Suç işleme cesareti kırılmadan suçla mücadele edilemez
- GİRİŞ02.10.2026 09:10
- GÜNCELLEME02.10.2026 09:10
Bir insanın suç işleme cesareti nereden beslenir? Öfkeden, hırstan, cehaletten, ahlaki zaaftan ya da çürümeden, özentiden, yakalanmayacağını düşünmesinden, ekip çalışmasından, “iyi bir avukatla kısa sürede tahliye olurum” inancından, bağlantıları aracılığıyla yargıyı etkileyebileceği varsayımından, yaptığının yanına kalacağı inancından? Hangisinden ya da hangilerinden?
Mesela adı, ünvanı, kimliği ne olursa olsun; bir insan kendi varlığını başkasının emeğini, birikimini ve geleceğini sömürerek büyütmeye nasıl cesaret eder? Başkasının kaybını kendi kazancına dönüştürmeyi nasıl içine sindirir? Para hırsı, insanı hangi noktada başkasının yok oluşuna karşı duyarsızlaştırır?
Bir insan, mensubu olduğu üstelik helal kazancı her şeyin temeline koymuş bir inanca yönelik nefretin objesi hâline nasıl gelir? Yüksek bir makama atandığı için tüccar olan eniştesinden ticareti bırakmasını isteyen, zararına mukabil de köşkünü eniştesine devreden bir devlet adamı profilinden bu noktaya hangi ara geldik?
Ya da rüşvet, ihale, zimmet, kamu zararı iddialarını, gayriahlaki demenin bile hafif kaldığı iğrenç ilişkileri ele alalım. Seçimle gelen bir yönetici, bu tür kirli ilişkiler ağının içine, hiçbir tereddüt göstermeden, gönül rahatlığıyla nasıl konumlanır? Makamına mı güvenir? Partisine mi? Aldığı oya mı? “Nasıl olsa taraftarım beni savunur, dosya siyasi kavganın içinde kaybolur” diye mi düşünür?
Son altı ayın haberlerine bakın: Şu kadar ilde şu kadar operasyon… Şu kadar örgüt çökertildi, şu kadar kişi yakalandı, şu kadar milyarlık mal varlığına el konuldu.
Ekranda sirenler, koçbaşları, sıra sıra kelepçeler. Sonra ne oluyor? Ertesi sabah aynı haber, yalnızca şehirler ve isimler değiştirilerek yeniden önümüze geliyor.
Her güne yeni bir operasyon haberiyle uyanmamız demek ki insanların suç işleme cesaretini kıramıyor.
Yeni nesil suç örgütleri, sokak çeteleri, çocukları suça sürükleyen yapılar, giderek ağırlaşan şiddet vakaları, cinayetler, büyüyen uyuşturucu pazarı, okul önlerinde silahla güç gösterileri… Bütün bunlar yalnızca asayiş başlığı altında değerlendirilebilir mi?
Bu pervasızlığın ve rahatlığın kaynağı ne? Cezasızlık algısı mı güçleniyor? Suçun karşılığında ödenecek bedelin yeterince caydırıcı olmadığı mı düşünülüyor? Yoksa suç örgütleri kamu otoritesinin müdahale kapasitesini ve kararlılığını artık eskisi kadar önemsemiyor mu? İlginç bazı sorular da var: Toplumda, deyim yerindeyse, “kurttan korkmayan ölmüş eşeklerin” sayısının ne oranda çoğaldığı... Aynı şekilde suçu geçim kaynağı, kolay para kazanma yöntemi, hatta bir meslek gibi görmeye başlayanların sayısının yakın gelecekte nerelere varacağı!
Suç işleme cesareti doğuştan gelmiyor; üretiliyor. Geciken yargı üretiyor. İşlemeyen denetim üretiyor. Koruyan bağlantılar üretiyor. Suç gelirinin failde kalması üretiyor. Taraftarlık üretiyor. Operasyon görüntüsünü alkışlayıp davanın sonucunu unutan bizler de üretiyoruz.
Suçun kendisi kadar suçluluğun itibara dönüştürülmesi de cesaret üretiyor. Kimi ekranda mağdur, kimi sosyal medyada “reis”, kimi siyasi kürsüde kahraman ilan ediliyor. Böylece kelepçe utanç olmaktan çıkıp madalyaya dönüşüyor. Suçlu efsaneleşiyor, mağdur unutuluyor. Çoğu zaman failin hikâyesi ezberlenirken mağdur buharlaşıyor. Tüm bunlar hâliyle yeni failler için bir davetiyeye dönüşüyor.
Bu nedenle operasyon sayısı kadar, kanunların gerçek adaleti sağlamaya ne kadar yakın olduğunu, kaç dosyanın gerçekten sonuçlandığını, mağdurun mağdurluktan kurtulup kurtulmadığını, kamu zararının tahsil edilip edilmediğini, suçun finansmanının kesilip kesilmediğini, çeteyi doğuran zeminin kurutulup kurutulmadığını da konuşmak zorundayız.
Suçla mücadelede denklem tersine çevrilmeli: Suç, kazandırdığından fazlasını kaybettirmeli. “Yakalanırsam ne olur?” hesabının yerini, “hayatıma mâl olur” korkusu almalı. Suçtan gelen para, sağlanan koruma, kazanılan çevre, sokakta oluşturulan sahte itibar; hiçbiri failin elinde kalmamalı.
Devlet yalnızca tetiği çekeni yakalayan değil, o tetiği çekmeyi kârlı, mümkün ve risksiz gösteren düzeni bozan taraf olmalı. Çünkü “bana bir şey olmaz” diyebilenlerin çoğaldığı yerde sorun yalnızca suçlu sayısı değildir; suçun maliyetinin ucuzlamasıdır.
Bütün bunları yaparken etkili yöntemler, adil ve uygulanabilir seçenekler kapsamlı bir şekilde ele alınmalı. Bu süreçte yapılmaması gereken tek şey, sokağı görmeden sokak suçunu, çocuğunu uyuşturucudan korumaya çalışan aileyi tanımadan uyuşturucuyla mücadeleyi, dükkânı kurşunlanan esnafın korkusunu bilmeden caydırıcılığı tarif edenlerden hukuk dersi almak.
Sırça köşklerde, steril ortamlarda, lüks mekânlarda yaşayan ve toplumsal gerçeklikten kopmuş, hukuk ve insan hakları konusunda Batı’nın sahteliğini aşamamışların teorilerinin, adaleti sağlamadığının, gerçek hayatla örtüşmediğinin anlaşılması için daha ne kadar bedel ödemek gerekiyor?
Prof. Dr. Hakan Aydın / Haber7
Yorumlar10
-
yusuf
22 dakika önce
Şikayet Et
içeride yan gelip yatmamaları lazım ağır işlerde çalıştılmalılarki bir caydırılığı olsun
Beğen
Cevapla
-
MEHMET ALİ DOĞAN
32 dakika önce
Şikayet Et
Hocamıza tamamen Katılıyorum. Mesaj önceden verilmeli yapanın yanına kar kalmamalı.
Beğen
Cevapla
-
Mehmet Muratoğlu
48 dakika önce
Şikayet Et
Eyvallah.. Altına imza atacağımız mükemmel bir reçete sunmuşsunuz Türkiye Yüzyılı için. Umarım bu yazıyı bizden çok görmesi gerekenler görür ve ders alır..
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
-
Vatandaş
52 dakika önce
Şikayet Et
Tek çözüm Şeriat.
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
-
vatansever
1 saat önce
Şikayet Et
yakalasan ne olacak. caydırıcı ceza olmadıktan sonra yapanın yanına kar kalıyor. üç beş gün cezaevini otel gibi kullanıp, çıkınca suça devam ediyorlar
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle