kim faşist, kim darbeci?
- GİRİŞ06.08.2026 09:07
- GÜNCELLEME06.08.2026 09:07
Siyasi tartışmalarda tarihsel benzetmeler güçlü retorik araçlar arasında yer alır. Bununla birlikte siyaset bilimi ve tarih metodolojisi bakımından bu tür benzetmelerin yüksek düzeyde kavramsal titizlik gerektireceği aşikardır.
Özellikle otoriter rejimler, askerî diktatörlükler ve faşist yönetimler gibi belirli tarihsel kategorilere ilişkin karşılaştırmalar yapılırken hassas olması zorunludur.
Aksi hâlde tarihsel analiz yerini siyasal polemiğe bırakır ve kavramlar açıklayıcı niteliklerini kaybederek politik etiketlere dönüşür.
Bu çerçevede Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın İspanya'nın eski diktatörü ve devlet başkanı Francisco Franco'ya benzetilmesi siyaset biliminin temel kavramları ışığında incelendiğinde ciddi metodolojik sorunlar ve bunun ötesinde büyük iftiralar, ciddi siyasal hazımsızlıklar barındırmaktadır.
Böyle bir benzetmenin sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi için önce Franco rejiminin mahiyetinin ardından Türkiye'deki seçim süreçlerinin ve demokratik meşruiyet tartışmasının nesnel ölçütlerle ele alınması gerekir.
Francisco Franco, 1936 yılında başlayan İspanya İç Savaşı'nın ardından 1939'da askerî zafer kazanarak iktidarı ele geçirmiştir. Yönetimi yaklaşık otuz altı yıl boyunca askerî güç ve olağanüstü yetkiler üzerine kurulmuş ve siyasal çoğulculuğu sistematik biçimde ortadan kaldırmıştır.
Franco döneminde siyasi partiler kapatılmış, muhalefet yasaklanmış, bağımsız sendikalar tasfiye edilmiş, ifade ve basın özgürlüğü ağır sansüre tabi tutulmuş, binlerce kişi siyasal nedenlerle tutuklanmış, sürgüne gönderilmiş veya idam edilmiştir. Devletin temel meşruiyet kaynağı serbest seçimler değil iç savaş sonunda elde edilen askerî üstünlük olmuştur.
Siyaset bilimi literatüründe Franco rejimi farklı kavramlarla açıklanmaktadır. Bazı araştırmacılar rejimi klasik faşizm kapsamında değerlendirirken önemli bir kısmı onu askerî otoriterlik, muhafazakâr diktatörlük veya kişisel otoriter rejim olarak sınıflandırmaktadır.
Bunun nedeni rejimin zaman içinde ilk dönemindeki Falange etkisinden uzaklaşarak daha geleneksel otoriter devlet yapısına evrilmesidir. Ancak literatürde görüş ayrılıkları bulunsa da üzerinde uzlaşı bulunan temel gerçek değişmemektedir: Franco yönetimi serbest, rekabetçi ve çok partili seçimlere dayanan demokratik bir rejim değildir.
Dolayısıyla Franco'nun siyasal iktidarı, demokratik rekabetten değil askerî güçten doğmuştur.
Modern demokrasilerde iktidarın meşruiyetinin temel dayanaklarından biri belirli aralıklarla yapılan rekabetçi seçimlerdir. Seçimlerin tek başına demokrasiyi garanti etmediği doğrudur. Hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, kuvvetler ayrılığı ve kurumsal denge mekanizmaları da demokratik sistemin ayrılmaz unsurlarıdır. Bununla birlikte seçimlerin bulunmadığı veya gerçek rekabetin ortadan kaldırıldığı bir siyasal düzen demokratik meşruiyetten söz edemez.
Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi kariyeri ise doğrudan seçim süreçleri üzerinden şekillenmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi 2002 genel seçimlerinden başlayarak çok sayıda genel ve yerel seçime katılmış ayrıca pek çok kez referandumlarda başarılı olmuş, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de milletimizin teveccühünü elde etmiştir. Erdoğan başbakan ve cumhurbaşkanı sıfatlarını milletin oyu ile elde etmiştir.
Öyle ki AK Parti içinden istifalar olmuş, partiler kurulmuş, onlar da seçime girmiş, her istifa ve kurulan parti Özkök ve şürekasının takdiri ile karşılanmıştır… Her seçimde Erdoğan’ın karşısında kim varsa Özkök ve benzerleri tarafından hararetle desteklenmiş ama millet onlara itibar etmemiştir…
Bu nedenle Franco ile Erdoğan arasında herhangi bir şekilde özdeşlik kurulma çabası siyaset biliminin kullandığı temel sınıflandırmalar açısından açıklayıcı olmaktan çok aşağılık bir siyasal karşıtlığa işaret etmektedir.
Franco'nun iktidarı seçimle başlamamış ve seçimle devam etmemiştir ama Erdoğan'ın siyasal kariyeri hep seçim süreçleri içinde şekillenmiştir. Bu iki olgu arasındaki fark benzetmenin yersizliğini ortaya koymak için en önemli unsurdur.
Karşılaştırmalı siyaset çalışmalarında benzetmeler ortak özelliklerin yanı sıra yapısal farklılıkların da dikkate alınmasını gerektirir.
Bir lideri tarihsel bir diktatörle özdeşleştirmek ancak rejimlerin kuruluş biçimleri, siyasal kurumları, iktidarın kaynağı, seçimlerin niteliği, muhalefetin hukuki statüsü ve anayasal yapı gibi ölçütler birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanabilir.
Aksi durumda "Franco", "Hitler", "Mussolini" veya benzeri tarihsel figürler analitik kavramlar olmaktan çıkar ve siyasal tartışmalarda kullanılan retorik sembollere dönüşür. Bu durum ise hem tarih bilimine hem de siyaset biliminin kavramsal disiplinine zarar verir.
Türkiye'de basının askerî müdahaleler karşısındaki tutumu uzun yıllardır akademik çalışmaların konusudur. Özellikle 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 süreçlerinde medya organlarının önemli bir bölümünün askerî bürokrasinin söylemini desteklediği veya buna eleştirel mesafe koyamadığı yönünde geniş bir literatür bulunmaktadır.
Bu durum elbette tek bir gazeteciyle veya gazete ile sınırlı değildir. Farklı dönemlerde çok sayıda gazete ve köşe yazarı, askerî müdahaleleri "istikrar", "düzen", "laiklik", "devletin korunması" veya benzeri gerekçelerle olumlayan yayınlar yapmıştır.
Buna karşılık farklı gazeteciler ve yayın organları da bu müdahaleleri eleştiren bir çizgi izlemiştir. Dolayısıyla Türkiye basınının darbeler karşısındaki tavrı yekpare değildir, dönemlere ve yayın politikalarına göre farklılaşmıştır.
Ertuğrul Özkök ve gazetesi ise hiç farklılaşmamış ve bir kere bile milletimizi yanıltmamıştır… Hep darbecilerin, darbelerin, müdahalalelerin yanında yer almış ve akıllarına “demokrasi”, “insan hakları”, “evrensel hukuk” gibi kavramlar hiç gelmemiştir…
Özkök uzun yıllar Hürriyet Gazetesi genel yayın yönetmeni olarak kamuoyunda belirleyici bir konuma sahip olmuştur. Bu nedenle 28 Şubat süreci ve 27 Nisan e-muhtırasına ilişkin yayın çizgileri, tutum ve davranışları hafızalardaki tazeliğini korumaktadır…
Özkök, darbe ve müdahale dönemlerinde vesayet düzenine mesafe koymadığı gibi askerî bürokrasinin siyasal süreç üzerindeki etkisini normalleştirmek ve destek sunmak gibi fiillerin sahibi olmuş bir demokrasi ayıplısı, sabıkalısıdır…
İşi özü şudur ki, siyasal eleştiri demokratik hayatın vazgeçilmez unsurudur. Ancak eleştirinin tarihsel doğruluk ve kavramsal tutarlılık ilkelerine dayanması gerekir.
Franco seçimle iktidara gelmemiştir, seçimlerle iktidarar devam etmemiştir, askerî zafer üzerine kurulu otoriter bir rejim kurmuştur.
Recep Tayyip Erdoğan ise siyasi kariyerini çok partili serbest seçimler içinde inşa etmiş ve iktidarının devamı seçimler yoluyla belirlenmiştir. Özkök ve şürekâsının kamuoyuna açık şekilde destek verdiği partiler, liderler ve adaylar her seferinde bu seçimlerde yenilmiştir…
Unutulmamalıdır ki tarihsel kişilikler üzerinden yapılan sert benzetmeler kısa vadede dikkat çekici olabilir; fakat siyaset biliminin ölçütleri bakımından açıklayıcı güçleri, tarihsel gerçeklikle kurdukları ilişkinin sağlamlığı ölçüsünde değerlidir. Analitik titizlikten uzak benzetmeler kamuoyu tartışmasını zenginleştirmekten çok kavramların anlamını aşındırır…
Yorumlar2