Aynı ülke, farklı hikayeler

  • GİRİŞ24.06.2026 09:16
  • GÜNCELLEME24.06.2026 09:16

Siyasette her sonucu belirli bir soruna bağlama eğilimi yaygındır. Örneğin 31 Mart seçimlerinden sonra AK Parti'nin oy kaybının temel nedeni olarak emekli maaşlarına yeterince zam yapılmaması gösterildi. "Ekonomi kötüleşti, oylar düştü" türü doğrusal açıklamalar ise her zaman rağbet görür.

Bu eğilim yalnızca seçimlerle sınırlı değildir. Toplumsal hayat yüzlerce farklı konudan oluşur. Ekonomi, eğitim, güvenlik, adalet, sağlık, dış politika, göç, çevre, ulaşım ve daha niceleri... Siyaset, medya ve uzmanlar çoğu zaman vatandaşın hükümet hakkındaki genel değerlendirmesinin bu alanlardaki performans algılarının bir toplamı olduğunu varsayar. Daha sofistike yorumlarda ise bunun basit bir toplam değil, dönemden döneme değişen ağırlıklı bir ortalama olduğu kabul edilir. Enflasyonun yükseldiği dönemlerde ekonomi, terör saldırılarının arttığı dönemlerde güvenlik daha belirleyici hale gelir. Medyanın ve sosyal medyanın gündemi de çoğu zaman bu varsayıma göre şekillenir.

Fakat şu soru pek sorulmaz: Seçmen gerçekten de bu konuları tek tek değerlendirerek mi siyasi kanaat oluşturuyor? İnsanlar ekonomi, güvenlik, eğitim ve adalet gibi alanları ayrı ayrı değerlendirip sonunda bunların ortalamasından mı ülkenin iyi ya da kötü yönetildiğine karar veriyor? Yoksa süreç tam tersinden mi işliyor?

İNSAN ZİHNİ BİLGİSAYAR GİBİ ÇALIŞMAZ.

İnsanın bilgisayar gibi işlediğini söyleyen rasyonel aktör modelleri yok değildir. Ama bunların amacı genellikle ideal insanı kurgulayıp gerçek insanın nerelerde bundan saptığını anlamaya çalışan normatif teorilerdir. Siyaset gibi bütünüyle duygu yüklü bir alan değil, nötr alanlarda bile insan zihni hatalar ve yanlılıklarla maluldür. İstatistiksel olasılıkları hesaplamaya mecali yoktur, default olarak kestirme yolları kullanır; “pahalıysa kalitelidir”, “iyiliği yüzüne vurmuş”, “bir konuda iyi olan her konuda iyidir”, vb. Dahası insan zihni çok çabuk bütünsel bir kanaat oluşturur ve sonrasından gelen bilgileri bu kanaat çerçevesinde yorumlar. Kurduğu kanaat de kolay kolay yanlışlanamaz.

Duygu yüklü alanlarda ise bu hatalı, yanlı ve bilişsel açıdan cimri olan yapı, bir de “motive edilmiş akıl yürütmeye” başlar. Yani, gerçeği bulmak için değil, ulaşmak istediği sonuca ulaşmak için akıl yürütür. Çünkü insan bir vakum içinde yetişmez. Topluma uzaktan bakan bir gözlemci değildir. O toplumun, toplum da onun bir parçasıdır. İşte toplumun insandaki parçası onun kimliğidir. Ülkesi, milleti, dini, kültürü, ailesi, mahallesi, okulu, arkadaşları, velhasıl toplumsal ilişkileri ayrı ayrı kimlikler aracılığıyla bireyin bütüncül benlik-kavramını oluşturur.

Birey çok küçük yaşlardan itibaren siyasal kimliğini geliştirmeye başlar. Erken yetişkinlik döneminde de bu kimlik kristalize olur. Bu kristalleşme, genelde bir lider veya bir parti üzerinde gerçekleşir. Sonrasında ortaya çıkan siyasal psikoloji de (düşünce, duygu ve davranış) her şeyden çok bu kimlik tarafından belirlenir.

Dolayısıyla, ekonomiden tarım ve hayvancılığa, güvenlikten kültür politikalarına tüm siyaset alanları ayrı ayrı değerlendirilip buradan hükümete yönelik global bir performans algısı çoğu zaman geliştirilmez. İktidarda kimin olduğuna bağlı olarak genel bir kanaat geliştirilir ve bu kanaat diğer alanlardaki performansın nasıl yorumlanacağını önemli ölçüde etkiler. Literatürde partizan yanlılığı olarak bilinen bu eğilim, farklı yöntemler, farklı varsayımlar veya farklı analiz koşullarında da ayakta kalan güçlü bir bulgudur.

TÜRKİYE VERİLERİ BİZE NE SÖYLÜYOR?

Bu teorik çerçeve doğruysa insanların ekonomi, güvenlik, yargı, liderlik ve benzeri alanlara ilişkin değerlendirmelerinin birbirinden bağımsız olması beklenmez. Tam tersine bunların ortak bir algının farklı tezahürleri olarak ortaya çıkması beklenir. Daha önceden gerçekleştirdiğimiz bir araştırmada tam da bunu test etmeye çalıştık.

Araştırma Türkiye genelini temsil edecek bir örnekleme yöntemiyle 2000’den fazla kişi üzerinde gerçekleştirildi. Anket formunda kullanılan modüllerden biri pn farklı alana ilişkin kanaatleri ölçüyordu. Test tekniklerine uygun olarak bu alanlarla ilgili kanaatler tutum cümleleri şeklinde kurgulandı; örneğin “Türkiye’de ekonomi yönetimi başarılıdır”. Yanıt kalıbı oluşmasını önlemek amacıyla cümlelerin yarısı olumlu yarısı da olumsuz biçimde düzenlendi. Kısaca, bugün literatürde tavsiye edilen tüm önerilere uyuldu.

Soruların yarısında siyasi çağrışım vardı ancak diğer yarısında doğrudan bir çağrışım yoktu; örneğin “Yalnızken kendimi güvende hissediyorum”. Anket formunun ilk modülüydü, yani bu sorular cevaplanırken deneklerin siyasi kimlikleri tetiklenmemişti. Soruların önemli bir kısmı doğrudan siyasi çağrışım taşımadığı için katılımcıların bunları yalnızca partizanlık etkisiyle cevaplaması beklenmezdi. Ama öyle olmadı.

Bu 10 alanla ilgili performans algısı birbiriyle yüksek korelasyon gösteriyordu. Yani, deneklerin bir kısmı tüm bu alanları görece olumlu doğrultuda, diğer bir kısmı da görece olumsuz doğrultuda değerlendiriyordu. Faktör analizi gibi çok değişkenli istatistik teknikler de bu değerlendirmelerin örtük bir değişkenin uzantısı olduğunu söylüyordu. Biz buna ülkenin gidişatıyla ilgili genel algı adını verdik.

Kısaca, bulgular, Türkiye'de icraat alanlarının çoğu zaman birbirinden bağımsız değerlendirilmediğini; daha çok ülkenin gidişatına ilişkin genel bir değerlendirmenin farklı tezahürleri olarak ortaya çıktığını göstermektedir.

Yorumlamak gerekirse, burada ülkenin gidişatı bir “anlam sistemidir”. İnsanlar ekonomiyi, güvenliği ya da yargıyı ayrı klasörlerde tutmaz. Bunlar ülkenin genel yönüne ilişkin daha büyük bir hikâyenin parçalarıdır. Ülke doğru yolda gidiyorsa birçok konu daha olumlu görülür. Ülke yanlış yönde gidiyorsa birçok konu daha olumsuz görülür.

PEKİ BU ANLAM SİSTEMİNİ NE ŞEKİLLENDİRİYOR?

Anlam sistemini şekillendiren insanların siyasal kimlikleridir. Siyasal kimlikler yalnızca politik tercihleri belirlemez, aynı zamanda insanların dünyayı yorumlama biçimlerini şekillendiren bir çerçeve de sunar. İnsanlar kendilerini belirli bir siyasi hareketin, partinin veya liderin yanında konumlandırdıklarında yalnızca bir tercih ifade etmiş olmazlar. Aynı zamanda olayları hangi gözle okuyacaklarını, hangi sorunları daha önemli göreceklerini ve gelişmeleri nasıl anlamlandıracaklarını da belirlemiş olurlar. Bu nedenle aynı ekonomik veri, aynı güvenlik olayı veya aynı dış politika gelişmesi farklı siyasal kimliklere sahip insanlar tarafından farklı biçimlerde yorumlanabilir. Farklı olan yalnızca görüşler değil, olaylara yüklenen anlamdır.

Araştırmada deneklerden Türkiye’deki beş büyük partinin her birine ne kadar yakın ya da uzak olduklarını belirtmeleri de istenmiştir. Araştırma sonuçları da bu beklentiyle uyumluydu. İnsanlar partileri birbirinden bağımsız değerlendirmiyor, daha geniş siyasal kamplar içinde anlamlandırıyordu. AK Parti ile MHP aynı kümeye yerleşirken CHP ile İyi Parti ikinci bir kümeyi oluşturuyordu. Birinci küme siyasal görünüme uygun olarak Cumhur İttifakına yakınlık, diğeri de muhalefete yakınlık olarak adlandırılmıştır. Her ne kadar bir muhalefet partisi olsa da denekler DEM’i ne Cumhur İttifakıyla ne de muhalefetle uyumlu bir şekilde değerlendirmemiştir.

Çok değişkenli regresyon analizi cinsiyet, yaş, eğitim, çalışma durumu gibi değişkenlerin ülkenin gidişatıyla ilgili global değerlendirmeyi çok az etkilediğini göstermiştir. Siyasal kimlikler ise buradaki farklılaşmaların yüzde 61’ini açıklamaktadır. Bu değer sosyal bilim araştırmalarında nadir bulunan, yüksek bir değerdir. Yani, bir kişinin yaşını, cinsiyetini veya eğitimini bilmek bize ülkenin gidişatı hakkındaki düşüncesi konusunda sınırlı bilgi verir. Ancak siyasi konumunu bildiğimizde ülkenin gidişatına ilişkin değerlendirmesini büyük ölçüde tahmin etmek mümkün hale gelir.

O HALDE TÜRKİYE'DEKİ SİYASAL KUTUPLAŞMAYI YANLIŞ YERDEN Mİ OKUYORUZ?

Türkiye’de insanlar aynı ülkeye bakıyorlar ama aynı hikâyeyi görmüyorlar. Enflasyon artışı nicelleştirilebilen bir gerçekliktir. Muhalif zihniyet bunu ülkedeki kötü yönetimin somut bir göstergesi olarak okurken, Cumhur zihniyeti ise mevcut ekonomik sorunlara rağmen siyasetteki alternatif seçeneklerin daha kötü sonuçlar doğuracağına inanıyor.

Burada Cumhur zihniyetinin somut gerçekliği meşrulaştırmak için yorumladığını, muhalif zihniyetin ise daha nesnel bir pozisyonda durduğunu düşünenler olabilir. Oysa mesele bu kadar basit değildir. Türkiye’de enflasyonun düşük olduğu uzun bir dönem olmuştur. Enflasyonun yüzde 10’un altında seyrettiği 2004-2017 döneminde yaptığım yüzlerce araştırmanın hiçbirinde muhalif seçmenin AK Parti’yi ekonomi konusunda başarılı bulduğunu gözlemlemedim. Demek ki mesele yalnızca ekonomik göstergeler değildir. Sosyal ve siyasal değerlendirmeler söz konusu olduğunda herkesi aynı sonuca götürecek tek bir nesnel gerçeklikten söz etmek kolay değildir.

Benzer bir durum güvenlik ve dış politika alanlarında da görülmektedir. Cumhur zihniyeti dört bir tarafı çatışmalarla çevrili bir bölgede Türkiye’nin istikrarlı bir ülke olarak ayakta kalabilmesini başarılı bir yönetimin göstergesi olarak görürken, muhalif zihniyet aynı tabloyu Türkiye’yi Ortadoğu'nun bataklığına sürükleyen politikaların sonucu olarak okuyabilmektedir. Genel olarak Cumhur zihniyeti olumsuz gelişmeleri daha çok dış koşullara, küresel gelişmelere veya geçici sorunlara bağlama eğilimindeyken; muhalif zihniyet aynı gelişmeleri yönetimin kalıcı ve yapısal özelliklerinin sonucu olarak yorumlamaktadır.

Aslında burada gözlenen şey her iki tarafta da bulunan partizan yanlılıktır. İnsanlar dünyayı siyasal kimliklerinin sunduğu çerçeveler içinden yorumlarlar. Bu nedenle kendi siyasi pozisyonlarını destekleyen açıklamalara daha kolay inanır, onları doğrulayan bilgileri daha kolay kabul ederler. Bu anlamda partizan yanlılık istisnai değil, insani bir durumdur.

İnsanlar farklı gerçekliklerde yaşamıyor olabilirler. Ancak farklı anlam sistemlerinde yaşadıkları açıktır. Sorun bu anlam sistemlerinin varlığı değildir. Sorun, bu sistemlerin ahlakileşerek karşı tarafı meşru bir rakip olmaktan çıkarıp ahlaki bir tehdit haline getirmesidir. Siyasal tartışmanın diyalog üretme kapasitesi de tam bu noktada kaybolur.

 

Yorumlar1

  • Misafir 55 dakika önce Şikayet Et
    Yine hersey hukumette bitiyor. Yaklasik 35 sene caliatim emekli oldum en duauk maas aliyorum. Hayatim boyunca asgari ucrete calismadim ama prumlerim hep asgari ucretten yatti. Itiraz ettigimizde kapiyi goaterdiler. Ssk dan mufettis geldiginde sevinirdik ama patronla kol klla yemege cikarlardi. Hicbirsey degismezdi. Adanadan doguya gecince insanlarin calisanlarin halleri malesef boyle.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat