Maziden Atiye: Cemil Şahin
- GİRİŞ02.10.2026 09:24
- GÜNCELLEME02.10.2026 09:24
Osmanlı arşivlerinde izini sürdüğüm köklerimden, Yason Burnu’nda geçen çocukluğuma; oradan fotoğraf makinemle çıktığım minarelere ve kubbelerin zirvesine uzanan bir hayat hikâyesi…
Ağaçların Tepesinden Kubbelerin Zirvesine…

Yason Burnu ve Çaytepe yalnızca doğup büyüdüğüm topraklar değildi; aynı zamanda beni bugünlere hazırlayan, hayatımın yönünü belirleyen topraklardı.
Çocukluğumu düşündüğümde kendimi çoğu zaman ağaçların tepesinde hatırlıyorum. Yüksek yerlere çıkmayı sever, saatlerce oralardan aşağıya, çevreme ve Karadeniz’e bakardım. O yıllarda bunun bir gün hayatımın ve mesleğimin bir parçası olacağını elbette bilmiyordum.
Fakat beni bugünlere hazırlayan yalnızca doğduğum coğrafya değildi. Annemin bana verdiği güç ve duyduğu inanç da hayatım boyunca benimle yürüdü.
Ortaokul birinci sınıftaydım. Derslerime yeterince çalışmıyor, açıkçası biraz da tembellik ediyordum. O yıl altı dersten kalmıştım.
Bir büyüğüm köye geldiğinde durumumu öğrenmiş ve anneme:
“Anne, bu okumasın; tarlaya, bağa, bahçeye gönder, çalışsın.”
demişti.
Annem buna kızdı ve hayatım boyunca unutamayacağım o cümleyi söyledi:
“Benim oğlum okuyacak adam olacak.”
Belki annem o gün söylediği birkaç kelimenin hayatımda nasıl bir iz bırakacağını bilmiyordu. Ama ben o sözü hiç unutmadım. İçimde bir yere yerleşti; beni kamçıladı, bana irade ve azim verdi.
Yıllar sonra dönüp baktığımda, ortaokulda altı dersten kalan o çocuğun nereden nereye geldiğini daha iyi görüyorum.
Çocukken Çaytepe’de ağaçların tepelerine çıkan, Yason Burnu’nun kıyılarından Karadeniz’e bakan o çocuk; yıllar sonra kubbelere, minarelere ve tarihî yapıların ulaşılması en güç noktalarına çıktı.
Çalıştım, araştırdım, peşinden gittim. Kolay olanı değil, çoğu zaman kimsenin çıkmadığı yerleri ve görülmemiş açıları aradım.
Çocukken çıktığım ağaçların yerini yıllar sonra minareler, kubbeler ve tarihî yapıların ulaşılması güç noktaları aldı. Bir zamanlar Yason Burnu ve Çaytepe’de yükseklerden dünyaya bakan o çocuk, yıllar sonra Selimiye’nin, Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in,Ayasofya;nın,Yeni Camii;nin Fatih,Yavuz Selim;in ve nice medeniyet şahikasının kubbelerinden tarihe bakmaya başladı.
Bugün insanlar beni “Kubbelerin Üstadı” olarak tanıyorsa, bunun hikâyesi yalnızca kubbelerde başlamadı.
O hikâyenin ilk satırları doğup büyüdüğüm topraklarda, çocukken tırmandığım ağaçların tepelerinde ve:
“Benim oğlum okuyacak adam olacak.”
diyerek bana inanan annemin yüreğinde yazıldı.
Annemin o gün bana duyduğu güven, yıllar sonra benim kendime duyduğum güvene dönüştü.Belki de ben, yıllar sonra çıkacağım kubbelerin provasını çocukken o ağaçların dallarında yapıyordum.
Yıllardır tarihin izini kubbelerde, minarelerde, taşlarda, kitabelerde ve asırlık yapıların sessizliğinde arıyorum.
Fotoğraf makinemle bir medeniyetin hafızasını kayıt altına almaya çalışırken, bir gün objektifi kendime çevirdim ve bugüne kadar üzerinde pek durmadığım bir soruyu sordum:
Ben kimim, hangi kökten geliyorum?
Babamın, dedemin ve onun babasının yaşadığı bu toprakların geçmişi nereye kadar uzanıyor?
Bir insanın kendi geçmişine doğru çıktığı yolculuk gerçekten ilginçmiş. Bir ismi buluyorsunuz, o isim sizi başka bir isme; bir köy adı başka bir köy adına, bir nüfus kaydı ise yüz elli yıl öncesine götürüyor.
Ben de araştırdıkça gördüm ki karşımdaki hikâye yalnızca Şahin ailesinin soy ağacından ibaret değildi.
Bu hikâyenin içerisinde Osmanlı vardı, Cumhuriyet vardı; Satılmış, Vona, Perşembe, Medreseönü, Doğanlı, Toğanlı, Bayadı, Çaytepe ve Yason Burnu vardı.
Ve bütün bunların arasında nesilden nesile devam eden bir aile vardı.
İsimler değişti, nesiller değişti, zaman değişti; fakat kök aynı topraklarda yaşamaya devam etti.
Osmanlı nüfus kayıtlarında karşıma çıkan her isim, aslında bugüne uzanan zincirin bir halkasıydı. Satılmış’tan Vona’ya, Medreseönü’nden Doğanlı ve Toğanlı’ya; Bayadı’dan Çaytepe’ye uzanan bu yolculuk yalnızca yer adlarının değişimini değil, bir ailenin zaman içindeki yürüyüşünü de anlatıyordu.
Bir tarafta Osmanlı’nın kayıtları, diğer tarafta Cumhuriyet’in nüfus belgeleri… Aralarında yıllar, değişen idareler ve değişen yer adları vardı. Ama aynı coğrafyada yaşamaya devam eden insanların hatıraları kaybolmamıştı. Her belge beni bir önceki kuşağa, her isim biraz daha geriye götürüyordu.
SATILMIŞ’TAN VONA’YA, VONA’DAN PERŞEMBE’YE VE YASON BURNU’NA

Satılmış’tan Vona’ya, Medreseönü’nden Doğanlı ve Toğanlı’ya; Bayadı’dan Çaytepe ve Yason Burnu’na uzanan bir aile, coğrafya ve medeniyet hikâyesi
Bugün Perşembe olarak bildiğimiz coğrafyanın geçmişine baktığımızda karşımıza yüzyıllara yayılan bir yerleşim hafızası çıkıyor.
Perşembe Belediyesi’nin tarihçe kayıtlarında bölge 1455 yılında Nahiye-i Satılmış-ı Bayram, 1485’te Vilayet-i Satılmış ve Bayramlu, 1547 ve 1613 yıllarında ise Nahiye-i Satılmış olarak geçiyor.
1871’e gelindiğinde Perşembe Nahiyesi adını görüyoruz.
1928’de yine Perşembe Nahiyesi olan merkez, 1930–1945 döneminde Vona adıyla kayıtlara geçiyor ve 25 Haziran 1945’te Perşembe ilçe merkezi hâline geliyor.
“Perşembe” adının yaygınlaşmasının, bölgede pazarın perşembe günleri kurulmasıyla ilişkili olduğu da yerel tarih kayıtlarında belirtiliyor.
Bugün kullandığımız tek bir yer adının arkasında bile kaç neslin, kaç devlet kaydının ve kaç hikâyenin bulunduğunu düşünün…
İşte aile tarihimi araştırırken ilk karşılaştığım gerçeklerden biri buydu:
İnsanların olduğu gibi şehirlerin, köylerin ve mahallelerin de şeceresi var.
ATALARIMIN KAYITLARI BENİ MEDRESEÖNÜ’NE GÖTÜRDÜ
Baba tarafından aile kayıtlarını geriye doğru takip ettiğimde nüfus kütüğümüzde sürekli karşıma çıkan yer:
Ordu – Perşembe – Medreseönü oldu.
Ancak Medreseönü ve çevresinin tarihî kayıtlarına baktığımızda bugünkü isimden daha eski bir yer adı hafızasıyla karşılaşıyoruz.
Perşembe yöresinin yer adlarını Osmanlı tahrir, avarız ve nüfus defterleri üzerinden inceleyen akademik araştırmalarda bu çevreyle bağlantılı kayıtlarda Divanköyü, Çerlü Toğanlı, Çerlü Doğanlı ve Doğanlı gibi adlar görülüyor.
Daha sonraki dönemlerde ise Medreseönü adı öne çıkıyor.
Burada özellikle bir hususun altını çizmek istiyorum: Bunları her dönemde aynı sınırları taşıyan tek bir köyün basitçe değiştirilmiş isimleri olarak okumak doğru olmaz. İdarî sınırlar ve yerleşim tarifleri zaman içerisinde değişebiliyor. Ancak bu isimler, aynı tarihî coğrafyanın farklı dönemlerdeki hafızasını anlamamız bakımından son derece kıymetli.
Üstelik Doğanlı–Medreseönü çevresinde Osmanlı dönemine uzanan bir medrese geleneğinin bulunması da bugünkü Medreseönü adını daha anlamlı hâle getiriyor.
Ve işte tam bu noktada coğrafyanın tarihi ile ailemin tarihi birbirine dokunmaya başlıyor.
BİR İSİM ÇIKTI KARŞIMA: ALİ
Soy ağacında geriye doğru ilerlerken bir noktada karşıma tek bir isim çıktı:
Ali.
Şimdilik Ali’nin doğum tarihini bilmiyorum.
Ne zaman öldüğünü, babasının kim olduğunu da henüz belgeleyebilmiş değilim.
Fakat onun varlığını biliyorum.
Çünkü 1847 doğumlu İbrahim’in nüfus kaydında babasının adı açık biçimde Ali, annesinin adı ise Ayşe olarak yer alıyor.
Araştırmanın belki de en heyecanlı tarafı burada başlıyor.
Çünkü elinizde bir isim var ama o ismin arkasında henüz açılmamış bir kapı duruyor.
Tarih araştırırken öğrendiğim bir prensibi burada özellikle korumak istiyorum:
Belgenin söylemediğini biz söylememeliyiz.
Bu nedenle Ali’nin öncesi şimdilik boş.
Ama artık başlangıç noktamızı biliyoruz:
Ali → İbrahim
1847: İBRAHİM
Aile tarihimizde doğum tarihiyle birlikte ulaşabildiğimiz ilk ayrıntılı kuşak İbrahim.
İbrahim, 1 Temmuz 1847’de Ordu’da dünyaya geliyor.
Babası Ali, annesi Ayşe.
Aile kaydı ise Perşembe–Medreseönü hattında devam ediyor.
1847…
Bu tarihin üzerinde özellikle durmak gerekiyor.
Çünkü artık Cumhuriyet döneminden değil, doğrudan Osmanlı Devleti döneminde dünyaya gelmiş bir aile büyüğümüzden söz ediyoruz.
Bir nüfus kaydında gördüğünüz tarih, bir anda aile hikâyesini yaklaşık iki asır geriye götürüyor.
1874: AİLE HAFIZASINDA “DURSUN ÇAVUŞ”
İbrahim’in ardından zincirin bir sonraki halkasında Dursun Şahin bulunuyor.
Dursun, 1 Temmuz 1874’te Ordu’da doğuyor.
Babası İbrahim, annesi Servi.
Fakat burada resmî nüfus kayıtlarının yanına aileden bize ulaşan sözlü tarih de ekleniyor.
Çünkü Dursun Şahin aile içerisinde:
“Dursun Çavuş”
olarak biliniyor.
Bir tarafta devlet kayıtlarının Dursun’u, diğer tarafta çocukların ve torunların hafızasındaki Dursun Çavuş…
Bence aile tarihini değerli yapan da tam olarak bu.
Belge bize tarihi verir. Aile hafızası ise o tarihe ses verir.
1924: BABAM HASAN ŞAHİN
Dursun Çavuş’un ardından babam Hasan Şahin geliyor.
Babam 15 Eylül 1924’te Ordu’da dünyaya gelmiş.
Babası Dursun, annesi Şehri.
Nüfus kütüğü yine Perşembe–Medreseönü.
Hasan Şahin 1971 yılında hayata veda etti.
Ancak arkasında oldukça büyük bir aile bıraktı:
Altı kız, altı erkek; toplam on iki evlat.
Kızları; Ayten Şahin, Nuriye Şahin (Aydın), Nuran Şahin (Aydın), Nurşen Şahin (Demirbaş), Şengül Şahin (Yıldız) ve Meral Şahin.
Erkek evlatları ise Zihni Şahin, Nuri Şahin, Mehmet Şahin, Cemal Şahin,Cemil Şahin,Mustafa Şahin.
Artık bir isimle başlayan araştırma büyük bir aile ağacına dönüşüyordu.
Fakat hikâyenin bir başka coğrafyası daha vardı.
Benim için belki de en özeli…
BAYADI’DAN ÇAYTEPE’YE
Atalarımızın kütük kayıtları bizi Medreseönü’ne götürürken, benim doğup büyüdüğüm topraklar Çaytepe ve Yason Burnu oldu.
Çaytepe’nin geçmişine indiğimizde ise karşımıza Bayadı adı çıkıyor.
Yer adları üzerine yapılan akademik araştırmalarda bugünkü Çaytepe çevresinin 1455 ve 1485 kayıtlarında Karalu, 1642–1643 ve 1834–1845 kayıtlarında Bayadı, 1928’de yine Bayadı olarak geçtiği görülüyor.
Osmanlı nüfus kayıtları üzerine yapılan başka bir akademik çalışmada ise çok daha dikkat çekici bir bilgi bulunuyor:
Perşembe Yason Burnu ve çevresi, 1046 numaralı Osmanlı nüfus defterinde Bayadı karyesi olarak kayıtlı.
Aynı çalışmada Bayadı adının 1957 yılında Çaytepe olarak değiştirildiği belirtiliyor.
Bir zamanlar nüfus defterine “Bayadı” diye yazılan topraklar, benim dünyaya geldiğim yıllarda artık Çaytepe adını taşıyordu.
İşte belgelerle insan hayatının kesiştiği yerlerden biri de burası.
YASON BURNU: BEN TARİHİN İÇİNDE DOĞMUŞUM

Bu araştırmada beni en fazla düşündüren yerlerden biri Yason Burnu oldu.
Çünkü Yason benim için yalnızca tarihî veya turistik bir mekân değil.
Benim ve ailemin doğup büyüdüğümüz topraklar.
Çocukken üzerinde yürüdüğünüz toprağın binlerce yıllık geçmişini düşünmüyorsunuz.
Denizi görüyorsunuz.Kayaları görüyorsunuz.Dalgaları, rüzgârı, gün batımını görüyorsunuz.Yıllar geçtikten sonra araştırmaya başladığınızda ise aynı yere bambaşka gözlerle bakıyorsunuz.
Bugün Çaytepe Mahallesi sınırlarında bulunan Yason Burnu, kültür envanterlerinde arkeolojik sit alanı olarak kayıtlıdır.
Yason adı antik çağlardan gelen Iason/Jason ve Argonotlar anlatısıyla ilişkilendiriliyor. Yarımadanın ve yakın çevresinin eski denizcilik ve ticaret faaliyetleri açısından da önem taşıdığına ilişkin arkeolojik değerlendirmeler bulunuyor.
Burnun üzerinde bugün hâlâ ayakta duran Yason Kilisesi ise 19. yüzyıldan günümüze ulaşan önemli tarihî yapılardan biri.
Fakat benim açımdan bütün bu tarihî bilgilerden daha farklı bir anlamı var.
Çünkü yıllar sonra kubbelerin, minarelerin, camilerin, köprülerin, sarayların ve medeniyet eserlerinin peşinde binlerce kilometre yol yapan bir fotoğrafçı olarak dönüp çocukluğuma baktığımda şunu düşünüyorum:
Belki de tarihe olan merakım sandığımdan çok daha önce başladı.
Belki Yason’un kıyılarında…Belki Bayadı’nın eski topraklarında…Belki Karadeniz’e bakarken…Çünkü bazen insan tarih araştırmaya sonradan başlamaz.
Bazen tarihin içinde doğar.
İKİ AYRI COĞRAFYA, AYNI AİLE HİKÂYESİ
Araştırmanın sonunda benim için önemli bir ayrım da netleşti.
Ailemizin eski kuşaklarının nüfus ve kütük hattında Medreseönü ve çevresinin tarihî yer adları bulunuyor.
Benim doğup büyüdüğüm tarafta ise Bayadı–Çaytepe–Yason Burnu coğrafyası var.
Bu iki hattı birbirine karıştırmadan okumak gerekiyor.
Fakat ikisi de aynı aile hikâyesinin farklı sayfaları.
Çünkü aile tarihi yalnızca:
“Babam kimdi, dedem kimdi?”sorusundan ibaret değil.
Nerede yaşadılar?O köyün o zamanki adı neydi?
Hangi devletin kayıtlarında nasıl görünüyorlardı?
Bir yerin adı değişirken aileler orada yaşamaya nasıl devam etti?
Bence asıl hikâye burada başlıyor.
1847’DEN 2006’YA: ŞECERE DEVAM EDİYOR
1847 yılında dünyaya gelen İbrahim’den, 1874 doğumlu Dursun “Çavuş” Şahin’e; oradan 1924 doğumlu babam Hasan Şahin’e uzanan aile zinciri Cumhuriyet döneminde yeni kuşaklarla devam etti.
4 Ağustos 1969’da dünyaya gelen ben, Cemil Şahin, bu şecerenin bir sonraki halkası oldum.Yıllar sonra kendimi kubbelerin üzerinde, minarelerin şerefelerinde, tarihî yapıların bilinmeyen noktalarında; bir medeniyetin izlerini fotoğraflarken buldum.
Ama şecere benimle de bitmedi.
20 Ocak 2006’da oğlum Faruk Berk Şahin dünyaya geldi.
Ve aile zincirimize yeni bir halka daha eklendi.
Bugün belgelerin gösterdiği ölçüde doğrudan baba hattımızı şöyle okuyabiliyoruz:
Ali-İbrahim — 1 Temmuz 1847-Dursun “Çavuş” Şahin — 1 Temmuz 1874-Hasan Şahin 15 Eylül 1924–1971-Cemil Şahin — 4 Ağustos 1969-Faruk Şahin — 20 Ocak 2006
Bir zamanlar bu topraklarda Ali vardı.
Ardından İbrahim geldi.
Dursun Çavuş geldi.
Hasan Şahin geldi.
Bugün o zincirin bir halkasını ben taşıyorum.
Benden sonraki halkasında ise oğlum Faruk Şahin var.
Böyle bakınca insan şunu daha iyi anlıyor:
Biz yalnız atalarımızın devamı değiliz; bizden sonra gelecek insanların da atalarıyız.
Belki bir hane kaydında…
Belki tek bir satırda…
Belki de bugün henüz bilmediğimiz başka bir isim bizi 18. yüzyıla doğru götürecek.
Bu nedenle bu yazı aslında bir sonuç değil.
Yeni bir araştırmanın başlangıcı.
GEÇMİŞ KAYBOLMAZ
Yıllardır kubbelerin üzerinden şehirlere baktım.
Selimiye’nin, Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in, Ayasofya’nın ve nice tarihî yapının bilinmeyen noktalarından medeniyetimizin izlerini fotoğrafladım.
Fakat kendi ailemin geçmişini araştırırken gördüm ki tarih yalnızca büyük eserlerde yaşamıyor.
Tarih bazen eski bir nüfus defterinin tek satırında…
Bazen artık kullanılmayan bir köy isminde…
Bazen aile büyüklerinin “Dursun Çavuş” diye hatırladığı bir dedede…
Bazen Bayadı’dan Çaytepe’ye değişen bir yer adında…
Bazen çocukluğunuzun geçtiği Yason Burnu’nun kıyısında…
Bazen de oğlunuzun isminde yaşamaya devam ediyor.
Bugün belgeler beni İbrahim’in babası Ali’ye kadar götürdü.
Ali’nin ardında ise henüz açılmamış bir kapı var.
Belki bir gün Osmanlı arşivlerinin sararmış bir sayfasında:
“Ali bin…”
diye başlayan o satırı da bulacağım.
Ve Şahin ailesinin hikâyesine bir isim, bir kuşak, belki de yeni bir asır daha eklenecek.
Çünkü artık şunu çok daha iyi biliyorum:
GEÇMİŞ KAYBOLMAZ.
BAZEN YALNIZCA BULUNMAYI BEKLER.
Ağaçların tepesinden kubbelerin zirvesine uzanan bu yolculuk, aslında aynı çocuğun aynı ufka bakmaya devam eden hikâyesidir.
Ve Osmanlı’dan günümüze uzanan bu aile hikâyesi, geçmişten aldığı mirası geleceğe taşıyarak yoluna devam ediyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Yason Burnu’nda ağaçların tepesine çıkıp Karadeniz’i seyreden o çocuğun aslında geleceğine baktığını düşünüyorum.
O gün ağaç dallarında başlayan yükseklik tutkusu, yıllar sonra beni minarelere, kubbelere ve ecdadın bıraktığı eşsiz eserlerin en yüksek noktalarına taşıdı. Annemin bana duyduğu inanç, ailemden aldığım değerler ve doğduğum toprakların ruhu ise çıktığım her basamakta benimle birlikteydi. Belki de insan, çocukluğunda nereye baktığını yıllar sonra anlıyor.
Benim hikâyem Çaytepe’de, Yason Burnu’nda başladı; bugün kubbelerde, minarelerde ve Türk-İslam medeniyetinin izlerini geleceğe taşıyan fotoğraflarda devam ediyor.
Ağaçların tepesinden kubbelerin zirvesine uzanan bu yolculuk, aslında aynı çocuğun aynı ufka bakmaya devam ettiği bir hikâyedir.Ve Osmanlı’dan günümüze uzanan Şahin ailesinin hikâyesi de, geçmişten aldığı mirası geleceğe taşıyarak benimle birlikte yoluna devam ediyor.
YASON BURNU’NDAN KUBBELERİN ZİRVESİNE…
Bugün geriye dönüp baktığımda, Yason Burnu’nda ağaçların tepesine çıkıp Karadeniz’i seyreden o çocuğun aslında geleceğine baktığını düşünüyorum.
O gün ağaç dallarında başlayan yükseklik tutkusu, yıllar sonra beni minarelere, kubbelere, kemerlere ve ecdadın bıraktığı eserlerin en yüksek noktalarına taşıdı.
O çocuk büyüdü…
Elinden fotoğraf makinesini bırakmadı. Şehir şehir, eser eser dolaştı; kimi zaman bir minarenin şerefesinde, kimi zaman asırlık bir kubbenin üzerinde tarihin izini sürdü.
Yıllar içinde çektiği fotoğraflar yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası alanda da karşılık buldu. Eserleri Türkiye Cumhuriyeti pasaportlarının sayfalarında yer aldı, PTT tarafından resmî pullara taşındı; Cumhurbaşkanlığı tarafından üç ayrı madalyon ödüle layık görüldü. Fotoğrafları ulusal ve uluslararası televizyonlarda, gazetelerde ve belgesellerde yer aldı. Ve bütün bu yolculuk, bugün dört kitaba uzanan kalıcı bir fotoğraf ve kültür mirasına dönüştü ve bir zamanlar Yason Burnu’nda ufka bakan o çocuk, yıllar sonra insanların “Kubbelerin Üstadı” diye seslendiği Cemil Şahin oldu.
Yason Burnu’nda ufka bakan o çocuk hâlâ içimde.
Sadece çıktığı yer değişti:
Dün bir ağacın tepesindeydi,
Bugün Kubbelerin zirvesinde…
Cemil Şahin
Fotoğraf Sanatçısı • Araştırmacı • Yazar • Köşe Yazarı
KAYNAKLAR
Mustafa Büyük, Orta Karadeniz Tarihinin Kaynakları XI: Perşembe, Aybastı, Bolaman ve Çamaş Kazaları 1834–1845 Tarihli Nüfus Defterleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2020.
Hakan Çelebi, “Ordu İli Perşembe Yöresi Yer Adları”, Dede Korkut Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, Sayı 30, 2023, s. 91–128.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı, Osmanlı Arşivi, Nüfus Defterleri Tasnifi (NFS.d).
T.C. İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, Şahin ailesine ilişkin Alt-Üst Soy Bilgisi kayıtları.
Yorumlar1