleriyle paylaşmış olacağız, ya da Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızın ilgili birimleriyle. Dolayısıyla bu tür anomaliler şimdi Kahramanmaraş örneğindeki gibi, çocuğun anomalisi tespit edildi, emniyet güçlerine uyarı verilecek. Bununla ilgili gerekli işlemler yapılmadığı sürece o uyarı, sürekli ilgili kişinin önüne düşecek.
SORU: AKRAN ZORBALIĞI İLE İLGİLİ EK BİR ÇALIŞMA OLACAK MI?
Bu konularla ilgili Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğümüz sürekli araştırma yapıyor. Bir kere önce şunu belirtelim, böyle akran zorbalığı diye ifade ettiğimizde sanki çocuklar hepsi birbirine girmiş, sürekli kavga ediyorlar gibi bir algı ortaya çıkıyor. Akran zorbalığı ne demek? Çocuklar neyi akran zorbalığı olarak tanımlıyorlar? Buna bakalım. % 80’inden fazlası sosyal medya menşeili veya mesajlaşma menşeili. Diyor ki çocuk, "Arkadaşım beni WhatsApp grubuna almadı." Ya da "Benimle ilgili sosyal medyasında bir şey yazdı, fotoğraf paylaştı." Şimdi bunların hepsi bu akran zorbalığı diye tanımladığımız şeyin içerisine konumlandırılıyor. Yani şiddet ile akran zorbalığını birbirinden ayıralım.
Entelektüeller, akademisyenler bu konuyu çok konuşunca vatandaş her şeyi akran zorbalığı zannediyor. Ama mesela şu, diyelim ki iki tane çocuk yan yana oturuyor, birisi çok hızlı yazıyor, bitiriyor veya hızlı çözüyor, yandaki çözemiyor, lakap takıyor. Bunu akran zorbalığı olarak tanımlıyor literatür. Doğrusu bu olabilir, ama kamuoyunun anladığı şey bu değil. Okullarımızda bu anlamda, yani kamuoyunun anladığı anlamda şiddette çok büyük bir artış yok ama şimdi farkındalık var, göremiyorduk, fark edemiyorduk. Şimdi bu olayın bir boyutu. İkinci boyutu, bu tür tespitlerden sonra disiplin uygulamalarında maalesef veliler "Ya benim çocuğum yapmaz" modunda ve doğrudan bu tür disiplin uygulamalarına hemen itiraz ediyorlar, şikâyet ediyorlar. Kimse kendi çocuğuna bu tür şeyleri konduramıyor, konduramadığı için de bu disiplin uygulamaları maalesef çok sağlıklı sonuçlar doğurmuyor.
SORU: VELİ ÖĞRETMENE GÜVENMELİ VE "BEN ÇOCUĞUMU SANA EMANET ETTİM, GERİSİ SENDE" BİÇİMİNDE Mİ YAKLAŞMALI? BAŞKA, ARTIK GÜNÜMÜZÜN GEREKTİRDİĞİ YENİ ŞARTLAR MI VAR? NASIL BAKIYORSUNUZ?
2023'ten itibaren gündemimize aldığımız konulardan bir tanesi de bu. Veli-okul-öğretmen-öğrenci, bu ilişki denklemi. Ve arzu ettiğimiz şey, velilerin biraz daha aktif bir biçimde eğitim öğretim süreçlerinin içerisinde yer alması. Birçok veli bunun ne olduğunu bilmiyor. Yani nasıl davranacağını bilmiyor. İyi niyetli yaklaşıyor, kendince bir şey yapıyor... Bunun üzerine biz dedik ki, her eğitim öğretim yılının başında yapılan veli toplantılarında okul müdürlerinin tamamına biz bir sunum gönderdik. Dedik ki veli toplantısında bunu sunun. Orada da velinin öğretmenle ve öğrenciyle ilişkisinin nasıl olması gerektiği, nasıl olursa akademik başarının yükseleceğini örnekleriyle gösterdik. Velilere bunu izah ettik. Bunun dışında ikinci bir konu daha var. Bir de Hayat Boyu Öğrenme kapsamında isteyen bütün velilere, eğitim kademesine göre "Ebeveyn Okulu" diye bir program başlattık. İsteyen veliler, çocuğu okula başlayınca "Nasıl davranmalıyım, ne yapmalıyım?" istiyorsa onu gidip ilgili akademisyen ya da öğretmenlerden bunun dersini alsın istedik.
Toplumsal rolleri tanımlamalıyız. Hepimizin toplumsal rolü var. Öğretmenimizin bir toplumsal rolü var. Annenin bir rolü var. Babanın toplumsal rolü var. Erkek kardeşin toplumsal rolü var, kız kardeşin, ablanın, abinin neyse... Şimdi anne baba çalışan bir evde, başka kardeş de yok diye düşünün. Anne baba öğretmene diyor ki: "Benim işim çok yoğun, çocuğuma anne ol, baba ol, başka kardeş ol, abi ol, abla ol, bir de öğretmen ol." Doğru ilişki şu: Öğretmen sadece öğretmenliğini yapmalı. Diğer toplumsal rollerde herkes üstüne düşen rolü oynamalı. Anne olarak anne rolünü oynamalı. Nedir bu? Çocuğunun öğretmeniyle yakın ilişki içerisinde olması. Öğretmeni yönlendirmekten ziyade, öğretmenin kendisine söylediği yönlendirmeler üzerinden hareket etmeli. Öğrencisi, çocuğu ile ilgili bir anomali durumu tespit ettiği zaman bunu öğretmeniyle paylaşmalı.
SORU: ÖĞRETMENİN ÖĞRENCİ ÜZERİNDEKİ OTORİTESİNİ KORUMA ANLAMINDA VELİYE GÖREV DÜŞMÜYOR MU? / (CİMER’E ŞİKAYETLER UYGULAMASI)
Şöyle, genel anlamda toplumda şikayet kültürü çok inanılmaz kontrolsüz bir hale geldi. Herkes, her şeyden şikayetçi. CİMER'e, yani aklına esen herkes bir şeyle ilgili şikayet yapıyor. Veli birisini şikayet ediyor ama aynı şeyi kendisi yapıp, ne yapıldığı zaman "Ya bu CİMER'e de her şey şikayet edilir mi kardeşim?" diyor. Şimdi bu burada bir kontrol mekanizması gerekliydi, biz o kontrol mekanizmasını onun için kurduk. Öğretmenlere de ben her yaptığım toplantıda söylüyorum "Biz sizi koruyoruz. Öyle ipe sapa gelmez, incir çekirdeğini doldurmayan şeyleri size zaten ulaştırmıyoruz. Ama bununla ilgili de gerekli tedbirleri alacağız, alıyoruz." Zaten CİMER şikayetlerinin soruşturmaya dönüşme oranı yüzde bir, yüzde iki civarında, çok düşük. Çünkü birçoğu farklı mekanizmalarla çözülecek. Mesela okul müdürünün veliyi çağırmasını istiyoruz, okul müdürünün öğretmeni çağırmasını istiyoruz. Kendi içinde çözebilecekleri bir mekanizma. Soruşturmaya dönüştürmüyoruz onu zaten.
SORU: BU YIL İÇİN LGS'DE ALDIĞINIZ YENİ TEDBİRLER VAR MI? YA DA ADAYLARA BU NOKTADA HEM TAVSİYELERİNİZ, HEM ÖNERİLERİNİZ, HEM HABERLERİNİZ NELERDİR?
Bu merkezi sistem sınavlarıyla ilgili, hem ÖSYM hem biz sürekli kendimizi güncelliyoruz zaten. Her sınavdan sonra ortaya çıkan olumsuzluklar, bize rapor edilen eksiklikleri giderecek hemen tedbirler alıyoruz. Geçen yıl da ondan önceki yıl uygulanmayan yeni, küçük düzenlemeler sürekli yapıyoruz. Bu kez de bizim sınavın işleyişiyle ilgili bir güvenlik zafiyeti olduğunu düşündürtecek şeyler konusunda, işte o kamuoyunda bahsedilen eleştirilerle ilgili daha dikkatli olmaları konusunda uyarılarımızı sınav kılavuzuna daha görünür şekilde yazacağız. Zaten var olan uyarılar.
Bu yıl farklı olarak şu anda bizim sınavlarımızı yaptığımız salonlarda güvenlik kameraları koyacağız. Bu yıl, sınavın yapıldığı salonlar kameralı salonlar olacak. LGS kapsamında gerçekleştireceğimiz merkezî sınavda önemli bir yeniliği devreye alıyoruz. Bu kapsamda Türkiye genelindeki tüm sınav binalarında giriş kapılarının bulunduğu ve üst aramalarının yapıldığı alanlara, sınav yönetim sürecinin yürütüldüğü ve sınav evrakı kutularının açıldığı toplantı alanlarına, ayrıca bazı sınav binalarında sınav salonlarına yapay zekâ destekli görüntü işleme özelliğine sahip kamera sistemlerinin kurulumunun yapılmasına başlandı.
Güvenlik tedbirleri konusunda da biz sınavlar yapılmadan önce, sınav süreci başlar başlamaz, illerde bizim bu sınavlarımızı koordine eden ilgili milli eğitim müdür yardımcılarımız var ve valiliklerin koordinesinde güvenlik toplantıları yaparlar. Şimdi o güvenlik toplantılarında, geçtiğimiz yıl dedikoduya sebebiyet veren konuları hatırlatarak daha dikkatli davranmaları konusunda onları uyarıyoruz. O süreç de başladı.
Biz sınav güvenliği ile ilgili tedbirlerimizde aksayan bir şey varsa onları tamamlıyoruz arkadaşlar zaten. Ama genel anlamda sınavlarımız güvenli sınavlar. Yani çünkü ÖSYM ile birlikte paralel yürütüyoruz. Bütün tedbirlerimiz ÖSYM'nin tedbirlerinin aynısı. Biz bir şey değiştirdiğimizde ÖSYM de değiştiriyor, ÖSYM yaptığında biz de yapıyoruz. LGS ile ilgili de şunu söyleyeyim. Ben her ortamda söylüyorum. Biz çocuklarımıza Milli Eğitim Bakanlığı'nın müfredatından soru yöneltiyoruz. Dolayısıyla çocuklarımız LGS’ye sadece ve sadece Milli Eğitim Bakanlığı'nın kendilerine dağıttığı ders kitapları, Milli Eğitim Bakanlığı'nın kendilerine tayin ettiği öğretmenler, okul idarelerinden eksik bir şeyleri varsa eğer DYK kurslarıyla eksiklerini tamamlayacakları mekanizmalar, bizim EBA'ya koyduğumuz MEBİ gibi dijital platformlardaki soru ve sınav örneklerinden hazırlansınlar, bu yeter. Başka hiçbir şeye gerek yok. Yardımcı kitap, kaynak kitap... Bunların hiçbirisine ihtiyacı yok. Sadece ve sadece bizim kendileriyle paylaştığımız şeyler yeterli olacaktır. Çünkü biz zaten sorularımızı oralardan soruyoruz. Ve sorularımızı da bizim okullarımıza ders anlatan öğretmenlerimiz hazırlıyor.
SORU: BU SENE LGS SINAVI ZOR MU OLACAK?
Biz hiçbir sınava hazırlarken bu sınav zor olsun, öbürü kolay olsun, ya böyle bir şeye girmiyoruz. Bakanlığımızın Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğü var. Bu Genel Müdürlüğün bünyesinde ölçme uzmanları var. Bu uzmanlar, müfredat içerisinden öğrencileri ölçebilecek soruları her sınav döneminde aynı kategori çerçevesinde sorularını soruyorlar. Ben şimdi diyorum ki müfredattan çıkacak, dolayısıyla herkes müfredata hazırlansın. Sınavın her bir sorunun zorluk derecesi, yani soru havuzundaki sorunun zorluk derecesi tanımlanmıştır. Bir sıralama sınavı olduğu için, belli zorluk düzeyindeki sorulardan her sınav döneminde istatistiki olarak aynı oranda soru sorulur. Belli zorluk düzeyindekilerden aynı oranda sorulur. Biz o oranlara zaten, teknik bir alan olduğu için oraya hiç karışmayız. Soru sorulduktan sonra da kimin nasıl cevapladığı, hep beraber göreceğiz. O yüzden ne zor olacak, ne kolay olacak. Öyle bir şey yok. Aynı geçen seneki gibi olacak.
SORU: NOT KONUSUNDA ÖZEL LİSELER HAKSIZ REKABET SEBEBİ OLUYORLAR. BUNUN CEZASI VAR MI?
Bu bizim çok takip ettiğimiz bir konu. E-okuldan bütün özel okullar, resmi okullar, oralardaki not aralıkları, biz hepsini takip ediyoruz. Bir anomali olduğu zaman müfettişlerimiz hemen müdahale ediyorlar ve ilgililere ceza veriliyor.
SORU: SON ZAMANLARDA MÜFREDATIN İÇERİĞİ İLE İLGİLİ DE YAPTIĞINIZ BAZI DEĞERLENDİRMELERDE, BAZI KAVRAMLARIN KİTAPLARIMIZDA YER ALMIŞ ŞEKLİYLE DEĞİŞİKLİKLER YAPACAĞINIZI SÖYLEMİŞTİNİZ "HAÇLI SALDIRILARI" GİBİ... BU KONUDA NE SÖYLEYECEKSİNİZ?
Şimdi önce şöyle, birkaç tane farklı perspektif üzerinden konuşayım. Bir tanesi şu; Türkiye'de kavramlar konusunda ilginç bir hegemonya var. Bazı çevreler bazı kavramları tanımlama tekelini kendisinde görüyorlar. Mesela demokrasi tanımını yaparken, Türkiye'de uzun yıllar başörtüsüyle derse girmek demokratik bir hak olarak görülmedi. Bunu tanımlarken de Türkiye'ye özgü demokrasi tanımı yapıldı. Şimdi evrensel kavramsallaştırmalarla, Türkiye'deki kavramsallaştırmalar arasında böyle ideolojik bir duruş farkı var. Aynı şey mesela laiklik ile ilgili. Ben, bilhassa Cumhuriyet Halk Partisi elitleriyle yaptığımız tartışmalarda bunu söylüyorum. Yani aramızdaki problem; siz laikliği tanımlama yetkisini kendinizde görüyorsunuz, bir laiklik tanımı yapıyorsunuz, sonra da diyorsunuz ki "Benim laiklik tanımıma göre bu böyle." Yanlış. Tanımlama yetkisi, inisiyatifi, tekeli sizde değil. O kavramları bu ülkenin vatandaşı olan herkes tanımlayabilir. Bir de bunun evrensel tanımları var. İşte demokrasi ile ilgili, laiklik ile ilgili, bu kavramsallaştırmalara ben başladığım günden beri itiraz ediyorum. Bu tartışmalar da buradan başlamıştı zaten. Bir bu kavram hegemonyası konusunda, ben başından beri bir çizgi takip ediyorum. Onu ısrarlı bir biçimde de birçok ortamda dile getirdim. Yani biz bu tür şeyleri tartışacaksak, bu tür evrensel kavramsallaştırmaları evrensel normlara uygun biçimde tanımlayalım. Demokrasi dünyada nasıl anlaşılıyorsa biz de öyle anlayalım. Yani beyazlara farklı, beyaz olmayanlara farklı demokrasi tanımı olmaz. Bu bir kavramsallaştırma.
İkincisi; eğitim öğretim sistemlerinin içerisindeki unsurlar, bu kavramsallaştırmalardan hareketle ötekileştirici, ayrıştırıcı hususlar içeriyor idi. Bizim müfredatımızda bunlar vardı daha önceden. Fakat bunu 2009, 2010, 2011'li yıllarda müfredatımız bu anlamda, bu türden ötekileştirici, ayrıştırıcı, küçük düşürücü kavramları, ifadeleri müfredattan çıkarmıştık zaten. Şimdi yaptığımız şey, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli tanımlamasını yaparken, aslında bunun bir devamı olarak evrensel insan hakları, demokrasi gibi evrensel kavramsallaştırmaları evrensel normuna uygun bir biçimde tanımlayalım. Kimseyi küçük düşürmeyelim, kimseyi ötekileştirmeyelim. Ve bilimsel verilerle çelişen ifadelerle çocuklarımızın eğitim öğretim süreçlerinde zihinlerine yerleşecek olumsuz algılara müsaade etmeyelim. Çocuklara verdiğimiz bütün bu kavramsallaştırmalar çocuğun ilerleyen dönemlerdeki bütün düşüncelerini belirleyecek. Bütün davranışlarını belirliyor. Bu anlamda biz müfredatımızı bu açıdan çok sağlıklı bir kavramsallaştırma ile dizayn ettik. "Haçlı Seferleri" ya da benzeri ifadeleri, biz Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile çözdük.
Şimdi bir diğer konu; bazı kavramlar var. Bu kavramları bu şekilde verdiğimiz zaman çocukların zihinlerine otomatikman bir yargıyı yerleştiriyoruz. Şimdi Haçlı Seferleri... Sonuçta "sefer" dediğinizde kimse bunun bir savaş olduğunu düşünmüyor. Negatif bir anlamı yok. Saldırı olduğunu düşünmüyor. Sanki gayet normal gelmişler gibi algılanıyor, biz şimdi Haçlı Saldırıları dedik. Aynı şey mesela "sömürgeciliğin başlangıcı" olarak okunması gereken bir kavram var. Birileri gidiyorlar, insanların yaşadığı bir bölgeyi istila ediyorlar. Sonra da "Biz sizi keşfettik" diyorsunuz. Yani orada hani birileri varsa neyi keşfediyorsunuz? Onların yaşanımları nerede? Yani bu çok tepeden inmeci bir bakış açısı.
Tarih müfredatında çok ciddi revizyonlar yaptık. Bir kere Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli'nin en temel karakteristiklerinden bir tanesi şu; eski müfredatımızda mükerrer ifadeler, mükerrer üniteler çokça vardı. Ve bir devamlılık arz etmiyordu program. Mesela x konusunu ilkokulda anlatıyoruz. Ortaokulda anlatıyoruz. Lisede bir daha anlatıyoruz. Üniversitede bir daha... Haliyle müfredat şişiyor. Ve çocukların kafasında çok soru işaretleri... Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli herhangi bir konuyu, herhangi bir üniteyi 1'den 12'ye kadar bir bütünsellik içerisinde ele alıyor. Bunu ben çok önemsiyorum. Tarih dersi de bunlardan bir tanesi. Tarih dersini de biz Cumhuriyet tarihine dönüştürdük bir anlamda, son geldiği nokta İnkılap tarihinden çıkarıp 15 Temmuz'a kadar getirdiğimiz bir süreç oldu. Bu önemli bir farklılık, yenilik. Bir de biz tarih boyunca en kadim devlet geleneklerinden bir tanesine sahip olan ulusuz, bunu söylüyoruz. Ondan sonra da çocuk Cumhuriyet'i anlattığımızda, "E kardeşim" diyorsun, "Sen binlerce yıllık devlet geleneği diyorsun, hani öncesi? Öncesi nerede?" O zaman bunun çocuklarımızın zihninde yerleşebilmesi için bu devamlılığın da verilmesi lazım. Eski Türklerden başlayıp, Türk İslam devletleri, Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet... Bunların hepsi bizim devletimizdir. Hepsi dönemin konjonktürüne göre dünyada egemenliğini devam ettirmiş, bağımsızlığını devam ettirmiş devlettir. Biz bu devamlılığı çocukların kazanmasını istiyoruz. Bu devamlılık da bizim tarih müfredatımızın önemli başlıklarından bir tanesi. Yani çocuk artık bu Osmanlı-Cumhuriyet ikileminden çıkmış olması lazım. Osmanlı da bizim devletimizdi. O dönemin koşullarında öyle bir devlet gerekiyordu, öyle bir devlet formu vardı. Bizimki de öyleydi. Devletimizin şeklini diyelim. Ve yeni bir devletimiz var. Bu, o da bizim devletimiz, bu da bizim devletimiz. Böylece bu devamlılığı vermiş olacağız.
SORU: HER ŞEYİN ÇOK FAZLA SİYASALLAŞTIĞI BİR YERDE, OKULLARIN İÇİ DE SİYASALLAŞTI. ÇOK KÜÇÜK ÇOCUKLAR OKULLARDA ÇOK FAZLA SİYASET KONUŞMAYA BAŞLADILAR. BUNDA SOSYAL MEDYANIN DA ÇOK ETKİSİ VAR. SOSYAL MEDYA YASAĞININ EĞİTİME -BAŞTA SİYASALLIKTAN KURTULMAK OLMAK ÜZERE- NE TÜR FAYDALARI OLACAK?
Sosyal medya yasağı uygulanabilirse eğer, çocuklarımızı çok büyük bir hegemonyadan kurtaracak. Yani ben ona inanıyorum. Çünkü inanılmaz bir dezenformasyon süreci var. Çocuklarımıza sadece politik konularda değil, işleyişle ilgili konularda da, çocuklar okula gittiğimde, okulları ziyaret ettiğimde bana bir şeyler söylüyorlar. "Böyle böyleymiş." "Ya evladım nereden duydun?" diyorum. "Yok öyle bir şey." Sosyal medyadan öğreniyor. Ve sosyal medyadan öğrendiği her şeyi doğru kabul ediyor. Belki o algoritmaların etkisiyle çocuğun daha kolay kabul edebileceği bir formda karşısına geliyor olabilir. Bu ne kadar engellenebilir, onu bilmiyorum ama bunu engellememiz lazım. Aksi durumda politize olmanın ötesinde farklı bir dezenformasyonla karşı karşıya kalacağız.
Dezenformasyon demişken, biz şöyle bir şey yaptık. Dedik ki; çocuklarımız bu pozitif gündemi, en azından olanı biteni, eğitimle ilgili, ülkedeki pozitif gelişmelerle ilgili olanı biteni doğru takip edebilsin diye haftada üç gün, sabahları on beşer dakikalık bir haber bülteni yayınlıyoruz. Çocuklar kendileri her gün üç tane konu belirliyorlar. O gündemle ilgili. Eğitimle ilgili olabilir, savunma sanayindeki gelişmeler olabilir. Bir anlamda bu dezenformasyonla mücadele anlamında da çocuklar da çok keyifle yapıyorlar işlerini şu anda. Programları kendileri hazırlıyorlar, kendileri sunuyorlar.
SORU: DOKTORLAR, AVUKATLAR VE ÖĞRETMENLER… BİR FENOMEN OLMA HAYALİ BAŞLADI. VE BU BİRAZ KILIK KIYAFETLE BAŞLAYAN BİR ŞEY OLDU. MESELA BUNUN DİSİPLİN AŞAMASI OLACAK MI?
Şöyle, bir kere devlet memuru öğretmenler, Devlet Memurları Kanunu bu konuda çok açık ve net hükümleri var. Suç bu devlet memurları kanununa göre. Bu kişi evet öğretmen ama aynı zamanda 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun muhatabı olan bir kişi. Sadece şunu söyleyeyim ben, sosyal medyada paylaşılan fenomen öğretmen diye ortaya çıkanların büyük çoğunluğu zaten bizimle alakalı değil. Kurs öğretmeni. Yani onlar kendi reytinglerini arttırmak için tamamen kurgu şeyler onlar. Bize her gün gelenleri araştırıyoruz, neredeyse tamamına yakını bizimle alakası yok. Özel, kendi ders vermek istiyor veya sosyal medyada işte reytingini artırmak istiyor. Ama bizim öğretmenlerimizin içerisinde bu tür şeyleri yapanlar olursa dediğim gibi şey belli zaten, devlet memurları kanunu ve bizim öğretmenlik mesleği hakkındaki kanunumuz. Öğretmenlik vakarına yakışmayan davranışlardan dolayı disiplin soruşturması oluyor. Çünkü bu aynı zamanda bütün öğretmenlerimizi de zan altında bırakıyor. Sanki bütün öğretmenler böyleymiş gibi. Biz bir taraftan da hem öğrencilerin hukukunu, hem de diğer öğretmenlerimizin hukukunu korumak adına bunları yapıyoruz.
SORU: ÜCRETİ ÖĞRETMENLİK DEDİĞİMİZ BİR KAVRAM VAR. BU İHTİYACI ORTADAN KALDIRACAK VEYA BU İŞİ YAPANLARLA İLGİLİ BİR DÜŞÜNCENİZ VAR MI?
Aslında ücretli öğretmenlik diye bir kavram yok, o nedir o şunun için çıktı çıkış noktası şu; bazı durumlarda öğretmen temin edilemeyen zamanlarda ilde ilçede başka kamu görevlilerinin ek ders ücreti karşılığı derse girmesi. Diyelim ki bir mesleki ve teknik eğitim veren lisede adalet programında hukuk dersine girecek bir öğretmenimiz yoksa ilde hakim savcı avukat gibi kişilerin bu dersleri tamamlaması için üretilmiş bir kavram. Dolayısıyla özlük haklarını konuşuyorlar. Maaşı olan ücretli öğretmenlerin maaşı çok düşük diyor, bu yanlış bir yorum. Ücretli öğretmen değil ek ders karşılığı giriyor ve ek dersin bir ders saat ek ders ücretinin ne olduğu mevzuatta belli. Biz kişiye zaten diyoruz ki sen 15 saat şu dersi vereceksin bunun karşılığında çarpı şu kadar ek ders ücretin var. Bu üniversitelerde de böyledir başka yerde de böyledir her yerde böyledir o yüzden ücretli öğretmenlik bizde bir kadro değil zaten. Ben hep şu örneği veriyorum; diyelim ki Kırşehir’de müzik lisemiz var rahmetli Neşet Ertaş’tan haftada 2 saat bağlama dersine girmesini istiyoruz bu bunun için çıkmış bir şeydir. Ama şimdi gelinen noktada böyle bir kitle oluştu ve onlar bunu kendileri için kazanılmış bir hak gibi… Öyle değil kimseye siz şu kadar yıl ücretli öğretmenlik yaparsanız kadrolu öğretmen olacaksınız gibi bir taahhütümüz yok. Bizim istediğimiz şey dersleri dönem boyunca devam ettirmek.
Yorumlar2