‘Türkiye Yüz yılı’ dört gözle bu değişikliği bekliyor

  • GİRİŞ29.09.2026 08:41
  • GÜNCELLEME29.09.2026 08:41

28 Şubat süreciyle birlikte siyasetten tamamen umudumu kesmiştim.

Ne yapsak da olmuyordu işte.

Sistemin merkezine yerleşmiş güçler, ‘birinci parti de olsan, ‘bize itaat etmediğin sürece yoksun ve yok kalacaksın’ demiş, ne yazık ki sonuç da almıştı.

Benim açımdan her şey 27 Nisan ‘e- muhtırası’ ile değişmeye başladı.

O tarihte, siyasetin ve siyasetçinin yine baş eğeceği ve eskiden olduğu gibi ‘şapkasını alıp’ ardına bakmadan gideceği endişesi taşıyordum.

Ama öyle olmadı.

Siyasete müdahale edenlere o zamanlar başbakan olan Erdoğan güçlü bir ses ve kesin bir dille ‘işinize bakın!’ dedi ve bununla yetinmeyip bunu tüm milletiyle paylaştı.

Siyaset ilk kez halkın umudu olmuştu…

Oligarşinin beklemediği bu cesur çıkış tüm dengeleri sarsınca yaşanan gergin ortam yerini görece ferahlığa terk etti lakin ancak komplo teorilerinde rastlayacağımız türden gelişmeler yaşanmaya başladı…

Tüm bu hadiselerin ardından ilk günden bu yanan her adımında millet olarak neden burnumuzun bir türlü yerden kalkmadığını öğrenmeye başladık.

Örneğin, cumhuriyetin kuruluşunda ve takip eden dönemlerde yani tek partinin devri iktidarında mevcut olmayan bir kurumun, 60 darbesini müteakiben neden en tepeye yerleştirildiğini çözdük…

Bildiğiniz ‘Anayasa Mahkemesinden’ söz ediyorum.

‘Halka güven olmaz’ inancındaki darbe muktedirlerinin, CHP’li siyasetçilerle el ele vererek dizayn ettiği bu yeni düzende, ‘Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’ ilkesi kökünden sökülerek yerine ‘Millet, egemenliği meclis ve yetkili kurumlar eliyle kullanır’ şeklindeki oligarşinin hâkimiyetini tescilleyen hüküm konuluyordu.

O gün, kimsenin buna itiraz edecek takati de yoktu, cesareti de…

Oligarşi iyice palazlanınca da Kemalist yapılanma, devletin içerisine, kılcal damarlara varıncaya dek çöreklenmeye başlıyordu…

Kılcal damarlara çöreklenen sadece Kemalistler değildi, Kemalizm’in baskıcı yönünü ustaca kullanan FETÖ de bu operasyona girişmişti eş zamanlı olarak.

İkisi de birbirleriyle çatışır gibi görünen ve fakat kökü dışarıda malum organizasyonun eseriydiler.

1960 darbesi sonrasında bambaşka bir yapı vardı karşımızda.

Muktedirlerce oluşturulan yeni anayasada ‘milli iradenin’ üzerine birtakım kurumlar (sözgelimi MGK ve AYM gibi) monte edilerek halkın, tekrar ‘istenmeyecek’ bir siyasi projeyi tercih etmesi halinde onlara dur diyecek bir mekanizma husule getirildi.

80’de 90’larda ve 2000’li yıllarda bu yapıların marifetlerini hep beraber gördük.

Devleti kontrol altına alan güç, bu yapıların benzerlerini sivil alanda oluşturmayı da ihmal etmedi elbette…

Göbeğinden statükoya bağlı (siz ona CHP’nin yan kuruluşları yahut arka bahçesi de diyebilirsiniz) odalar, birlikler, barolar vesaireler etkin bir konuma getirilerek (sözde), sivil alan da ‘bürokratik oligarşinin’ kontrolüne sokuldu.

Aslında düpedüz rejim değiştirilmişti.

Her ne kadar adına ‘demokrasi’ deseler de bal gibi ‘Korporatizm’ tatbik ediliyordu.

Bu sistem, Mussolini İtalya’sından aynen kopya edilen bir yapıydı...

Bildiğiniz Faşizmin İtalyancası yani...

Türkiye’de, 2010 yılından sonra peyderpey vesayet odakları çökertildi ama bunun sivil uzantıları ne yazık ki, unutuldu.

Bugün gelinen noktada görünen o ki, tüm bu bagajlardan sadece ve sadece ‘sivil bir anayasa’ ile kurtulmak mümkündür.

Şimdiye kadar olayları iç ve dış mihrakların tüm saldırılarına karşı müthiş bir direnişle göğüsleyen iktidar bu işi artık müdahalelerin olamayacağı bir vasata taşımak için köklü bir değişimi sağlamak ihtiyacındadır.

Peki, böyle bir ortam nasıl husule getirilebilir?

Bu sorunun tek bir cevabı var!

Şartlar ilk kez bu kadar olumlu bir seyir gösterirken hiç vakit geçirmeden köklü bir anayasa reformu yaparak!..

Ancak böylesi bir durumda devlet de millet de sahici manada kurtulma şansı yakalayacaktır.

Aksi takdirde dahili ve harici bedhahlar, ileriki dönemlerde, daha da büyüyerek ülkeyi yeniden kuşatmak için her türlü yola başvuracaktır, bundan kimsenin şüphesi olmasın.

2023 seçimlerini müteakip Sayın Cumhurbaşkanının dile getirdiği ilk husus bu olmuştu hatırlanacağı üzere.

‘Türkiye Yüz yılına’ gidecek yolun yeni anayasadan geçtiği açık bir biçimde ifade edilmişti daha ilk günlerde.

Darbelerin renk ve ruh verdiği mevcut anayasanın değiştirilmesinin ve milletin iktidarının garanti altına alınmasın vakti gelmiştir!

Millet düşmanlarının, FETÖ ihanet şebekesinin tatbik ettiği gibi devletin imkanları ile halk düşmanlığı yapılmasının önüne sadece bu yolla geçilebilir.

Anayasadaki darbe ürünü çarpıklıklarla birlikte Türkiye sosyolojisi de gözetilerek yeni bir seçim sisteminin oluşması bu değişiklik iradesinin gösterilmesine bağlıdır. 

‘Türkiye Yüz yılı’ dört gözle bu değişikliği bekliyor…

Nihat Nasır / Haber7

Yorumlar2

  • Adnan 10 dakika önce Şikayet Et
    Saçından sakalından utan
    Cevapla
  • Haberci 1 saat önce Şikayet Et
    Osmanlı adalet,vergi sistemini de yazılarına örnekler vererek desteklemelisin,söylede rahatla ne olalım, ClupMonacus ta kimler hangi maddeler üzerinde neler konuşulmuş anlat bunları.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat