Türk Toplumu: “NATO’ya Mecbur Olsak da Geleceğimizi NATO’ya Emanet Etmek Zorunda Değiliz.”
- GİRİŞ11.07.2026 08:58
- GÜNCELLEME11.07.2026 09:35
NATO toplantısı vesilesi ile Türkiye’nin Erdoğan liderliğindeki vizyonunun ne kadar da dengeli ve işe yarar olduğunu bir kere daha görmüş olduk elhamdülillah.
“Müttefikler Ankara’da” başlıklı resmî NATO Zirvesi programı kapsamında 7-8 Temmuz’da T.C. İletişim Başkanlığı, SETA ve Münih Güvenlik Konferansı (MSC) iş birliğiyle gerçekleştirilen oturumlarda ve müzakerelerde de bu konuyla ilgili değerlendirmeleri, alanında uzman isimlerden dinleme fırsatı bulduk.
Türkiye artık sadece “güvenilir müttefik” değil; kendi güvenliğini üretebilen, kritik teknolojiler geliştirebilen, hibrit tehditlerle mücadele edebilen ve stratejik özerkliğini NATO kapasitesine dönüştürebilen istisnai bir aktör konumuna yükselmiş vaziyette.
Ehli olanların görüşlerinin özeti net: Türkiye, NATO’nun en stratejik ve güçlü üyelerinden biri.
İlgili olduğum ve detaylandırmak istediğim konu ise NATO’ya toplumumuzun bakışı!
NATO’nun en stratejik ve güçlü üyelerinden biri olan Türkiye’de toplum, NATO’ya en mesafeli bakan halklardan biri.
Milli İstihbarat Akademisi’nin hazırladığı “Ankara Zirvesi NATO 3.0 Tartışmaları ve Türkiye” başlıklı rapor önemli bir tespitle başlıyor: “Güvenliğin askerî, ekonomik ve toplumsal boyutları, farklı başlıklar olmaktan çıkarak aynı mimarinin tamamlayıcı unsurlarına dönüşmüştür.”
Bu tespit, artık güvenliğin sadece orduların veya devletlerin işi olmadığını gösteriyor. Toplumun güvenlik politikalarına bakışı, kriz anlarında göstereceği dayanıklılık ve devletine duyduğu güven de millî güvenliğin ayrılmaz parçaları hâline gelmiş durumda.
Hal böyle olunca, kolektif caydırıcılık, artık sadece asker sayısıyla değil; savunma sanayisi, yapay zekâ, kritik altyapılar, siber güvenlik ve toplumsal direnç kapasitesiyle ölçülüyor.
Bu noktada kritik soru şu: NATO’da Türkiye’nin konumu bu kadar değerliyken Türk toplumu NATO hakkında ne düşünüyor acaba?
Pew Research Center’ın 23 Temmuz 2025 tarihli araştırmasına göre, Türkiye’de toplumun sadece % 30’u NATO’ya olumlu bakıyor.
Türkiye, Yunanistan ile birlikte NATO ittifakına en olumsuz bakan iki ülkeden biri.
Buna karşılık, NATO’ya olumlu bakma oranı Polonya’da % 81, Almanya’da % 73, İsveç’te ise % 72 seviyesinde.
Üye ülkelerde NATO’ya olumlu bakanların ortalaması ise % 66.
Bu arada, Türk toplumunun NATO’ya bu düşük desteği yeni de değil.
2010’lu yılların başından 2019’a kadar Türkiye’de NATO’ya olumlu bakış % 15 ile 25 arasında.
Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında güvenlik endişelerinin artmasıyla destek 2024’te % 42’ye yükselse de 2025 itibarıyla yeniden % 30 seviyesine geriledi.
Bu tablo bize önemli bir gerçeği ihmal etmemeyi gerektiriyor: Güvenlik sadece devletlerin kurduğu ittifaklarla sağlanamaz; toplumsal meşruiyet ve güven duygusu da en az askerî kapasite kadar önemli.
Başka bir deyişle, (güvenlikçilerin de kabul etmesi gereken bir gerçeklik olarak) toplumun desteklemediği güvenlik politikalarının uzun vadede sürdürülebilir olması zor.
Bu toplumsal gerçeklik, bugünkü jeopolitik durum nedeniyle Türkiye’nin NATO’dan kopmasını gerçekçi bir seçenek hâline getirmiyor ama.
Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan coğrafyalarda Türkiye, NATO’nun sunduğu caydırıcılık ve iş birliği imkânlarından yararlanmaya devam edecektir.
Ancak yine de “mecburi” bu durum, Türkiye’nin kendine has güvenlik mimarisini geliştirmesine engel de değil; olmamalı.
Merhum Necmettin Erbakan yıllar önce D-8’i sadece ekonomik bir birlik olarak değil, uzun vadede siyasi ve askerî iş birliğine dönüşebilecek bir zemin olarak tasavvur etmişti.
Rahmetli Prof. Dr. Sabahattin Zaim de İslam dünyasının iktisadi ve kurumsal bütünleşmesinin zamanla güvenlik alanında da ortak kapasite oluşturacağını savunuyordu.
Bugün belki “İslam Ülkeleri Ordusu” bazılarına iddialı (veya hayal) gelebilir.
Ancak İslam ülkelerinin savunma sanayii, teknoloji, istihbarat, eğitim ve ortak güvenlik mekanizmalarında daha fazla iş birliği geliştirmesi, artık romantik bir hayal değil, stratejik bir ihtiyaç.
Sonuç olarak; Türkiye’nin önünde iki görev bulunuyor:

Birincisi, NATO içinde millî menfaatlerini azamî ölçüde koruyarak stratejik ağırlığını sürdürmek.
İkincisi ise, İslam dünyasının kendi güvenlik ve savunma kapasitesini oluşturacak kurumsal yapıları inşa etmede öncü olmak ve bunun toplumsal karşılığını da güçlendirmek.
Kısacası, şimdi NATO’ya mecbur olabiliriz; fakat geleceğimizi NATO’ya emanet etmek zorunda da değiliz.
Prof. Dr. Faruk TAŞÇI / Haber7

Yorumlar9
-
MRH
20 dakika önce
Şikayet Et
Aaaahhhhh ahhhh
Beğen
Cevapla
-
Dal yarprrak
21 dakika önce
Şikayet Et
Bu saydığın ülkelerde ekonomi mi var da birlik kurulacakmış . Hepsi acından ölüyor
Beğen
Cevapla
-
Bülent enes
22 dakika önce
Şikayet Et
Devlet aklı da böyle söylüyor. Analiz güzeldi. Tşk
Beğen
Cevapla
-
Vatandaş
31 dakika önce
Şikayet Et
iranla aynı çuvala gireceğine yılanla gir.
Beğen
Cevapla
Toplam 2 beğeni
-
Xxx
33 dakika önce
Şikayet Et
Suriye acil notaya girmeli
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle