Ayasofya

  • GİRİŞ19.07.2026 09:06
  • GÜNCELLEME19.07.2026 09:06

532 yılının başlarıydı.

Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti Konstantiniyye’de büyük bir isyan çıktı. Tarihe “Nika Ayaklanması” olarak geçen bu olayda on binlerce kişi öldü. Evler, mabetler ve saraylar yakıldı, şehrin neredeyse yarısı harap oldu.

Devletin başında I. Jüstinyen oturuyordu. İsyanı güç bela bastırıp isyancıları cezalandırdıktan sonra şehri yeniden inşa etmek için kolları sıvadı.

Bu inşa, imparatorluk başkentinin adeta yeniden doğuşu olacaktı.

Şehrin kurucusu ve isim babası Konstantin, yeni bir Roma kurmak istemişti. Jüstinyen ise gözünü Doğuya dikip yeni bir Kudüs hayal etti.

Kudüs, İlahi dinlerin kutsal şehri, Süleyman mabedinin yükseldiği şehirdi.

Kudüs’ü geride bırakacak bir şehir kurmak, Süleyman Mabedinden daha görkemli bir mabet inşa ederek adını tarihe yazdırmak istiyordu.  

Bu düşünceyle Miletli (Didim) İsidoros ve Tralleisli (Aydın) Antemius adında dönemin tanınmış iki mimarını huzuruna çağırdı.  Her ikisi de ülkenin dört bir yanında mühendislik harikası eserlerin çizimlerini yapmışlardı.  

İmparator hayalini anlattı. Dikdörtgen bir yapıda ve kubbede ısrarcıydı. Çünkü Süleyman mabedi dikdörtgen, Roma’daki Panteon ise kubbeliydi. Dikdörtgen, keskin çizgileriyle hayatın ve insanlığın sınırlarını çiziyor, kubbe sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü simgeliyordu. Mimarlar büyük bir dikkatle dinleyip notlar aldılar. Dünyevi ve uhrevi sembolleriyle Süleyman mabedinin tüm özelliklerini taşıyan ama ondan daha büyük, daha görkemli bir mabet... Olabilir miydi? Böylesine büyük bir alanda dikdörtgen bir bina üzerine direksiz bir kubbe oturtulabilir miydi?

Bir kenara çekilip günlerce çalıştılar. Mevcut örnekleri incelediler. Zeminin yapısından, matematik ölçümlere, işçi sayısından kullanılacak malzemelere kadar her ayrıntıyı hesapladılar. Nihayet planlarını çizip İmparatora sundular. Jüstinyen’in onayıyla 23 Şubat 532 tarihinde inşaat başladı. Devletin gücü ve hazinenin tüm imkânları bu işe seferber edildi. On binlerce işçi gece gündüz demeden mesai yaptılar.

Zamandan kazanmak için birçok malzeme imparatorluk topraklarındaki tapınaklardan sağlandı. Efes, Mısır ve Lübnan’daki tapınaklardan sökülen sütunlar büyük bir özenle başkente taşındı. En iyi malzemelerin seçimi için ülkenin dört bir yanına gidildi. Kaplama ve sütunlarda kullanılacak renkli taşlar için Suriye, Mısır ve Yunanistan’da ocaklar açıldı, mermerler Marmara Adasından, siyah taşlar İstanbul’dan çıkarıldı.

Nihayet beşinci yılın sonunda inşaat tamamlandı. Hristiyan dünyasının en büyük mabedi bütün ihtişamı ve görkemiyle tarihi yarımadaya kuruldu

27 Aralık 537 Pazar günü mahşeri bir kalabalık oraya aktı. Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti tarihinin en coşkulu açılışlarından birine sahne oldu.

İmparator Jüstinyanus, Patriği, papazları, mimarları ve ordu komutanlarını yanına alarak Kral Kapısından içeri girdi. Mabedin tam ortasına geldi. Başını kaldırıp insana sonsuzluk hissi veren muhteşem kubbeyi uzun uzun seyretti. Sonra ellerini yukarıya doğru kaldırıp gururla bağırdı:

“Süleyman, yendim seni!”

....................

Adını Ayasofya koydular. Ayasofya, “Kutsal Bilgelik” demekti. 55 metre yüksekliği ve 31 metrelik çapıyla o günün şartları içinde yapılan en muazzam bina, piramitler dışında dünya üzerindeki en büyük yapıydı. Özellikle kubbesi, mimari bilgi ve bütün matematik hesaplarını alt-üst edecek nitelikteydi.

Ayasofya, o tarihten itibaren Bizans’ın en önemli sembolü, Hristiyan dünyasının en büyük mabedi, Doğu Ortodoks Kiliselerinin merkezi oldu. Muhkem yapısı ve harika mimarisiyle devirlere ve asırlara meydan okudu. İsyanlar, istilalar, yangınlar, depremler, ihtilaller gördü, sayısız hadiseye şahitlik etti.

İnşasından yaklaşık bir asır sonra, İslamiyet doğmuş, Hicaz topraklarından yükselen son dinin İlahi mesajı kısa zamanda dünyanın dört bir yanına yayılmıştı. İslam Peygamberi, dönemin büyük devletlerine mektuplar göndererek hükümdarlarını İslam’a davet etmişti. Bunlardan biri de Bizans İmparatoru Heraklius idi... Bizanslı tarihçilerin “İlk Haçlı” olarak kabul ettikleri Heraklius dindar bir Hristiyan’dı. Her sefer öncesi kiliselerde ayinler yaptırır, ordunun ön safında yürüyen askerlerine İsa tasvirleri taşıtırdı. Peygamberin mektubu ilgisini çekmişti. Elçi Dihye b. Halife’ye iyi davranmış, onu dinlemesi için yakın dostu Patrik Dagatır’a göndermişti. Dagatır’ın uzun sohbetler sonrası İslâmiyet’i kabul ettiği, bu yüzden Bizanslılar tarafından öldürüldüğü söylenir.

Bizans başkenti, Asya ve Avrupa topraklarının birleştiği noktada kurulmuştu. Hem siyasi, hem askeri hem de ticari bakımdan stratejik önemi vardı. Hz Peygamber, buraya sahip olmanın sağlayacağı faydayı da dikkate alarak İslam Ordularına hedef gösterdi. “Konstantiniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden emir ne güzel emir, onu fetheden asker ne güzel askerdir” dedi.

Bu hedefi bir vasiyet olarak kabul eden İslam orduları, Bizans üzerine on iki sefer düzenlediler. İlki 655 yılında gerçekleşen seferlerden dördü Emeviler, biri Abbasiler, yedisi Osmanlılar zamanında yapıldı.

Son seferin tarihi 1453’tü. O yılın 29 Mayıs’ında Osmanlı Devletinin yedinci hükümdarı Sultan II. Mehmet Han şehri fethetti. Ona “Fatih” denildi, Konstantinapol ismi İstanbul oldu.

Fatih, 53 günlük bir kuşatmanın ardından şehre girdiğinde doğrudan Ayasofya’ya gitti. Jüstinyanüs’ün büyük hayallerle inşa ettiği mabedin içi, çürümüş bir sistemin çaresizliğinde kıvranan insanlarla doluydu. Kubbenin altına doğru yürüdü, umut ve güven vadeden sesiyle onlara baktı.

“Kalkın” dedi. “Hayatınız, mallarınız ve hukukunuz teminatımız altındadır.”

Ardından mabedin çatısına çıktı. Fethe tanıklık eden Tursun Bey’in anlatımına göre kilisenin harap halinden duyduğu hayreti dile getiren Farsça bir beyit okudu. Beytin Türkçesi şöyleydi: “Örümcek Kayser’in sarayında perdekârlık yapıyor, Baykuş Efrasiyâb’ın burcunda nöbet tutuyor...”

Bir şehir fethedildiğinde oranın en büyük mabedinin kılıç hakkı kabul edilerek camiye çevrilmesi tarihi bir gelenekti. Burada da öyle oldu. Kilisenin çatısındaki haç söküldü, insan motifli mozaikler ince bir sıvayla kapatıldı. Yerler temizlenip halıyla kaplandı. Fetihten üç gün sonraki ilk Cuma namazına hazır hale getirildi. Sultan’ın Hocası Akşemsettin’in okuduğu hutbeyle Ayasofya’nın İslam dönemi başlamış oldu.

Fetih sonrasında, Bizans İmparatorluğuna ait bütün mülkler doğal olarak Osmanlı Devletine geçti. Ayasofya da fetih ganimeti olarak Padişah’a bırakıldı. Fatih, kendi mülkü haline gelen Ayasofya’ya büyük önem verdi. Yanına türbe, akaret, muvakkithane ve medrese bölümlerini de ekleyerek kendi adına kurduğu vakfa kaydetti. Vakıf senedinde kıyamete kadar cami olarak kullanılmasını şart koştu. Vakfiyenin sonuna bu özelliğinden çıkarılması veya değiştirilmesine yeltenenlere karşı ağır bir bedduada bulundu.

Ayasofya’nın korunması, güçlendirilmesi ve güzelleştirilmesi çalışmaları hiçbir zaman bitmedi. Fatih’ten sonra tahta çıkan hemen her Padişah buraya küçük eklemeler ve dokunuşlar yapmaktan kendini alamadı. Sultan II. Beyazıt, fetihten sonra kurulan ahşap minarenin yerine tuğladan bir minare yapıp medresenin üzerine yeni bir kat ekledi. Kanuni Sultan Süleyman, Budin Seferinden dönerken yanında şamdanlar getirdi. Bunların üzerine manzum birer kitabe yazdırarak mihrabın iki yanına yerleştirdi. Sultan II. Selim, Ayasofya’nın etrafını saran ve ona zarar veren evleri kamulaştırıp yıktırdı. Mimar Sinan’ı görevlendirerek takviye payandalarla binayı güçlendirdi. Yeni bir minare ekletti, hünkâr mahfili, vaaz kürsüsü, minber ve müezzin mahfili yaptırdı. III. Murat iki minare daha ekletti. I. Mahmut, birçok ek bina yaptırıp içerideki mozaiklerin tümünü sıvayla kapattırarak Hristiyanlığa ait tüm izleri sildi. Sultan Abdülaziz, yeni bir muvakkithane yaptırdı. Eski medreseyi yeniletti. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye yazdırdığı Allah, Muhammet, Dört Halife ile Hasan ve Hüseyin’in isimlerinin yazılı olduğu 7,5 metre çapındaki levhaları caminin muhtelif yerlerine astırdı. Padişahların bu çabalarına çoğu zaman Müslüman ahali de destek oldu, bu iş için çok sayıda vakıf kuruldu.

Ayasofya’ya gösterilen bu ilgi ve ihtimam, Süleymaniye ve Sultan Ahmet gibi devasa camilerin yapılmasından sonra da eksilmemişti. Zira Ayasofya, bir semboldü. Büyüklüğü ve ihtişamından ziyade peygamberin müjdesini ve fethin hatırasını temsil ediyordu. Birinci Dünya Savaşından sonraki işgal yıllarında yeniden kiliseye çevrileceği söylentilerinin halkı çılgına çevirmesi bundandı. Bu yönde çıkan her haber sonrası büyük kalabalıklar camiye akmış, günlerce süren nöbetler tutmuş, Karakol Teşkilatı etrafında örgütlenen bazı direniş grupları böylesi bir teşebbüs durumunda binayı bombalamak için hazırlıklar yapmışlardı.

Neyse ki bunların hiçbiri olmadı. Ayasofya Camii, hayli yıpranmış bir halde de olsa Cumhuriyet dönemine kadar ulaştı.

Hanedanlığın kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı, Lozan’ın imzası, Hilafetin ilgası gibi siyasi gelişmeler eşliğinde 1931 yılına gelindi. O yıl, ilginç bir gelişme oldu. Merkezi ABD’de bulunan Bizans Enstitüsü, Ayasofya’daki mozaikleri ortaya çıkarmak için Türkiye Cumhuriyetine başvuruda bulundu. Enstitü Başkanı olan Thomas Whittemore isimli arkeolog İstanbul’a kadar gelip Cumhurbaşkanı ile tanıştı. Bu tanışmadan kısa bir süre sonra Mustafa Kemal Paşanın isteği ve Bakanlar Kurulu’nun kararıyla Enstitünün talebi kabul edildi. Yunanlı ve İtalyan uzmanlardan oluşan ekip çalışmaya başladı. İlk olarak ana mekâna açılan İmparator Kapısı üzerindeki İsa ile ona secde eden İmparator mozaiği ortaya çıkarıldı.

Esas gelişme bundan sonra yaşandı.

Dünyanın koşar adım yeni bir savaşa doğru gittiği günlerdi. Türkiye, kendini biraz olsun güvenceye almak için Balkan Paktı üzerinde çalışmalar yapıyordu.  1934 yılının başlarında İktisat Vekili Celal Bayar, Yunanistan Başbakanı ile Atina’da bir görüşme yaptı. Yunan Başbakan, “Ayasofya konusunda kamuoyunu memnun edecek bir gelişme olursa Balkan Paktı konusunda bir adım atabileceklerini” söyledi. Celal Bayar, bir toplantı esnasında bu talebi Cumhurbaşkanına iletti. O da, şöyle bir soruyla cevap verdi:

“Ayasofya’yı müze yapsak, hem harabiyetten kurtarıp hem de Yunanlılara bir jest yapsak, Balkan Paktını kurtarabilir miyiz?”

Toplantıda bulunanlar kararın çoktan verildiğini anlamışlardı. “İyi olur Paşam” dediler.

Bu toplantıdan birkaç ay sonra Ayasofya’nın tarihinde yeni bir sayfa açıldı. 24 Kasım 1934 günü kabul edilen Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle müzeye çevrildi.

Ne Fatih Vakfiyesi, ne hukuk engeli, ne halkın duyguları... Hiçbiri kâr etmedi. Kılıç hakkı olarak alınıp fetih sembolü olarak korunan Ayasofya, 481 yıl sonra ibadete kapatılarak Müzeler Genel Müdürlüğüne bağlandı. Medrese sebepsiz olarak yıktırıldı. İçeride bulunan çeşitli eşyalar ve halılar kaldırıldı. Kazasker İzzet Efendinin eseri olan dev hat levhaları yerlerinden indirilip çıkartılmak istendiyse de halkın tepkisinden korkulduğu için levhaların kapılardan çıkmadığı söylenerek yeniden yerlerine asıldı.

O günlerde söylenen, “Bu kararı, iki savaş arası dönemin psikolojik harekâtlarından biri olarak kabul etmek gerekir. İkinci Dünya Savaşından sonra tekrar camiye çevrilecektir” sözleri boşlukta kaldı.

Bu karardan dönülmesi için çok uğraşıldı. Marşlar bestelendi, romanlar yazıldı, filmler çevrildi. Çok sayıda yayın ve girişim oldu. Mitingiler yapıldı, davalar açıldı.  Olmadı...

Siyasi destekten mahrum bu taleplerin hiçbiri sonuca ulaşmadı.

Ta ki 2 Temmuz 2020 yılına kadar... Yıllarca mahkeme kapılarından dönen Ayasofya’nın camiye çevrilmesi talepleri nihayet o gün olumlu sonuçlandı. Danıştay tarihi bir karar vererek 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 10 Temmuz’da yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Ayasofya hasreti sona erdi. 86 yıl aradan sonra 24 Temmuz günü ilk Cuma namazı kılındı.

Zincirler kırıldı, Ayasofya açıldı...

Yorumlar13

  • Güven İldirim 2 saat önce Şikayet Et
    Değerli hocam kıymetli abim öncelikle kalemine eline diline sağlık içime doğmuş Ayasofya camisinde öğlen namazını kıldım ayasofyayı İslam’a kazandıran Fatih Sultan Mehmet Han mekanı cennet olsun ayasofyayı tekrar ibadete açan Recep Tayyip Erdoğan Allah razı olsun yazılarını severek okuyor ve takip ediyorum saygılar sunuyorum
    Cevapla
  • Güven İldirim 2 saat önce Şikayet Et
    Değerli hocam kıymetli abim ağzına diline sağlık ben sanki bugün içime doğmuş ayasofyayı ziyaret Edip öğlen namazını orada kıldım ecdadımızdan Allah 1000 defa razı olsun ayasofyayı tekrar ibadete açan cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a da sonsuz teşekkürler yazılarını severek okuyor ve takip ediyorum saygılar sunuyorum
    Cevapla
  • ÖZDEN 8 saat önce Şikayet Et
    Ayasofya yı Kebir Camii, mimari yapısı, tarihi geçmişi hakkında detaylı ve güzel araştırma ve yazısı için Zekeriya YILDIZ kardeşimize teşekkürü bir borç belirtirim. Rabbim Ülkemizi, Milletimizi ve kutsal emanetlerimizi bir daha esaret duruma düşürmesin. Kıyamete kadar dâim ve kâim eylesin İnşêAllah
    Cevapla Toplam 4 beğeni
  • abbas çakar 8 saat önce Şikayet Et
    Ta ki 2 Temmuz 2020 yılına kadar... Yıllarca mahkeme kapılarından dönen Ayasofya’nın camiye çevrilmesi talepleri nihayet o gün olumlu sonuçlandı. Danıştay tarihi bir karar vererek 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 10 Temmuz’da yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Ayasofya hasreti sona erdi. 86 yıl aradan sonra 24 Temmuz günü ilk Cuma namazı kılındı.
    Cevapla Toplam 2 beğeni
  • Yalçın 9 saat önce Şikayet Et
    Ecdadın emanetlerine sahip çikan ve ecdadin izinde gidenlere selam olsun...
    Cevapla Toplam 6 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat