Yaslıada
- GİRİŞ20.09.2026 09:13
- GÜNCELLEME20.09.2026 09:20
İstanbul’un Adalar ilçesi 9 ada ve iki kayalıktan oluşur.
Bunlardan kıyıya en yakın olanı Yassıada’dır. Bir gün yolunuz düşer de Fenerbahçe sahilinden Marmara’ya bakarsanız denizle gökyüzünün birleştiği ufuk çizgisinde düz ve basık bir siluet halinde uzandığını görürsünüz.
Coğrafi yapısındaki basıklıktan dolayı Yassıada olarak adlandırılsa da, halk arasında “Yaslı ada” olarak bilinir. Bu tanımlanmanın sebebi, birçok hüzünlü olaya ev sahipliği yapmasıdır.
18 hektarlık bu küçücük ada ile ilgili yazılanlar, Doğu Roma dönemine kadar uzanır. Adanın gözden düşen prens veya asilzâdeler için sürgün yeri olduğuna dair çok sayıda kayıt vardır.
Sekizinci Yüzyılın ortalarında adaya küçük bir manastır inşa edilir. Manastırın yapımı da sürgün amaçlıdır. İmparator Theofilos, kendine muhalif gördüğü Patrik İgnatios’u buraya kapatır. Manastırın altındaki dehlizleri uzun yıllar zindan olarak kullanır.
Ada iki defa istilaya uğrayıp yağmalanır. Bunlardan ilki 12. Yüzyılda Latinler tarafından, ikincisi 15. Yüzyılda Ruslar tarafından yapılır.
Fetihle birlikte başlayan Osmanlı dönemi, diğer İstanbul adaları gibi Yassıada için da sükûnet yılları oldu. Küçüklüğü, şehir merkezinden uzaklığı ve sert rüzgârları nedeniyle yerleşime açılmadı. Bu durum, 19. Yüzyıl ortalarına kadar sürdü. 1859 yılında İngiltere’nin İstanbul Konsolosu Sir Henry Bulwer, Sultan Abdülmecit’in özel izniyle adayı satın aldı. Limon bahçeleri ve üzüm bağları yaptı. Şatoya benzeyen büyükçe bir köşk inşa etti.
Ne var ki beklediğini bulamadı. Yakın çevresine yaz aylarının bitmesiyle birlikte bastıran yalnızlık hissiyle başa çıkamadığını söyledi. Gazetelere ilan vererek satılığa çıkardı. Adayı Kavalalı Mehmet Ali Paşanın oğlu Mısır Hidivi İsmail Paşa satın aldı ancak hiçbir zaman buraya ayak basmadı.
Adanın mülkiyeti yüzyıla yakın süreyle İsmail Paşanın varislerinde kaldı. 1947 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından satın alınarak eğitim üssü haline getirildi.
Bu tarihten onüç yıl sonra Türkiye’nin de kaderini derinden sarsacak meşum bir hadise yaşandı.
1960 yılının 27 Mayıs’ında askeri darbe oldu.
Silahlı Kuvvetler içinde yapılanan ve kendilerine Milli Birlik Komitesi adını veren cunta yönetime el koydu. Meclisi ve anayasayı feshedip, siyasi faaliyetleri askıya aldı. Ardından Demokrat Partililere yönelik sürek avı başlattı.
Cumhurbaşkanından Meclis Başkanına, Başbakandan Bakanlar Kuruluna, genelkurmay başkanından milletvekilleri ve bazı kamu yöneticilerine kadar peş peşe tutuklamalar oldu. Tutuklulardan bir kısmı Ankara Harp Okulunda bir kısmı da İstanbul Balmumcu Kışlasında gözaltına alındı.
Darbenin liderliğine getirilen Cemal Gürsel adanın boşaltılmasını emretti. Tutuklular kafileler halinde buraya nakledildiler.
Adada altı koğuş hazırlandı. Milletvekilleri bir arada tutulurken Bakanlar dörder kişilik, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Başbakan Adnan Menderes ise tek kişilik odalara alındılar.
12 Haziran 1960 günü çıkarılan bir kanunla Yüksek Adalet Divanı adında bir heyet kuruldu. Yargılamaları bu heyet yapacak, kararlarına itiraz edilemeyecek, vereceği idam cezalarının infazı, Milli Birlik Komitesinin onayına bağlı olacaktı.
Duruşmalar 14 Ekim 1960’ta başladı. 592 sanığın yargılandığı mahkeme yaklaşık bir yıl sürdü. Demokrasi adına demokrasinin yargılandığı bu süreçte, savunma hakkının kısıtlanmasından tahkir, tehdit ve işkencelere kadar çok sayıda iddia gündeme geldi. Darbeciler, bu iddiaların asılsız olduğunu, Demokrat Partililerin konforlu bir tutukluluk hayatı yaşadıklarını göstermek için “Düşükler Yassıada’da” isminde bir film çektiler. Bu filmi sinema salonlarında gösterime soktular. İnsanlar, inançlar üzerindeki baskının azaltılmasından Kıbrıs’a müdahale hakkının kazanılmasına, yoksullukla mücadeleden kalkınma hamlesine kadar önemli icraatların aktörlerini gözyaşlarıyla izlediler.
Karar, duruşması 15 Eylül 1961 günü yapıldı. Duruşma salonu olarak kullanılan spor salonuna yoğun bir seyirci topluluğu getirildi. Koca salon tıklım tıklım doldu. Yirmi üç gruba ayrılan sanıklar sırayla içeriye alındılar. İlk grup içinde olması gereken Menderes’in yokluğu hemen dikkati çekti. Mahkeme Başkanı Salim Başol, hasta olduğuna dair bir raporun ellerine ulaşmış olduğunu söyledi. Gıyabında verilen hükmü okudu.
Ardından ikinci grup içeri alındı, sonra üçüncü, daha sonra dördüncü... Son grup salondan ayrıldığında saatler 15.00 sularını gösteriyordu. 15 idam, 31 müebbet, çok sayıda hapis cezası... Türkiye’nin nefesini tutarak izlediği yargılamalar faciayla sonuçlanmış, idam kararlarının çıkmaması için yürütülen çabalar sonuçsuz kalmıştı. Hüzünlü hatıraların adası, o gün en elemli gününü yaşadı...
Mahkemenin bitimiyle birlikte iskeleye iki hücumbot yanaştı. Biri idamlıkları diğeri müebbet hapis cezası alanları yüklenip Mudanya açıklarındaki İmralı adasına doğru yola çıktı. İnfazı yapacak cellatlar çoktan İmralı’ya ulaşmış, yağlı ilmik ve zeytinyağı tenekesini teslim almışlardı.
Bu sırada bir helikopter mahkeme kararlarını Ankara’ya götürecek jetlere yetiştirmek için Yeşilköy’e havalanırken başka bir helikopter de Deniz Kuvvetleri Komutanı Necdet Uran’ı adaya indirdi.
Kuvvet Komutanı kendini karşılayan Ada Komutanını tebrik etti ardından ilginç bir soru sordu:
“İdamlar onaylanmazsa tutukluları bir araya toplayıp kurşuna dizdirecek misin?”
Karar dosyası saat 18.00’de Milli Birlik Komitesine ulaştı. Komite toplandı, 600 sayfalık dosyayı üç saatte karara bağladı. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın cezalarını onaylayıp diğerlerini müebbet hapis cezasına çevirdi. Zorlu ve Polatkan, toplantının bitiminden altı buçuk saat sonra, 16 Eylül 1961 sabahı saat 03.30’da idam edildiler.

Menderes’in Yassıada çilesi iki gün daha sürdü. Karar duruşmasının yapıldığı günün ilk saatlerinde aldığı ilaçlardan zehirlenip komaya girmiş, idama kadar hayatta tutulması için tüm imkânlar seferber edilmişti.

Yoğun bir tedavinin ardından 16 Eylül sabahı saat 08.00 civarında gözlerini açtı. O günün 15 Eylül olduğunu sanıyor, duruşmaya çıkacağını zannediyordu. Ada Komutanı, “Duruşma yapılmayacak, kararlar 10 Ekim’e kaldı” dedi. Gün içinde kontrolleri ve tahlilleri yapıldı. Durumunu belgeleyecek yeni fotoğrafları çekildi.
17 Eylül günü, İstanbul’da tam teşekküllü bir hastaneye götürüleceği gerekçesiyle yola çıkarıldı. Saat 11.00 civarında hücumbota bindirildi. İskeleden ayrılan hücumbot İstanbul’a değil de İmralı’ya doğru yönlendiğinde Menderes vaziyeti anladı.

Yassıada, son idam mahkûmunu da gönderdikten sonra derin bir sessizliğe gömüldü. Sessizlik 14.30’da telsizden yükselen boğuk bir sesle bozuldu:
“Ameliyat bitti...
...................................
Deniz Kuvvetleri Komutanlığının yargılamalardan sonra yeniden devraldığı ada 1978’den sonra yalnızlığa terk edildi. . Bu yalnızlık 2013’e kadar sürdü. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi darbenin izlerini silmek için ismini “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” olarak değiştirdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı, yargılamaların yapıldığı alanları düzenleyip müze, konaklama ve ziyaret alanı olarak halka açtı.
Adanın hüzünlü hatıraları hiçbir zaman unutulmadı. Aradan 65 yıl geçse de vicdanlarda açtığı yara asla kapanmadı.
O günlerin tanığı, mahkûmu ve şairi Faruk Nafiz’in dediği gibi;
“Bilmiyor gülmeyi sakinlerinin binde biri;
Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada.
Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür;
Mavi bir gözde elem katresidir Yassıada.”
Zekeriya Yıldız / Haber7

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol