Sıfır toplamlı siyaset: Terörsüz Türkiye'nin görünmeyen matematiği
- GİRİŞ29.08.2026 09:26
- GÜNCELLEME29.08.2026 09:26
Terörsüz Türkiye süreci tartışılırken karşımıza sık çıkan bir çerçeveleme var: “Onlara verilen her hak, bizden çalınmış bir hak.” Sanki ülkede sabit miktarda bir güvenlik, bir temsil, bir onur payı var ve bu pay bir tarafa gittiğinde diğer taraftan eksiliyor. Oysa bu bir sıfır toplamlı oyun değil. Bu süreçte kaybedecek hiçbir şeyimiz yok — tam tersine, kazanacağımız çok şey var. Bunu görmemizi engelleyen, gerçeklik değil, zihnimizin bize dayattığı yanlış bir muhasebe.
PASTA KÜÇÜLMÜYOR, KÜÇÜLDÜĞÜNE İNANDIRILIYORUZ
Sosyal psikolojide buna “sıfır toplamlı inanç” denir. Yani, hayatın sabit büyüklükte bir pasta olduğu, birinin dilimini büyütmesinin bir başkasının dilimini küçültmesi anlamına geldiği inancı. Bu inanç bir gerçeklik tespiti değil, bir çerçeveleme hatasıdır. İnsanlık tarihinin büyük bölümü pozitif toplamlı süreçlerle ilerlemiştir. İşbirliği, uzlaşma, ortak güvenlik toplam kazancı büyütür, küçültmez. Terörsüz bir Türkiye'de kazanan taraf bellidir: devlet, millet, bölünmez bütünlük içinde güçlü ve huzurlu bir ülke. Burada kaybeden yoktur. Kaybettiğimizi düşünmemiz bir algı hatasıdır - ve bu hatanın nereden geldiğini biliyoruz.
DÜŞMANLIK NASIL ÜRETİLİR: ROBBERS CAVE’İN DERSİ
Sosyal psikolojinin en büyük isimlerinden biri - ve Türk olması bizim için de ayrı bir gurur kaynağı olan - Muzaffer Şerif, 1954'te bir grup on bir-on iki yaşında çocuğu Oklahoma'da bir yaz kampında topladı. Çocuklar birbirini önceden tanımıyordu; kampa varmadan iki ayrı gruba bölünmüşlerdi: Kartallar (Eagles) ve Çıngıraklı Yılanlar (Rattles). İlk hafta gruplar birbirinin varlığından bile habersiz, kendi içlerinde kaynaştı. Ortak çadır kurma, yürüyüş, nehirde yüzme gibi faaliyetlerle güçlü bir “biz” duygusu geliştirdiler.
İkinci aşamada Şerif iki grubu beyzbol, ip çekme, çadır kurma yarışı gibi, yalnızca bir tarafın kazanabileceği etkinliklerle karşı karşıya getirdi. Ödül de kıttı. Kazanan takıma çakı, madalya, kupa verilirken kaybeden hiçbir şey almıyordu. İki grup arasında düşmanlık neredeyse anında patlak verdi: karşı takımın bayrağını yakmalar, yemekhanesini basmalar, birbirlerine küfürlü şarkılar söylemeler, kavgaya tutuşmalar. Öyle ki, araştırmacılar çocukları ayırmak zorunda kaldı. Oysa bir hafta önce bu çocuklar birbirini hiç tanımıyordu; aralarında hiçbir tarihsel husumet, hiçbir kimlik farkı yoktu - rastgele iki gruba bölünmüş, sıradan Amerikalı çocuklardı.
Şerif'in gerçekçi çatışma kuramının gösterdiği şey nettir: düşmanlık için kaynağın gerçekten kıt olması gerekmez, kıt olduğu algısı yeter. Bu algı yerleştiğinde, karşı tarafın her kazancı refleks düzeyinde hesap yapılmadan, düşünmeden kendi kaybımız gibi okunmaya başlar. Kaynak maddi olmak zorunda da değildir; güvenlik hissi, temsil, tanınma, bunların hepsi aynı sahte rekabetin nesnesi haline gelebilir. Terörsüz Türkiye sürecine yönelik dirençte gördüğümüz tam olarak budur. Gerçek bir kaynak paylaşımı yokken, zihnimiz bize bir kayıp hikâyesi anlatmaktadır.
GÜÇLÜ OLANIN ATTIĞI ADIM
Bu sürecin milliyetçilikle çeliştiği iddiası baştan yanlıştır. Çünkü sürecin fitilini ateşleyen çağrı, Türk milliyetçiliğinin en köklü, en tavizsiz geleneğinden geldi. Bu çağrı, Türkiye için ileri bir vizyon inşa etme uğraşındaki Erdoğan'ın da elini güçlendirdi ve önünü açtı. Terör örgütünün feshini ve silah bırakmasını hedefleyen bu adım bir zafiyet değil, güçlü bir devletin kendinden emin bir hamlesiydi. Eğer bu süreç milliyetçiliğin bir kaybı olsaydı, ona öncülük eden isim Bahçeli olmazdı, Erdoğan da süreci sahiplenmezdi. Bu iki figürün süreçle ilişkisi, sürecin sıfır toplamlı olmadığının en somut kanıtıdır.
SIFIR TOPLAMLI ZİHNİYETİN BEDELİ
Bu yanlış çerçeveden bakmaya devam edersek kaybedeceğimiz şey büyüktür. Güven erozyona uğrar, çünkü her adım kuşkuyla karşılanır. Uzlaşma, taviz olarak kodlanır, müzakere kapasitesi çöker. Anlaşmazlık zamanla ahlaki bir çatışmaya dönüşür; artık mesele farklı çıkarlar değil, “haklı olan biz, bizi kaybettiren onlar” meselesi haline gelir. Bu, kendi devletimize, kendi gücümüze duyduğumuz güveni zayıflatmaktan başka bir işe yaramaz.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE: KİMİN KAYBI?
Sürece dirençle yaklaşan kesimin, Kürtlükle ilgili her açılımı kendi kaybı olarak kodlaması, gerçek bir hesaba değil, bu sahte zihniyete dayanır. Çünkü Türk kimliğinin karşıtı hiçbir zaman Kürt kimliği olmamıştır; bu ikisini karşı karşıya koyan çerçeveleme, dar bir ulusalcı grubun icadıdır. Üstelik bu grubun Türklük hassasiyeti tarihi kökten yoksundur. Bugün bu söylemin muhtevasında, Avrupa'da yükselen ırkçı eğilimlerin Türkiye'deki bir yansımasından başka bir şey görmüyoruz. Yani ne yerli ne de millidir. Terörsüz Türkiye süreciyle kimsenin toprağı, kimsenin bütçesi eksilmemektedir. Rekabet edildiği sanılan şey soyut (güvenlik hissi, sembolik statü) ama algılanan kıtlık, sanki gerçek kıtlıkmış kadar güçlü çalışmaktadır.
Sonuç: Kupa herkesindir ya da hiç kimsenin
Şerif'in deneyinin asıl unutulan kısmı, çatışmanın nasıl çözüldüğüdür. Araştırmacılar önce grupları birbirine yakınlaştırmayı denedi. Gruplar birlikte yemekler yedi, filmler izledi. Ama bu taktik işe yaramadı; özellikle yemekler yiyecek savaşına dönüştü. Çözüm ancak iki grubun da tek başına çözemeyeceği ortak bir sorunla karşılaşmasıyla geldi. Kampın su tankı arızalandığında, kamyon çamura saplandığında, iki grup çocuk zorunlu olarak birlikte çalıştı. Birkaç ortak krizin ardından düşmanlık eridi, karşılıklı arkadaşlıklar kuruldu. Hatta eve dönüş otobüsünde çocuklar karışık oturmayı tercih etti.
Terörsüz bir Türkiye, tam olarak böyle bir ortak hedeftir. Mesele kimin kazanıp kimin kaybettiği değil; kazancın zaten hepimize ait olduğunu görebilmektir.
İbrahim Dalmış / Haber7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol