Gücün imtihanı veya kadim terazi
- GİRİŞ30.09.2026 09:29
- GÜNCELLEME30.09.2026 09:29
Bir toplumun ayakta kalma gücü, kesinlikle iktisadî büyüklüğünden ya da fizikî yapılarının azametinden gelmez…
Bir toplumun ayakta kalma gücü, önce yaslandığı ahlâkî zeminin sağlamlığıyla ölçülür. Böyle toplumlarda erdem, kanaat, liyakat, adalet, haddini bilme ve empati gibi kadim kavramlar bir lüks yahut soyut birer temenni olmanın çok ötesinde anlamlar taşır. Bu temel değerler, kamusal düzenin ve devlet ciddiyetinin de taşıyıcı kolonlarıdır.
Her defasında yaşadık ve gördük…
Bu sütunlar aşındığında, siyasetin dili bozuldu, idarenin ve iradenin meşruiyeti sarsıldı, toplumun ‘yarın tasavvuru’ derin bir güvensizlik sarmalına sürüklendi.
Özellikle buhranlı yılların çaresizliği içinde kaldığımız dönemlerde yaşadık bunu…
***
Tarih boyunca siyaset kurumunun karşılaştığı en kadim imtihan, gücün getirdiği körleşme olmuştur. Süreklilik kazanan yetki, zamanla denetim mekanizmalarını gevşetir. Güç zehirlenmesi ve doymuşluk hissi bazılarını halkın sesine karşı duyarsızlaştırabilir. Araçların gayenin önüne geçtiği böylesi zamanlarda kamusal denge sarsılır ve adeta yolunu kaybeden bir araç gibi şarampolün kıyısına gelinir. Ancak mesele tam da bu noktada nasıl bir manevrayla aracı yeniden yoluna döndürebilme iradesi ortaya konulacağıdır.
Siyasî tarihimizin orta ve kısa dönemlerine baktığımızda sayısız örneklerle karşılaşabiliriz.
***
Batı ve ‘modern dünya’ -bu da ayrı bir tartışma alanıdır ya- tecrübesine bakıldığında, gücün yozlaştırıcı etkisine karşı asırlardır katı bir “kurumsal fren-denge mimarisi” inşa edilmeye çalışıldığı görülür. Şeffaflık yasaları, bağımsız denetim organları, ombudsmanlık müesseseleri ve kamuoyunun anlık hesap sorabilme refleksleri, siyasetçinin hata alanını daraltmak üzere kurgulanmıştır.
Herhangi bir devlet yetkilisinin, bürokratının en küçük bir hediye ya da usulsüz harcama karşısında istifa etmek zorunda kalması, modern demokratik işleyişin yerleşik hesap verebilirlik normlarıyla ilgilidir.
Ne var ki, kural ve kanunlar tek başına kirlenmeyi önlemeye yetmez. Küresel ölçekte yaşanan krizler göstermektedir ki, mekanik kurallar ahlâkî bir şuurla tahkim edilmediğinde bürokrasi hissizleşir, siyaset yalnızca lobi faaliyetlerinin, bazı menfaat gruplarının ve teknokratik soğukluğun elinde kullanışlı bir araç haline gelir.
Yani kurumsal rasyonalizm, vicdanî bir derinlik ve erdemli bir öz taşımadığı müddetçe toplum ile siyaset arasındaki duygusal bağ ve adalet inancı bütünüyle korunamaz.
***
Bizim siyasî ve toplumsal tarihimiz farklı bir damardan beslenir. Bizde devlet ve siyaset anlayışı, köklerini “insanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesinden, “gönül” dilinden ve emanet bilincinden alır.
Milletin idarecisine duyduğu hürmet, salt bürokratik bir itaatten ziyade; adalete, erdeme ve fedakârlığa duyulan manevî bir teveccühe dayanır.
Bununla birlikte, kurumsal denetim zırhının zayıfladığı, hesap sorma ve hesap verme mekanizmalarının kişiselleştiği dönemlerde bizim iklimimizde de ciddi aşınmalar baş göstermiştir.
Doygunluk, kayırmacılık, liyakat zincirinin kopması ve had bilmezlik gibi marazlar sahneye çıktığında siyaset millete hizmet aracı olmaktan uzaklaşır ve güç zehirlenmesine kapılan dar çevrelerin etki alanına dönüşür.
Bizim zeminimizdeki en büyük yanılgı ise çoğu kez teşhis ile tedavi arasındaki dengesizliktir.
Şarampolün kıyısına gelen aracı yeniden yola sokup doğrultmak yerine, öfkeyle topyekûn bir yıkıma girişmek kurumlara, hafızaya ve devlet mekanizmasına telâfisi güç yaralar açar. Toplumsal anksiyeteyi tırmandırmak, devleti veya milleti toptancı bir yaklaşımla mahkûm etmek çözüm değil, tahribattır.
***
Peki, yol nerede çatallanmakta ve çözüm nereye işaret etmektedir? Bunun elbette çeşitli yolları veya yöntemleri var -tıpkı dün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son günlerde yaşanan gelişmelerle ilgili yaptığı içten, sitem dolu ve net açıklama gibi…
İlk yapılması gereken şey; hızlı bir idrak ve sahici bir özeleştiri mekanizmasının devreye alınmasıdır. Yapılan hataları kavrama, yanlıştan dönme ve eksikleri tamir etme süreci uzatılmamalıdır. Bir kusur ortaya çıktığında bunu örtbas etmek yerine, erdemli bir özeleştiriyle kamuoyu önünde açıkça yüzleşebilmek gücün değil, yüksek bir siyasî ahlâkın işaretidir.
İkincisi, mekanik denetim ve vicdanî teraziyi buluşturma isteği ve gayreti olmalıdır. Burada şeffaflık ve hesap verebilirlik yalnızca kâğıt üzerindeki mevzuat maddeleriyle sınırlı kalamaz. Dünyanın modern denetim araçlarıyla bizim medeniyetimizin “emanet ve vebal” ahlâkı meczedilmelidir. Hesap sormak bir düşmanlık dili olarak görülmemeli, aksine, kamu düzeninin tabii bir sıhhat şartı; hesap vermek ise bir zafiyet değil, millete hürmetin ve liyakatin en somut göstergesi kabul edilmelidir.
Üçüncüsü ise, kesinlikle ve kesinlikle milletin ferasetine saygı olmalıdır. Milletin aklıyla, ahlâkıyla, ekmeğiyle ve sabrıyla hiçbir şart altında oynanamaz. Kibir dilinin yerini alçakgönüllülük, tarafgirliğin yerini adalet ve hakkaniyet almalıdır.
***
Son kertede siyaset bir tahakküm kurma alanı değil, millete hizmet etme, gönül alma ve geleceği erdemle inşa etme mesuliyetidir.
Şarampole yuvarlanma riskine karşı panzehir ne kurumsal vurdumduymazlıktır ne de toptancı bir yıkım öfkesidir. Çözüm; ahlâkı, liyakati ve kanaati siyasetin merkezine yeniden koyan, milleti her türlü şahsî ve zümrevî hesabın üstünde tutan diri bir basirettedir.
Değerlerini hatırlayan ve o değerleri kurumsal bir ciddiyetle hayata geçiren bir irade, hem toplumun vicdanını rahatlatacak hem de memleketin ufkunu aydınlatacaktır.
Bugün ihtiyacımız olan şey kutuplaştıran, ötekileştiren ve aşağılayan bir dil yerine birleştiren, onaran ve milleti önceleyen sahici bir ahlâkî duruş ortaya koymaktır. Siyasetin meşruiyet kaynağı da, temiz toplumun yegâne güvencesi de bu topraklara kök salmış kadim değerlerimizdir. Değerlerini yeniden baş tacı eden, liyakati esas kılan ve milletin emanetini canı gibi koruyan bir anlayışla aşılamayacak hiçbir engel, düzeltilemeyecek hiçbir rota yoktur.
Vesselam…
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol