Yapay zekâdan insanlık beklemek!

  • GİRİŞ20.09.2026 08:55
  • GÜNCELLEME20.09.2026 08:55

Biraz uzatacağım, peşinen helâllik dilerim…

Dün gece saatlerinde ABD Başkanı Donald Trump ‘korkunç’ bir açıklama yaptı ve yapay zekânın gelecekte ABD ekonomisi ve ulusal güvenliği açısından kritik bir rol oynayacağını belirterek, “Yapay Zekâ Kuvvetleri” kurulacağını; ayrıca yakın zamanda bir “Yapay Zekâ Çarı” atayacağını duyurdu.

Daha geçen hafta, yapay zekânın fikir babalarından Geoffrey Hinton da ilginç bir açıklama yapmış ve insanları bir korku tüneline sokmuştu.

Çoktandır, beyin cerrahı, hezarfen Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın Hoca’nın konuyla ilgili açıklamalarını ilgiyle takip ediyorum. Hocanın açık uyarılarını dikkatle dinliyor fakat bir kısmına ‘fantastik bir gelecek tasarımı’ diyerek pek itibar etmiyordum doğrusu; elhâk, az bile söylediğini şimdi çok net anlıyorum.

Birlikte düşünelim:

Bir sabah uyanacaksınız fabrikaların ışıkları yanmaya devam edecek. Borsaların ekranları açılacak, hastanelerde teşhisler konulacak, mahkeme dosyaları tanzim edilecek, gazetelerin sayfaları düzenlenecek fakat bütün bu işleri yürütmek için artık eskisi gibi insana ihtiyaç duyulmayacak. Dünya kusursuz bir intizamla dönmeyi sürdürürken, insan kendi kurduğu medeniyetin içinde kapının önüne konulacak ya da ister istemez sistemin dışında kalacak.

***

Bugün kapımıza dayanan kriz, bilimkurgu filmlerinin tasvir ettiği kıyamet senaryolarından çok daha etkin gelişiyor. Tehlike, makinelerin bir sabah aniden ‘uyanıp’ insanlığa savaş açması olarak basite indirgenemeyecek kadar büyük. İnsanın, kendi elleriyle büyüttüğü devasa gücün karşısında ahlâkını, muhakemesini ve en nihayetinde haysiyetini makinelere devretmek zorunda kalacağı bir gelecekten söz ediyoruz.

Geoffrey Hinton, Google’daki görevini bırakırken dile getirdiği fakat pek de itibar görmeyen tarihî itirafında “Bir şeyler yapmazsak yapay zekâ kontrolden çıkacak!” diyor.

Hinton’ın bu uyarısı, yalnızca teknik bir yazılım arızasına işaret etmiyor. Bu sözler, insanın kendi eliyle ürettiği makineye söz geçiremeyeceği sınıra yaklaştığımızın en net ifadesi.

***

Yıllardır televizyon ekranlarında, salon konferanslarında, birebir sohbetlerde meselenin ‘biyolojik ve ontolojik veçhesini’ en berrak biçimde ortaya koyan beyin cerrahı Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın, durumu insan ruhunun anatomisini masaya yatırarak özetliyor:

İnsan, yapay zekâyı kucağında bir yırtıcı hayvan gibi büyüttü; şimdi yapay zekânın kucağında bir oyuncak oldu. İnsan insanlığını unuttu, yapay zekâdan da insanlık beklemesinler.”

Bu iki uyarı aynı noktada kesişiyor: Makinenin vicdanı yoktur fakat onu var eden insanın olmak zorundadır. Merhameti kendi gündelik pratiğinden, üretim çarklarından ve hukukundan kovan bir medeniyetin, onu yazılımların satır aralarında bulmayı beklemesi beyhûde bir çabadır; yanılsamadır.

***

Şöyle biraz daha derin düşünelim:

İnsanlık tarihi, alet yapma kabiliyeti üzerinden şekillendi. Taş, elin yetişemediği mesafeyi fethetti, tekerlek ayağın yükünü hafifletti, matbaa sözü kâğıtlara mühürledi, bilgisayar ise zihnin hesaplama gücünü katladı. Fakat geçmişin aletleriyle bugünün yapay zekâsı arasında mahiyet farkı var: Dünün aletleri insanın iradesini icra ederdi, bugünün sistemleri ise insanın seçeneklerini sınırlandırıyor, davranışlarını tahmin ediyor, arzularını şekillendiriyor ve en önemlisi insanın yerine hüküm veriyor.

İnsan artık yalnızca fiziksel emeğini makineye devretmiyor. Şüphe etme, tartma, seçme ve sorumluluk alma yeteneğini de ona terk ediyor. Ne izleyeceğimize, ne okuyacağımıza, kimi seveceğimize, hangi habere inanacağımıza yazılımlar ve kodlar karar verirken, bizler ekran karşısında hür irademizle tercihte bulunduğumuz vehmine kapılıyoruz.

Daha da tehlikelisi…

Laboratuvarlarda üretilen sinir dokularının çiplerle birleştirildiği yeni keşiflerin ontolojik krizi bambaşka yerlere taşıyacağı uyarısı yapılıyor.

Canlı hücrelerden üretilen bir işlemcinin öğrenmeye, acı çekmeye veya farkındalık özellikleri göstermeye başladığında, bir “cihaz”dan çok bir “varlık” gibi davranabileceği belirtiliyor. Yani insanlık, atomu parçalayıp Hiroşima’yı nasıl haritadan sildi ise şimdi de biyoloji ile silikonu birleştirerek yapmaya çalışıyor.

***

Yabancı kaynakları taradığımızda başka verilerle de karşılaşıyoruz. Özellikle yapay zekâ destekli savaş endüstrisinin gelecekte insanlığa daha büyük zararlar verebileceği ihtimali üzerinde duruluyor.

Uluslararası Kızılhaç Komitesinin (ICRC) dikkat çektiği ‘otonom silah sistemleri’, ölüm kararını insanî muhakemenin elinden alıp optik tarayıcılara, kod satırlarına ve hedef tanıma modellerine bırakıyor. Trump’ın yapmak istediği de böyle bir şey…

Bir robot yazılımın yeni bir silahı masum bir çocuğun üzerinde denemesinin önünde bir engel kalmayacak ve daha korkuncu bunun hesabı sorulamayacak bile… Ne kodu yazan mühendis, ne sisteme onay veren komutan, ne ihaleyi kazanan şirket... En nihayetinde hadise ya faili meçhul olarak kalacak veya tıpkı ABD tarafından İran’da 163 ilkokul öğrencisinin katledildiği okul saldırısında olduğu gibi ‘yazılım hatası’ denilip geçilecek!

Burada yapay zekânın kendiliğinden insanlığı felakete sürükleyeceği iddiasında bulunmak istemiyorum. ‘Patronlar’ işledikleri cinayetlerin, yaşattıkları vahşetin faturasını makinelere yükleyerek ellerini temize çekecekler. Asıl tehlikeli olan da bu…

***

Meselenin diğer yüzü ise her geçen gün derinleşen insanî uçurum...

Dünün sanayi devrimleri insanın kas gücüne talipti. Dokuma tezgâhı işçiyi, traktör rençberi yerinden etti ama fabrikalar yeni kollara ihtiyaç duydu. Bugünün sistemleri ise insanın zihnine, diline, hayal gücüne ve estetik üretimine doğrudan ortak oluyor. Hukuktan tıbba, eğitimden mimariye, çeviriden edebiyata kadar uzanan muazzam bir zihnî alan, sermayenin “verimlilik” fetişizmi uğruna insansızlaştırılıyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) raporlarına baktığımızda, dünyadaki her dört çalışandan birinin yapay zekâ yatırımlarından dolayı işsiz kalmış durumda. Şirket bilançolarında “maliyet” ve “verimlilik” olarak alkışlanan her satır, gerçek hayatta evine ekmek götüremeyen dokuz insanın sessiz yıkımı demek –bunu elbette bir tartışma konusu olarak ifade etmiyorum.

Dünya Ekonomik Forumu’nun kâğıt üzerindeki “net 78 milyon yeni istihdam” projeksiyonu, işinden edilen elli yaşındaki bir muhasebeciye, yıllarını mesleğine vermiş bir mütercime ya da matbaa ustasına hiçbir şey vaat etmez. Dolayısıyla hayat, istatistikî bir toplama-çıkarma işlemi olarak görmek hem ahlâki değildir hem de yanıltıcıdır.

Yeni dönem, mesleğe ilk adımını atacak gençleri de ümitsizliğe sevk ediyor: Düşünün; genç bir avukat dosya inceleyerek, genç bir gazeteci ajans bülteni ayıklayarak, genç bir doktor rutin tetkikleri okuyarak, bir çırak ustasını izleyip hata yaparak olgunlaşır. Bütün bu alanları yapay zekâya veya yazılım araçlarına devrettiğimizde sadece işleri ucuza yaptırmış olacağız ama yarının ustalarını yetiştirecek tecrübe zincirlerini de onarılmamak üzere koparmış olacağız.

Geoffrey Hinton’ın işaret ettiği en yakıcı hakikat buradadır: Mesele yapay zekânın yetenekleri değil, bu kabiliyetin mevcut sermaye tekelinde az sayıda teknoloji patronunu akıl almaz biçimde zenginleştirirken, toplumun geniş kitlelerini doğal bir yoksulluğa terk etmesidir. Bütün insanlığın bin yıllık kolektif mirasıyla, yazdığımız şiirlerle, çektiğimiz fotoğraflarla, biriktirdiğimiz bilgiyle eğitilen modeller, birkaç Silikon Vadisi devinin özel mülkiyetine dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya.

***

Felaket yalnızca bir gelir kaybı olarak okunmamalı. İnsana –dünyanın pek çok yerinde uygulandığı üzere- asgarî bir ‘vatandaşlık maaşı’ bağlayıp onu kenarda bir tüketim nesnesine dönüştürmek, insanî bir kurtuluş sayılamaz.

Merhum Nurettin Topçu’nun hareket felsefesinde temellenen ahlâkî duruşu hatırlayalım: Emek, yalnızca karın doyuran bir faaliyet değildir. İnsanın iradesini yeryüzüne nakşetmesi, topluma katılması, bir işe yaradığını hissederek şahsiyetini inşa etmesidir.

Bir öğretmenin öğrencisinin gözlerinde yaktığı kıvılcım, bir ustanın malzemeye vurduğu sabırlı el, bir hekimin şifa arayan hastanın omzuna dokunuşu hiçbir veri setine sığmaz. İnsanın kıymeti, makineden daha hızlı işlem yapabilmesinde değildir. Eğer insanı yalnızca hızıyla, hatasızlığıyla ve getirdiği kâr oranıyla ölçersek, onu robotlar karşısında baştan mağlup ilan etmiş oluruz. Çünkü makine yorulmaz, acıkmaz, grev yapmaz, uykusuz kalmaz, kederlenmez. Oysa insan olmak tam da bu “zaafların” içinde gizlidir. İnsan yorulur, tereddüt eder, hata yapıp pişman olur, affeder, sever, hoşgörür, başkasının derdiyle dertlenir; yani fıtratı böyledir.

Yapay zekâ insanın yükünü hafifletmeli, yerini gasp etmemelidir. İnsana tefekkür edebileceği, sevdiklerine sarılabileceği, tabiata bakabileceği zamanı kazandırmalı, onu işe yaramaz bir fazlalık duygusuna mahkûm etmemelidir.

Bu mesele sadece yazılımcıların, fon yöneticilerinin veya güvenlik bürokrasisinin inisiyatifine terk edilemeyecek kadar hayatîdir. Türkiye, bu dönüşümde sadece küresel modellerin pazarı ve ucuz veri sağlayıcısı olamaz. Kendi ahlâkî zeminimizi, hukuk dilimizi ve insan merkezli felsefemizi üretmek mecburiyetindeyiz. Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’ın da ısrarla ve acilen kurulmasını teklif ettiği bir Yapay Zekâ Enstitüsü veya Yapay Zekâ Üniversitesi, yalnızca daha hızlı kod üreten teknokratik bir merkez olmaktan çok felsefecilerin, hukukçuların, sosyologların ve sanatçıların merkezde olduğu ‘bir vicdan meclisi’ olacaktır.

Zira ihtiyacımız olan şey yalnızca daha zeki sistemler inşa etmek değil gerektiğinde o sistemlerin karşısına dikilip insanın haysiyeti adına “hayır” diyebilecek erdemli insanı yetiştirebilmektir.

Ezcümle…

Hinton’un da Aydın’ın da ifade ettiği gibi artık son kavşağa gelmiş durumdayız. Şayet bu kararı piyasanın ihtiraslarına ve kör mantığına bırakırsak, çok yakın bir gelecekte insana dair geriye kalan tek vazife, kendi lüzumsuzluğunu ve yok oluşunu ekran arkasından seyretmek olacaktır.

Özcan Ünlü / Haber7
 

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat