Müzik aleti idam edilir mi ya da “Tulum” günah mı?
- GİRİŞ22.08.2026 09:08
- GÜNCELLEME22.08.2026 09:08
Anadolu’nun mana dolu şehirlerini gönülden dinleye dinleye “E Ya Rabbi çok şükür da gene gelduk Pazar’a… ” müzik ritmi kulağımda, Rize-Pazar ilçeme “bismillah” diyerek giriş yaptım.
Köyümdeyim; tulum dinliyorum telefondan.
Derken rahmetli hafız dedem, babam ve tüm geçmişlerim hatırıma geliyor; hemen tulumdan Fatiha’ya geçiş yapıyorum!
Keşke (komşumuz) “tulumci Selimina” (Selim Bölükbaşı) köyde olsa da canlı tulumla kendimizden geçsek, Koşa Abdullah ağabeyin ya da Ceva Fatih’in de kemençesinin katkılarıyla.
Tulum ve kemençe derken müzikle ilk irtibatımın çocukluğuma uzandığını hatırlıyorum.
Doğduğumda kulağıma okunan ezan ve annemin ninnilerinden sonra, ilk müzik ritmi bana Çağrı filmi aracılığıyla gelmişti.
Köylerde canlılığın devam ettiği 80’lerin başları.
Televizyonu olan İmami Eme Dayı’nın evinde kalabalık bir kitle olarak Çağrı filmini izliyorduk. Mekke’nin Fethi sahnesindeki
“Allâhu ekber, Allâhu ekber, Lâ ilâhe illallâh.
Allâhu ekber, Allâhu ekber ve lillâhil-hamd.
Allâhu ekberu kebîra, vel-hamdu lillâhi kesîra
ve subhânallâhi bukraten ve asîle…”
tesbih, tehlil ve tekbir eşliğindeki musikî kulağıma tatlı bir ninni gibi gelmişti; rahmetli babaannemin kucağında uyuklamışım.
Sonra rahmetli babamın görevi dolayısıyla gittiğimiz Fransa yolları.
Üç günlük yolculuk boyunca arabada dinlediğimiz, babamın özel seçme kasetlerindeki ilahiler ve ezgiler, çocuk kalbimi kıpır kıpır yapardı:
“Talaal Bedru Aleyna,” “Gel Gör Beni Aşk Neyledi”, “Ben Bu Yolu Bilmez İdim”, “Bu Aşk Bahr-i Ummandır” dan “Bir Güneş Doğuyor”, “Kalksam ve Dirilsem”, “Ayasofya”ya…
Lise yıllarında ezgiler ve ilahiler devam etmekle birlikte, arabesk, pop ve rock da girdi devreye!
Bir Mirkelam’ın “Her Gece”si, bir Şebnem Ferah’ın “Vazgeçtim Dünyadan”ı, bir Ayna’nın “Ölünce Sevemezsem Seni”si, bir İbrahim Erkal’ın “Canısı”sı, bir Orhan Genbebay’ın “Hatasız Kul Olmaz”ı derken lise yıllarını tamamladık.
Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarında ise yabancı melodiler ve Türk musikisi ile iç içe olduk!
Metallica’sından Megadeth’ine Iron Maiden’dan Scorpions’ına… Grup Yansımalar’dan Ömer Faruk Tekbilek’e Aşık Veysel’den ve Neşet Ertaş’a…
Tüm renkleri bir nevi cem ettik bünyede.
Her ses, başka yelken açtı içimin denizindeki dalgalar içinde.
Derken tekke neşvesi içinde, yakın zamanda vefat eden Halvetî Büyüklerinden Kasım Baba’nın Bereketzâdesi’nde, zikirlerle bütünleşmiş “Aşkın ile Âşıklar Yansın Yâ Resûlallah” ilahileri…
Bu kadar farklı türdeki müzikten ne mi oldu, olur?
Tabi ki “yediklerin sana dönüşür” ya da “ne yersen osun”!
Müzik bir nevi gıda gibidir çünkü. Bu nedenle, nasıl ki yenilen her şey vücudun yapı taşına dönüşür; ağza alınan her besin, hücreleri, organları, cildi ve hatta ruh hali doğrudan inşa ederse müzik de böyledir.
Bir nevi müzik, ete kemiğe bürünüp Faruk olur!
Tüm mesele “yemek zehirli mi değil mi”; yani müziğin sözleri nasıl?
İç alemi yıkıp (dağıtıp) mı geçiyor sözler, yoksa daralmış gönülleri güneşli günlere açan anahtar işlevine mi sahip?
Ya da yemeğin aşçısı kim; yani müziği icra eden kim?
Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’nin terbiyesiyle nağmelere mi dönüşüyor sözler, yoksa sapkınların sapkınlarının zehirli meyveleri olarak mı leş ağızlardan dökülüyor?
Ve yemeği yiyenin derdi (niyeti) ne; yani müziği “kim” ve “niçin” dinliyor?
Mehter eşliğinde cenk cümbüşüne mi dalıyor mücahitler Rab’lerini razı etmek için, yoksa rap müziğin ağırlığı altında kafayı çeke çeke mi hayatta çekilmez olunuyor?
Evet, dinlediğimiz müzik ruh hâlimizi, davranışlarımızı ve dahi kararlarımızı etkileyebiliyor. Hatta yer yer (Osmanlı bîmarhanelerinde olduğu gibi) hastaların ruhsal iyileşmesi için de müzik tercih edilebiliyor.
Mesela gençleri ele alalım.
Araştırmalar, farklı müzik türlerinin gençler üzerinde farklı etkiler bıraktığını gösteriyor.
Arabesk dinleyen gençlerde endişe ve depresyon seviyeleri yüksek çıkarken, heavy metal tutkunlarında şiddet eğilimi daha belirgin. Rap ve hip-hop gibi hareketli türler ise bazı gençlerde riskli davranışlara eşlik edebiliyor.
Hele hele günümüzde şarkılar cebimizde ve dolayıyla her an ulaşılabilir olunca…
Bazı şarkılar kadınları nesneleştiriyor, bazıları öfkeyi normalleştiriyor, bazıları intihara dair mesajlar veriyor. İçeriklerinde şiddet, cinsellik veya alkol özendirmeyi barındıran şarkılar, her dinleyenin ama özellikle de gençlerin bilinçaltına inceden inceye işliyor.
Yani bu “tarz” müzikler, gençlik ateşine “benzin dökmek” demek oluyor.
Ama gençlik ateşinden istifade edip tarlaların organik ürünlerini kullanarak Anadolu mutfağına binbir çeşit yemekler hazırlamak da mümkün! Yeter ki ehil aşçı olsun da can katan müzikleri üflesin gençlerin iç dünyalarına…
Ne mi demek istiyorum?
Müzik ve/ya müzik aleti suçlu değil elbette; içerik/sözler ile söyleyenin ve dinleyenin niyeti belirleyici.
Itrî Efendi’nin “Allâhu ekber Allâhu ekber lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber Allâhu ekber ve lillâhi’l-hamd” Segâh Tekbirini (Bayram Tekbirini) dinleyen ve söyleyen coşar, kanatlanır ve aşka gelir; şehvete değil!
Itrî Efendi’nin melodileri kadar olmaz elbette; ama bir Laz’ın da tulum dinlemesiyle aşka gelmesi mümkün!
Özün özü: Aşk mı şehvet mi?
Hazreti Mevlânâ ile bitirmiş olalım: Eşek, şehvete geldiğinde veya şehvet arzusu uyandığında anırır!
Eşek olan veya olmak isteyen, müziği anırttırmak için icra eder!
Eşek olana veya olmak isteyene, müzik anırttırır!
Vesselam…
Prof. Dr. Faruk TAŞCI / Haber7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol