Yedi yıl önce bugün kaybetmiştik Haluk Dursun Hocayı
- GİRİŞ19.08.2026 09:03
- GÜNCELLEME19.08.2026 09:06
Yedi yıl önce bugün, 19 Ağustos 2019 Pazartesi günü Van’ın Erciş ilçesinde geçirdiği bir trafik kazasında 62 yaşında hayatını kaybetmişti.
Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı olarak çalışıyordu Hoca.
Ömrünü tarih, kültür ve eğitime adamış olan Prof. Dr. Haluk Dursun Hoca, Malazgirt Savaşı'nı anma programları için bölgede çalışırken içinde bulunduğu aracın kaza yapması sonucu esas mekanına hicret etti .

Doğrusu bu vefat benim içimi çok acıttı.
Yunusça söylersek, gök ekini biçer gibi derinlerimdeki kapanmayan yaraların üzerinden kıymıklar, cam parçaları geçti yeniden.
Haluk Hoca’nın ölümü benim; Türkiye’ye özgü, kabuk tutmayan ve kıyamete kadar hep kanayacak olan içimdeki “dil yarası” nın üzerinden bir kez daha geçti.
O dil yarası ki, merhum Mustafa Çalık şöyle demişti :”...Keşke Türkiye’deki bütün Camiileri, bütün medreseleri yakıp, yıksaydılar da, dil’e dokunmasaydılar, dil inkılâbı yapmasaydılar.
Camiileri, medreseleri yeniden yapardık ama, dil inkılâbının açtığı büyük yarayı kapatma imkânımız yok..”
Yok, evet yok.
Bugün okumayı sevmiyorsak, gençlerimize dilin tadını, dilin, yazının damaklara bıraktığı lezzeti veremiyorsak, okumayı sevemiyorsak bunun sebebi dil devrimidir.
Cemil Meriç diyor ki:” Dünyada iki büyük devrim yapıldı, biri 1789 Fransız Devrimi , diğeri 1917 Rus Devrimi.
İkisi de bütün kurumları yerle bir etti, adeta taş üstünde taş bırakmadılar ama, dile dokunmadılar, bizde evvelâ dili yani, hafızayı yıktılar, nesiller arasında ki irtibatı kopardılar, bundan daha büyük bir felaket olur mu ..?”
bence de, bu medeniyetin en büyük felaketi, Türkiye’de ki dil devrimi olmuştur.
Şeyh Galib’in mısralarında ki lezzeti tanımıyoruz ki, okumaya istek duyalım..!
Fuzuli’nin şiirinin damaklara bıraktığı tadın nasıl bir şey olduğundan haberimiz yok ki, okumayı sevelim..!
Fatih Sultan Mehmed’in -Âvni’nin- yazdıklarından bî haberiz, nereden bileceğiz daha yirmili yaşlarda Hak aşkının ve İstanbul aşkının ne olduğunu ve İstanbul’un nasıl fethedildiğini..!
Ahmede Hani’nin ne yazdığını bilmiyoruz, Melaye Cizîrî’nin Divanı ile, mısraları ile bağımız kopuk, Yunusu, Mevlana’yı dahi anlayamıyoruz, kim, nasıl anlatacak bize, ırkçılığın lanet bir şey olduğunu ve kardeşliğin dünya saltanatını tatmak olduğunu..!
EDEBİYAT TARİHİNDE BİR BENZERİ OLMAYAN MISRALAR
Kudüs aşkının uykudan, yemeden, içmeden, dünya nimetlerinden el ayak çekmek olduğunu öğrenmek için Selahaddin Eyyubi’yi tanımak, Kudüs’ün bir Müslüman için ne demek olduğunu anlamak için bir parça Hz. Ömer’i, Kılıç Arslan’ı tanımak, bilmek gerekmez mi ..!
Mısır Fatih’i olan Yavuz Sultan Selim’in -Selimi’nin- aynı zamanda dünya edebiyat tarihinde bir benzerinin daha yazılamadığı:
“ Sanma Şahım/ herkesi sen/ sadıkane/ yâr olur
Herkesi sen/ dost mu sandın/ belki ol/ ağyâr olur
Sâdıkâne/ belki ol/ bu alemde/ dildar olur
Yâr olur/ ağyâr olur/ dildâr olur/ serdâr olur”

Mısralarını asılları ile yani, orijinal harfleri ile okumak kim bilir bize neler katacaktı..!
Ama biz, bırakın bütün bunları, ibadet ederken bile ne dediğimizi bilmiyoruz...
Nereden başladık, nerelere gittik.
Suç benim değil, Haluk Hoca’nın sağlığı değil, ölümü bile insanı işte böyle savuruyor.
Madem savrulduk iyice dağılalım; Yıllar önce ÖNDER, bu fakiri de Avusturya’ya davet etmişti, Türkiye’de İmam Hatip okuyamayan, gurbet ellerde okuyan gençlerle sohbet etmek için çağrılıydık.
Bir akşam kız öğrenciler Viyana’da bir pastaneyi tamamen, onlarla sohbet etmemiz için kiralamıştı.
Uzunca hasbihal ettik.
Gecenin sonunda tek tek sordum, şimdiye kadar Türkiye’den kimler geldi ve en çok kimlerin konuşmalarından etkilendiniz, aynı soruyu bir başka akşam Tuna nehrinin kıyısında erkek öğrencilerle yaşadığımız, o unutamadığım sohbet gecesinin sonunda da sordum, istisnasız, bütün gençler birinci sıraya Haluk Dursun Hoca’nın adını yazdılar.
O BİR NİL BİR TUNA ve BİR TARİH KAHRAMANIYDI
Kupkuru satırlara yükledikleri devasa bilgileri genç beyinlere algılatıp, benimsetemedikleri için şikâyetçi olan Hocalarımız alınmasın ama, Haluk Dursun Hoca; tarih ilmine kattığı mekân, akarsu, nehir, tabiat gibi unsurları bir şiir zevkine dönüştürerek sunuyordu okuyucusuna.
Haluk Hoca, ilme şevk ve yüksek irfan, dine sevgi ve neşve, bilgiye erdem ve ahlâk katan ve hepsini birlikte ilahi aşkın coşkusu ile yoğuran ve sunan bir adamdı.
Onu okurken ve dinlerken , “ İşte bizim uygarlığımızı omuzlayacak ilim insanı budur” diyorsunuz.
İnternette; kumrular, odasındaki avizenin üzerinde yuva yaptığı için makam odasını terkeden hikâyesi dolaşıyor.
Sinan’dan, Hâkâni’den, Gazzali’den, Attar’dan hatta Zarifoğlu’ndan Mantık’t-tayr okumuş, o mısralarda Hüthütün kuşlarla sohbetine şahit olmuş bir adam başka ne yapabilirdi ki?
Hoca, Tuna’yı ve Balkan coğrafyasını çok sevmiş ve sevdirmişti, son zamanlarda Fıratın ve Dicle’nin canına can katmak üzere yollara düşmüştü.
Canını bu uğurda, bu yolda verdi.
Ahmet Haluk Dursun Hoca HAK’ka yürüdü.
O bir nil, bir tuna ve bir tarih kahramanıydı .
Kurumuş akademik hayatımızın kılcal damarlarına etki edecek kadar taze kan ve yepyeni bir sevgi iklimi sunmuştu.
İstanbul Sultanahmet Camii’nde kılınan ikindi namazının ardından son yolculuğuna uğurlandı.
Kabri, Kocaeli'nin Körfez ilçesine bağlı Yukarı Hereke mezarlığındadır.
Sevgi, Aşk, Ahlâk ve Erdem medeniyetinin yüzü ak temsilcilerindendi.
“ Vakti Şerif” gelmiş Hocam, kul neylesin, mekânın cennet olsun.
Seni hiç unutmayacak ve unutmayacağız.
Ferman Karaçam / Haber 7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol