Öğretmeni bitirdiğinizde: Öğretmene saygısızlık ve mezuniyet törenleri

  • GİRİŞ20.06.2026 09:42
  • GÜNCELLEME20.06.2026 10:11

Bir milletin geleceği, okul sıralarında şekillenir. Okulların kapandığı şu günlerde de iki konu üzerinde duracağım. Öğretmene yönelik saygısızlık/şiddet ve mezuniyet törenleri.

Öğretmenlik, kutsal olduğu kadar zorlu bir meslektir. Nurettin Topçu'nun deyişiyle parayla, pulla değerlendirilemez; o, “adanmışlık” ister. Rahmetli, “öğretmen bir memur değil bir milletin ruhunu inşa eden mimardır” der. Zira öğretmen ve eğitim sistemi yanlış yaparsa, yanlış nesiller yetiştirirse toplum kokuşur, çürür.

Geçen günlerde bir öğretmen arkadaşım iki dakikalık bir video gönderdi. Lise son sınıfta oldukları anlaşılan öğrencilerin, genç bir öğretmenle nasıl alay ettiklerini gösteriyordu. İnanın, o görüntüleri sonuna kadar izleyemedim. Bu yazıyı kaleme almama da işte o içerik neden oldu.

“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” anlayışından, “öğretmene nasıl saygısızlık yaparım” anlayışına nasıl geldik? Düne kadar anne babadan sonra eli öpülmeye en layık kişi öğretmen iken, bugün ne oldu da dalga geçilen birine dönüştü? Öğretmenlik ne zaman bu kadar değersiz bir meslek hâline geldi? Burada öğretmenin bireysel hataları, eksikleri ya da yanlış tutumları olabilir ama şimdilik konumuz bu değil.

https://m.haber7.com/guncel/haber/3585030-ogrencilerin-dalga-gectigi-ogretmen-kolunu-kirdi-sikayetci-olmadi

Son yıllarda okullarımızda öğretmene yönelik saygısızlık, hatta zorbalık vakaları giderek artmaktadır. Sosyal medyada dolaşan görüntülerde, öğretmenine el kaldıran, hakaret eden öğrenciler görüyoruz. Bu manzara, sadece bireysel bir terbiye sorunu değil; ailelerden eğitim sistemine, sosyal medyadan yasal mevzuata kadar uzanan sistemik bir çürümenin yansımasıdır. Sınırların konulmadığı, kuralların tanınmadığı, şiddetin sıradanlaştığı ailelerde “çocuk her zaman haklıdır” anlayışı hâkimdir. Ebeveyn denetiminden yoksun bu ailelerin şımartılan çocukları, kendilerini dokunulmaz birer kral ya da kraliçe olarak görür. Aileler ise “benim çocuğum yapmaz” sendromuyla hareket eder.

Oysa onuru ezilen, şahsiyeti yok sayılan öğretmen, sınıfta dersini işleyecek otoriteden mahrum kalır. Çocuk, evde öğretmenin küçümsendiğini gördükten sonra okulda ona nasıl saygı duysun ki? Farkında olmadan aileler, çocuklarına saygısızlık dersi vermektedir.

Yaşı kırkın üzerinde olanlar, o dönemlerde ki bazı öğretmenlerin ne kadar şiddet uyguladığını az çok hatırlar. Bugün ise tam tersi bir tabloyla karşı karşıyayız: dokunulmayan, hiçbir şey söylenmeyen, en ufak bir uyarıda yıkılan çocuklar ve aileler… Bir uçtan diğerine savruluyoruz. Dünün otoriter eğitiminden, bugün öğretmene saygısızlıkta sınır tanımayan nesiller yetiştirir hâle geldik. "Çocuk merkezli eğitim" anlayışı, zamanla "çocuk her zaman haklıdır" anlayışına dönüştü. Çocuğumuzu korumakla, onu her yanlışında savunmak arasındaki farkı unuttuk.

Kötü şöhretle de olsa “viral olma”arzusu, tıpkı zemzem kuyusuna işeyip adını tarihe yazdırmak isteyen "bevvâl-i zemzem" gibi “beğeni toplama” ve "tık" alma arzusu, bu davranışların başlıca tetikleyicilerinden biri hâline gelmiştir ve bu durum gençleri her türlü çirkefliğe sürüklemektedir. Sınıftaki otorite artık öğretmende değil cep telefonundadır.
Diğer taraftan, eğitim sisteminin yapısı da bu tabloyu beslemektedir. Okuma isteği olmayan çocukları 12 yıllık “z(s)orunlu” eğitim kıskacında ittire kaktıra okutmaya çalıştığınızda, kendini derste var olduğunu gösteremeyen öğrenci, varlığını başka yollarla ispatlamaya yönelmektedir. Yaramazlık, haylazlık ve şiddete varan davranışlarla “ben de buradayım” demek ister; arkadaşları arasında güç gösterisine kalkışarak kendini kanıtlamaya çalışır. İşte bu durum da öğretmenlerimizi sınıf içinde çaresiz bırakmaktadır.

Yasal düzenlemeler de öğretmenin elini kolunu bağlamış durumdadır. “Öğrenci ne derse haklıdır” anlayışı, öğretmeni sınıfta otoritesi olmayan, yalnızca müfredat aktaran bir memura dönüştürmüştür. Adeta “öğrencinin beyanı esastır” yaklaşımı, çoğu zaman haklı olduğu hâlde öğretmeni haksız konuma düşürmekte; hak arama sürecinde bile onu yalnız ve sahipsiz bırakmaktadır. Üstelik mevcut yaptırımlar caydırıcı olmaktan da çok uzaktır.

Derse gelen öğretmenlerini "cenaze töreniyle" karşılayan öğrenciler:

Öğretmene yönelik saygısızlık, ahlaki çürümenin ve değerlerdeki yozlaşmanın toplumda ne denli derinleştiğini gözler önüne sermektedir. Oysa tarihimiz, bunun tam tersi örneklerle doludur. Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi dönüşünde, yağan yağmur altında hocası İbn-i Kemal (Kemalpaşazade) ile at sürerken, hocasının atının ayağından sıçrayan çamur padişahın kaftanını kirletir. Hocasının mahcup olduğunu fark eden Yavuz, “Âlimin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için ziynettir, şereftir” der ve bu kaftanın, vefatının ardından sandukasının üzerine örtülmesini vasiyet eder.

Bugün o çamurlu kaftan, hâlâ Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'daki türbesinde sergilenmektedir. Bu anekdot, Osmanlı padişahlarının ilme ve âlime gösterdiği derin saygının en güzel nişanelerinden biridir. İlme ve âlime gösterilen bu hürmet nereye gitti? Bir hükümdarın, hocasının atının çamurunu şeref bildiği bir medeniyetten, öğretmenine el kaldıran bir nesle nasıl savrulduk? Öğretmene verdiğimiz değer azaldıkça, çocuklarımızın saygısı da azalıyor. Çünkü bir toplum öğretmenini harcadığında, aslında kendi geleceğini harcamaktadır. Öğretmeni bitirdiğimizde ise aslında çocuklarımızın geleceğini bitirmekteyiz.

Eğitimdeki bu yozlaşma, kendini yalnızca sınıflarda değil, mezuniyet törenlerinde de göstermektedir. Artık anasınıfından üniversiteye kadar her kademede mezuniyet programları düzenlenmektedir. Düşünün ki bu törenler, anasınıfı seviyesine dek inmiş durumda. Üstelik kendi anlamından koparak bir tüketim yarışına ve beden gösterisine dönüşmüş vaziyette. Son günlerde İstanbul Erkek Lisesi'nde yaşananlar ise bu programların artık siyasi bir şova ve linç kampanyasına dönüşme tehlikesini gözler önüne serdi. Beklentimiz Millî Eğitim Bakanlığı'nın konuya en kısa sürede el atması, kapsamlı bir yönerge ile bu savrulmaya bir düzen getirmesi gerekmektedir.
Geçenlerde bir devlet ilkokulunda, mezuniyet programı için velilere verilen “alınacaklar listesi” ciddi bir meblağ tutuyordu. Çocukların gelişim dönemleri de göz önüne alındığında, yalnızca birkaç saat giyilecek kıyafetler için bu denli harcama yapılması, hem maddi bir külfet yüklemekte hem de çocukların zihninde gösterişi ve tüketimi değerli kılan yanlış bir algı oluşturmaktadır. Bu noktada, duyarlı bir velimizin öğretmene gönderdiği mesajı örnek olarak paylaşmak isterim: “Hocam merhaba. Mezuniyet için hazırladığınız programı takdir ediyorum; ancak söylediğiniz kıyafetleri çocuklar sadece birkaç saat giyecek ve bunun için ödenecek miktarlar çok afaki. Gazze'de çocuklar yiyecek bir lokma ekmek bulamazken, her gün ölürken, okuma hakları bile ellerinden alınmışken; bizim bu kadar rahat ve şımarıkça davranmamız ne kadar doğru, size soruyorum. Zaten daha önceden alınmış kıyafetleri var; onları giymeleri neden yeterli olmasın?” Sizce velimiz haklı değil mi?

Bir tarafta açlıktan kıvranan, silahın ve korkunun girdabında kaybolan çocuklar; diğer tarafta savurganlığın zirvesini yaşayan aileler ve çocuklar… Ne kadar acımasız, ne kadar duyarsız hâle geldik. Ne oldu bize?

Belki de durup kendimize şunu sormalıyız: Çocuklarımıza neyi miras bırakıyoruz? Tüketimi mi, vicdanı mı? Gösterişi mi, hürmeti mi? Bu çürümeyi durdurmak da, yeniden o adanmış ruha sarılmak da bizim elimizde. Çözüm çok da uzakta değil. Öğretmenine değer veren, sadeliği bir erdem bilen, başkasının acısını yüreğinde hisseden bir nesil yetiştirmek; geleceğimizi yeniden inşa etmenin ilk adımıdır. Unutmayalım: Öğretmeni bitirdiğimiz gün, aslında çocuklarımızın geleceğini de bitirmiş oluruz. Ona sahip çıkmak ise, yarınlarımıza sahip çıkmaktır.

Bu hafta sonu sınav heyecanı yaşayacak tüm öğrencilerimize başarılar diliyorum. Emeklerinizin karşılığını almanız dileğiyle...

Prof. Dr. Vehbi ÜNAL

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat