Diş paşa
- GİRİŞ13.09.2026 09:06
- GÜNCELLEME13.09.2026 09:12
Mudanya Mütarekesinden hemen sonraydı.
TBMM tarafından Trakya’yı teslim almakla görevlendirilen Refet Paşa, 19 Ekim 1922 günü İstanbul’a geldi. On bir gün sonra saltanat kaldırıldı. Bu kararın ardından Tevfik Paşanın başında bulunduğu son Osmanlı Hükümeti istifa etti. Yerine yenisi de kurulamadı. Bu durum, İstanbul’un devlet dairelerinde çalışan amir ve memurlarını boşluğa düşürdü. Bundan sonraki konumları ne olacak, nerede istihdam edilecek, nereden maaş alacaklardı?
Çareyi Refet Paşaya müracaat etmekte buldular. Topluca huzuruna varıp Ankara Hükümetine biat ettiklerini açıkladılar. Refet Paşa durumu Ankara’ya bildirdi. Meclis konuyu uzun uzadıya tartıştı. O dönemde Türkiye’nin askeri ve sivil bürokrasisine ödenen yıllık maaş miktarı 36 milyon liranın üzerindeydi. İstanbul’un buna eklenmesi, yıllık 20-22 milyon lira civarında yeni bir mali yükün üstlenilmesi demekti.
Ankara Hükümeti o günün şartları içinde bu yükü karşılayacak durumda değildi. Öte yandan bu imkâna sahip olsa bile, milli mücadeleye katılmayan bürokrasiye şüpheyle bakıyor, mütareke süresinde yabancı servisler ve mücadele karşıtı oluşumlarla teması olan askeri ve sivil memurları cezalandırmak istiyordu. İstanbul’un resmen işgal altında bulunması, Lozan barış görüşmelerinin devam ediyor olması bu hesaplaşmayı engelliyordu. Bu günlerde uygulanacak sert bir devr-i sabık politikası, barış masasında sıkıntıya sebep olabilirdi. Ama herkes biliyordu ki; hesaplaşma görülmeden İstanbul hükümetinden devralınan bürokrasi yeniden istihdam edilmeyecekti.
TBMM, Refet Paşa aracılığıyla gelen talebe geçici bir çözüm buldu. Yeniden değerlendirmek üzere İstanbul bürokrasisini açığa çıkardı. Açığa alınan memurlara asgari miktarda ödeme yapılabilmesi için toplamda yedi milyon lirayı bulan iki avans kanunu çıkardı. Aynı günlerde “Tetkik-i Ahval Komisyonu” adında bir komisyon kurarak açığa alınan her memuru sıkı bir incelemeye tabi tuttu.
Beklenen Antlaşma 24 Temmuz 1923’te imzalandı. Ne var ki antlaşmaya eklenen bir protokolle, 1914-1922 arasında işlenmiş tüm siyasi suçlar af kapsamına alınmıştı. Bunun anlamı, savaş yıllarındaki davranışlarından dolayı hiç kimsenin cezalandırılamayacağı idi. Bunun istisnası sadece 150 kişiydi. Türkiye, isimleri sonradan belirlenecek 150 kişiyi aftan muaf tutacak, onlardan başkasını yargılayamayacaktı.
Lozan Barış Antlaşması, “yargılanamaz” hükmü getirse de; Milli Mücadeleye katılmayan veya aleyhte çalışanların devlet kadrolarında istihdam edilmeleri söz konusu değildi. Bunun siyasi olduğu kadar ekonomik gerekçeleri de vardı. On bir yıldır süren savaş, ülkeyi harap etmiş, ekonomisini bitirmişti. Mevcut bürokrasinin maaşları bile zorlukla ödeniyordu.
Bürokrasideki tasfiyeler için ilk kanun, askeri personel için hazırlandı. Kanunun birinci ve ikinci maddesine göre Milli Mücadelenin aleyhinde çalışanlarla, davet edildiği halde Anadolu’ya gelmeyenlerin ordudan atılmalarına karar verildi. Bu kişileri belirlemek ve durumlarının tetkik etmek üzere “Askerî Heyet-i Mahsusa” adında bir komisyon kuruldu.
Benzeri bir kanun sivil bürokrasi için de çıkarıldı. Sakıncalı memurları belirlemek ve durumlarını incelemek üzere “Mülki Heyet-i Mahsûsa” belirlendi. Her iki komisyon da gece gündüz yoğun bir mesai harcadılar. Kanuna göre Heyet-i Mahsûsaların verecekleri kararlar kesindi ve hiçbir makama itiraz hakkı yoktu.
Yapılan çalışmalar neticesinde 479’u asker toplam 3 bin kişi devletten ihraç edilirken binlerce kişi emekliye sevk edildi.
Askeri Heyet-i Mahsûsa, çalışmalarını Bursa’da yürütmüştü. Bahriye Vekâletinden ihraç ettiği bir isim o günlerde çok tartışıldı.
Bu kişi Sami (Samuel) Günzberg idi.

Her devrin makbul siması, tanınmış bir adamdı.
1876 yılında İstanbul’da doğmuştu. Aşkenaz Cemaatinden Polonya asıllı Yahudi bir aileye mensuptu. Avusturya’da diş hekimliği eğitimi almış, dönüşte Galata’da küçük bir muayenehane açmıştı.
Annesi, İstanbul’un zengin evleri ile saray haremine kumaş ve süs eşyaları satan bir bohçacıydı. Sultan II. Abdülhamit zamanında hareme gittiği bir gün Şehzade Selim Efendinin diş ağrıları için doktor arandığını duymuş, oğlunu tavsiye etmişti.
Selim Efendinin tedavisi Sultan’ın da dikkatini çekmiş, huzuruna çağırıp tanışmıştı. Ardından dişlerinin bakım ve tedavisini ona emanet etmişti. Kısa zamanda hem Sultan’ın dostu olmuştu hem de sarayın dişçibaşısı...
Abdülhamit gibi İttihatçılar da onu sevmiş, her politikasına muhalif olmalarına rağmen dişçisini benimsemişlerdi. Hareket Ordusu Komutanı Mahmut Şevket Paşa’dan Talat Paşa’ya dönemin muktedir isimleri dişlerini ona yaptırmışlardı. Hatta Cemal Paşa, onu Bahriye Nezaretine subay olarak alıp devlette kadro vermişti.
Sultan Reşat, zaten İttihatçılarla uyumlu bir Padişahtı. Uyumunu dişçi seçiminde de göstermiş, Yahudi dişçinin en iyi müşterilerinden biri olmuştu. Kimi zaman saraya çağırır kimi zamanda muayenehanesine gidip uzun sohbetler ederek içini dökerdi.
Sami Günzberg’in yıldızı mütareke yıllarında daha da parlamış, çevresi gibi işleri de artmış, muayenehanesini Galata’dan alıp İstiklal Caddesindeki ünlü Mısır Apartmanına taşımıştı. Vezirler, Mısırlı Prens ve Prensesler gibi işgal subaylarıyla da yakın dostluklar kurmuştu. İngiliz İstihbarat Subayı John Benntt’in en yakın arkadaşlarından biri olmuştu. Hatta ortak bir şirket bile kurmuşlar, bu şirketle Musul Petrollerinin imtiyaz sahibi olan Standart Oil Company’den Abdülhamit’in varisleri adına hisse talebinde bulunmuşlardı. Aynı zamanda Sultan Vahdettin ile de aralarından su sızmazdı. Sadece dişçisi değil aynı zamanda sırdaşıydı. Sultan, ona “Diş Paşa” diye hitap eder, birbirinden değerli hediyelerle mükâfatlandırır, en mahrem siyasi düşüncelerini paylaşmaktan çekinmezdi. Sadrazam Ali Rıza Paşanın da olduğu bir ortamda, “Bütün çareler tükenince en azından vatanın kalbini kurtarmak için Mustafa Kemal Paşayı Anadolu’ya gönderdim” demişti.

Zaferden sonra işgal subaylarının yerini Ankara’nın kalpaklıları almıştı. Yunus Nadi’den Hüseyin Cahit’e, Meclis Başkanı Kazım (Özalp) Paşa’dan Başvekil İsmet Paşaya yeni dönemin en güçlü isimleri onunla fotoğraf veriyorlardı.
1924 yılının Mart ayında Osmanlı Hanedanı sürgüne gönderilmiş, yurt içindeki mallarının tasfiyesi için bir yıl süre tanınmıştı.
Birçok hanedan üyesi vekâletini ona bırakmıştı. Ya çaresiz kalmışlardı ya da aşırı itimat beslemişlerdi. Zira haklarında muhbirlik yapıp Ankara’ya düzenli rapor verdiğini İstanbul’da bilmeyen yoktu. Aradan yıllar geçecek, memlekete giriş izni verilen hanedanın kadın üyeleri vaziyeti görüp umumi vekillikten azledecek ancak iş işten çoktan geçmiş olacaktı. Sami Günzberg, kendisine bırakılan mülklerden kimilerini satıp büyük paralar kazanacak, satamadıklarını kız kardeşinin üzerine tapulayıp gasp edecekti.
.........................
Böylesine girift ilişkileri olan bir adamın istihbarat teşkilatları tarafından kullanılmaması mümkün müydü?
Heyet-i Mahsusa’ya gelen bilgi ve dokümanlar mümkün olmadığı yönündeydi.
25 Temmuz 1925 tarihli ihraç kararının gerekçesinde şöyle yazıyordu:
“Nişantaşı’ndaki İngiliz karargâhındaki zabitanla temas, Damat Ferit politikalara hizmet, İtalyanlar adına casusluk, Siyonist cemiyetler lehine propaganda...”
Bu kararla maaşı kesilip Bahriye zabitliğinden çıkarıldı ve devlet hizmetinde istihdam edilmesi yasaklandı.
Sami Günzberg, karara itiraz etti. Mevcut kanuna göre heyet kararı kesin, itiraz mercii kapalıydı.
Ne var ki; itirazın ardından çok ilginç bir gelişme yaşandı.
Hükümet, Heyet-i Mahsusa kararlarını temyiz etmek üzere “Heyet-i Âli Karar” adında yeni bir komisyon kurulduğunu açıkladı. Komisyon, yaptığı incelemeler sonunda bazı kişiler için verilen ihraç kararlarını bozdu.
Bu kişilerin başında Sami Günzberg geliyordu.
...........................
Her dönemin adamı olan Yahudi dişçinin yükselişi Cumhuriyet döneminde de devam etti. Dönemin tanıklarından Münevver Ayaşlı, anılarında şöyle yazdı:
“Tanınmış mebuslar, gazeteciler İstanbul’a sökün ettiler. Gelenlerin hepsi iş peşinde idiler. Tokatlıyan Oteli ile Diş Tabibi Sami Günzberg’in muayenehanesinde karargâh kurdular. Bütün düşünceleri para, kadın, içkili ziyafet ve ucuz emlak. Ve daha dün memleketten ayrılan hanedanın elması, emlâkı ve eşyaları yağma Hasan’ın böreği olmuştu.”
Sami Günzberg, devletin en üst makamlarıyla olan ilişkisini bu dönemde de sürdürdü. İsmet İnönü’den Atatürk’e, Celal Bayar’dan Adnan Menderes’e hatta Cemal Gürsel’e kadar tüm devlet ricalinin bir numaralı adamı oldu. Kâh devlet adamlarıyla yurtdışı seyahatlerine çıktı, kâh Nazi Almanya’sından kaçan Yahudi bilim adamlarının Türkiye’ye getirilmesine aracılık etti. Fikriye Hanım’ın vefatı gibi en mahrem olayların paylaşıldığı muayenehanesi devletin adeta “gölge merkezi”ne dönüştü.
27 Mayıs 1960 darbesi sonrası Milli Birlik Komitesi’nin talimatıyla hazırlanan bir istihbarat raporunda onunla ilgili şöyle bir not vardı:
“Siyonizm teşkilatının dünyadaki reisi Amerika’da yaşayan Ben(e) Berit adında biridir. Türkiye’deki başı ise dosyada 7 numara ile kayıtlı Beyoğlu’ndaki diş doktoru Sami Günzberg’dir. İkisi sıkı temas halindedir ve samimi dosttur.”
Yakın tarihimizin bu gizemli ve karanlık dişçisi 1966 yılının Eylül ayında öldüğünde ardında “derin” sorular bıraktı:
Devlet kendi raporlarında bile ihaneti tescillenmiş bu adama neden dokunmadı? Özelliği ve vazgeçilmezliği neydi?
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol