Toplumsal barışın kör noktası: Kültürel Irkçılık

  • GİRİŞ10.07.2026 09:04
  • GÜNCELLEME10.07.2026 09:04

Son yıllarda gözümüzün önünde gittikçe büyüyen sinsi bir ayrımcılık biçimi var: Kültürel ırkçılık. Bir toplumsal kesimi biyolojik özellikleriyle değil, değerleriyle aşağılamak. Onun inancını ilkel, yaşam tarzını geri, görünürlüğünü rahatsız edici, kutsalını alay edilebilir görmek. Bu, sıradan bir fikir ayrılığı değil; toplumun bir kesimine "bu ülkenin hikayesinde sana yer yok" diyerek sembolik bir sürgün üretmek.

Çoğu zaman kendisini mizah, sanat, özgürlük ya da modernlik söylemlerinin arkasına gizleyen kültürel ırkçılık, aslında Türkiye'de yeni ortaya çıkmış bir olgu değil; yüz yılı aşan kültürel bir tahakküm geleneği. Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'e kalan korkunç bir miras.

Bu zihniyetten sadece toplumun bir kesimi değil, onların siyasal temsilcileri de nasibini alıyor. Yakın geçmişten günümüze bazı siyasal liderlerin yalnızca politik tercihleriyle değil, temsil ettikleri kültürel dünya nedeniyle de küçümsendiğine, karikatürize edildiğine, eğitilmesi gereken kitlelerin sözcüsü gibi gösterildiğine ilişkin pek çok örnek var. Hatta bu konuda neredeyse kronolojik bir liderler sıralaması bile var.

Son yıllarda Türkiye'de dinî değerlere yönelik hakaret iddiaları, kutsalları hedef aldığı gerekçesiyle tartışılan karikatürler, sahne performansları, sosyal medya paylaşımları ve dini görünürlüğe yönelik nefret içerikli saldırılar birbirinden bağımsız hadiseler olarak okunamaz. Tek başlarına bizi aynı hukuki veya ahlaki sonuca götürmeyebilir. Ancak tamamı birlikte okunduğunda önemli bir sorunu gündeme getiriyor.

Mizah, uzun yıllardır kültürel ırkçılığın en görünür alanlarından biri oldu. İddia edildiğine göre masumiyeti kibirle hesaplaşmasından ileri geliyor.  Hangi kibirle? Kibri yalnızca siyasal iktidarla özdeşleştirince, geniş bir kitle otomatikman bu mizahın pazarı haline geliyor. Kendisini hakikatin tek temsilcisi gören entelektüel kibrin, toplumu yukarıdan şekillendirme hakkını kendinde gören elitist kibrin, farklı yaşam tarzlarını tek tip modernlik kalıbına sokmaya çalışan Jakoben kibrin, kendi kültürel tercihlerini medeniyetin yegâne ölçüsü sayan seküler kibrin bu pazarda yeri yok. O nedenle bunlara yönelik mizah örnekleri son derece sınırlı.

Kültürel üstünlük iddiasını besleyen ve aşağılamanın en rafine aracına dönüşen mizah performanslarını yere göğe sığdıramazken, bu koroya katılmayanları hemen "yalaka" diye yaftalamak... Ne kadar seçici bir ahlak! Ne kadar da tanıdık bir özgürlük anlayışı!

Yalakalık sadece iktidara mı yapılır?  Herhangi bir ideolojinin yalakası olunamaz mı? Nefretin gönüllü sözcülüğünü yapmak da, egonun, hırsın, paranın ve mahallenin önünde eğilmek de aynı kapıya çıkmıyor mu? Anlayacağınız mesele yalakalık değil; kime yapıldığı. Mesele eğilmek de değil; kimin önünde eğildiniz.

Kapitalist dijital platformlarda, daha çok para için takipçi hesabı yapanların devrimci, emekçi, halkçı ya da çağdaşlık nutukları, kebapçıda vegan manifestosu okumaya benziyor. Buna algoritmanın prim sistemiyle maaşa bağlanmış muhalefet de diyebilirsiniz.

Türkiye, ne yazık ki kültürel ırkçılığı hâlâ hukuki ve akademik bir kategori olarak yeterince tanımlayabilmiş değil. Oysa adı konulamayan bir sorunla mücadele etmek mümkün değildir. Kültürel ırkçılıkla yüzleşmeden bu ülkede gerçek anlamda toplumsal barıştan söz etmek, sağlam temelleri olmayan bir binaya "güvenli" demekten farksızdır. Çünkü toplumsal barış; yalnızca güvenlik politikalarının başarısıyla, ekonomik göstergelerin iyileşmesiyle ya da seçim sandığından çıkan sonuçlarla kurulmaz. Barış, insanların birbirlerinin inancına, kutsallarına, kimliklerine ve yaşam tarzlarına gösterdikleri asgari saygıda hayat bulur. Saygının olmadığı yerde hukuk eksik, hukukun eksik olduğu yerde ise barış daima kırılgandır. Gerçek mesele, birlikte yaşamak değil; birbirimizin onurunu incitmeden birlikte yaşayabilmektir.

Bu nedenle Türkiye’nin artık caydırıcılığı yüksek, sınırları berrak ve istismara kapalı yeni bir hukuki çerçeveye ihtiyacı var. Kültürel kimliği, dinî aidiyeti ve toplumun kutsallarını hedef alan söylemlerle meşru eleştiri arasındaki çizgi, muğlaklığın arkasına saklanmaya izin vermeyecek kadar net çizilmeli. Çünkü belirsizlik, çoğu zaman özgürlüğü değil; hakareti, aşağılamayı ve nefreti koruyan bir sis perdesine dönüşüyor. Hiç kimse eleştiri hakkını, bir toplumun onurunu örseleme imtiyazı gibi kullanamamalı. Hukuk da tam bu noktada devreye girmeli; düşünceyi değil nefreti, eleştiriyi değil aşağılamayı, özgürlüğü değil özgürlük kılığına girmiş tahakkümü hedef almalı.

Mevcut düzenlemeler, kültürel ırkçılık ve nefret suçlarının değişen yüzü karşısında yeniden düşünülmeli; hukukun dili, toplumsal gerçekliğin gerisinde kalmamalı. Ancak hiçbir yasa, tek başına zihniyet dönüşümü sağlayamaz. Bu nedenle hukuki adımlar; eğitimden kültür politikalarına, medyadan sivil topluma uzanan güçlü bir farkındalık seferberliğiyle desteklenmeli. Çünkü nefret yalnızca suç işlendiğinde değil, normalleştiğinde toplumu zehirler. Sorun artık belli çevrelerin değil, geniş toplum kesimlerine sirayet eden bir iklimin parçası hâline geldi. Bu yüzden yaygın eğitim faaliyetleri bir tercih değil, toplumsal barışı korumanın zorunlu şartıdır.

Özetle; kültürel ırkçılık görmezden gelinerek demokratik bir toplum inşa edilemez. Bir toplumun inançları, değerleri ve kutsalları sistematik biçimde aşağılanırken, aynı topluma ortak gelecekten, birlikte yaşam idealinden söz etmek inandırıcı değildir. Demokrasi yalnızca sandığın değil, saygının da rejimidir. Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni kutuplaşmalar üretmek değil; kimsenin kimliğini, inancını ya da yaşam tarzını aşağılanma gerekçesi hâline getirmeyen bir hukuk ve toplumsal vicdan inşa edebilmektir. Çünkü gerçek demokratik olgunluk, insanlara sadece var olma hakkı tanındığında değil; onurlarını incitmeden, eşit saygı içinde yaşayabilecekleri bir düzen kurulabildiğinde başlayacaktır.

Yorumlar1

  • Ahmet 1 saat önce Şikayet Et
    Tebrikler güncele ilişkin çok şey söyleyen önemli bir yazı
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat