KATİL AMA YAKIŞIKLI: Şiddetin normalleştiği bir çağda etik bize ne söyler?

  • GİRİŞ08.10.2026 08:57
  • GÜNCELLEME08.10.2026 08:57

Geçtiğimiz günlerde 18 yaşındaki Gökçe Alkan isimli gencin öldürülmesinin ardından, cinayet şüphelisinin sosyal medya hesabının yaklaşık 15 kat arttığı görüldü. Üstelik bazı genç kadınların cinayet şüphelisinin sosyal medya hesabına “yakışıklı” (tipi iyi) vb şeklinde yorumlar yaptığına şahitlik ettik maalesef…

Bu durum ne yazık ki sadece şiddetin başlangıcına değil devamındaki sürecin de “otokontrol” edilmesi gerektiğini hatta bireysel otokontrol olarak değil, toplumsal otokontrol olarak.

***

Şehirlerin ismi değişiyor, okulların ismi değişiyor, şiddeti uygulayan öğrencilerin cinsiyetleri ve isimleri değişiyor… Değişmeyen tek şey okul içlerinde, okul bahçelerinde, okul önlerinde şiddetin boyutu ve bıraktığı iz.

Ne yazık ki son dönemlerde ülkemizdeki bazı şehirlerden cıvıl cıvıl öğrenci sesi yerine, çığlık sesleri duymaya başladık. Bu tip toplumsal olayların ardından eleştirmek, işaret parmağı ile birilerini suçlu ilan etmek işin kolay yanı. Biz her zamanki gibi suçlu aramak, çocukları, aileleri, öğretmenleri, müdürleri, bürokratları hatta bakanı suçlamak yerine çözüm odaklı bir süreç için yine aldık kalemi kağıdı elimize.

Uzman Klinik Psikolog Elif Kevser ARA

Şiddetin psikolojisine mi felsefesine mi bakmalıyız?

Tüm bu konuları son dönemlerin çok okunan, çok üreten ismi Uzman Klinik Psikolog Elif Kevser ARA ile buluştuk ve ülkemizin aydınlık yarınları evlatlarımız, anne-babaları ve eğitimcileri adına sorularımızı kendisine sorduk.

Değerli Hocam, biliyoruz ki ele alacağımız konu başlıkları çok hassas… Evi, okulu her şeyden önce insan zihninin içini deşmek, ele almak ve gerçekleri objektif olarak konuşup çözüm üretmek zorundayız, ki ülkemize ve ülkemizin evlatlarına faydamız olsun diye düşünüyorum.

***

Değerli Hocam, siz şiddeti nasıl tanımlarsınız?

Ben şiddeti yalnızca vurmak, yaralamak ya da fiziksel zarar vermek olarak tanımlamıyorum. Şiddet, ötekinin varoluş alanını kendi gücünüzle daraltmaya başladığınız yerde başlar. Susturmak, korkutmak, aşağılamak, sürekli denetlemek, utandırmak da bunun biçimleri olabilir.

Kuçuradi’nin insanın değeri üzerine düşüncesinden bakarsak sorun tam burada: Karşımızdakini kendi başına değer taşıyan bir insan olmaktan çıkarıp öfkemizin, ihtiyacımızın ya da iktidarımızın nesnesine dönüştürüyoruz. Levinas’ın diliyle de ötekinin yüzünün bize koyduğu sınırı tanımıyoruz.

Şiddetin özü biraz da şudur: “Ötekinin benden başka olmasına tahammül edememek.” Sâdî-i Şîrâzî’nin Gülistan’da söylediği gibi, “İnsanlar bir bedenin uzuvlarıdır.” Bir uzvun acısı diğerini ilgilendiriyorsa, ötekinin farklılığını ezmek değil, onun varlığına yer açmak gerekir. Şiddet tam da bu bağı unuttuğumuz yerde başlar…

 

Etik felsefesiyle gençlerimizin lisede tanışması gerektiğinin altını neden çiziyorsunuz?

Çünkü bugün gençlerin bilgiye erişim problemi yok; ayırt etme problemi var. Tarihin hiçbir döneminde bu kadar fazla bilgi, görüntü ve davranış örneğiyle bu kadar erken karşılaşmadılar. Ama “Gördüğüm şey doğru mu?”, “Yapabiliyor olmam yapmam gerektiği anlamına gelir mi?”, “Benim davranışım ötekinin dünyasında ne yaratıyor?” sorularını kim öğretecek?

Kuçuradi’nin bize bıraktığı en önemli şeylerden biri, etiğin ezberlenmiş bir yasaklar listesi değil, değer görme ve değerlendirme yetisi olduğudur. Etik eğitimi gence yalnız doğru cevabı vermez; doğru soruyu sordurur.

Bugün zekâdan çok muhakemeye ihtiyacımız var. Zekâ “yapabilirim” der; etik, “ama yapmalı mıyım?” diye sorar. Kuçuradi Hoca’nın düşüncesi de tam burada düğümlenir: “İnsan hakları, insanın değerinin bilgisinden türetilir.” Yani mesele yalnızca neye gücümüzün yettiği değil; o gücü kullanırken karşımızdakinin insan değerini koruyup korumadığımızdır.. Allah rahmet eylesin çok değerli hocamızdı.

 

Şiddet eylemlerini bir dürtü olarak mı görmeliyiz, yoksa bir anlam arayışında mı bulunmalıyız?

İkisini birbirinden ayırmam. Şiddette dürtüsellik, öfke regülasyonu, tehdit algısı gibi psikolojik süreçler olabilir; fakat insan yalnızca dürtüyle hareket eden bir canlı değildir. Davranışına hikâye ve meşruiyet de üretir.

“Bana bunu yaptı”, “hak etti”, “başka çarem yoktu”… Bunlar şiddetin zihinsel altyapısını kuran anlatılardır.

Bu yüzden yalnızca “Neden öfkelendi?” diye sormak yetmez. Şunu da sormalıyız:

“Hangi psikolojik ve toplumsal dünya ona şiddeti meşru bir seçenek gibi gösterdi?”

Şiddeti anlamaya çalışmak onu mazur görmek değildir. Tam tersine, önleyebilmek için hangi yollardan üretildiğini bilmektir.

 

Gençlerin günlük hayatlarında kötülük artık sıradanlaştı diyebilir miyiz?

Diyebiliriz ama “gençler kötüleşti” demek bana son derece yüzeysel geliyor.

Mübeccel Kıray’ın baktığı yerden bakarsak toplum değişirken bütün kurumlar aynı hızla değişmiyor. Teknoloji çok hızlı dönüşüyor; aile, eğitim, etik normlar ve denetim mekanizmaları aynı hızda uyum sağlayamayabiliyor. Kıray’ın “ara formlar” ve “tampon mekanizmalar” üzerinden anlamaya çalıştığı mesele biraz da bu tür hızlı toplumsal dönüşümlerdir.

Bugün aşağılamanın, teşhirin, şiddetin ve linç dilinin sürekli görünür olduğu bir medya ortamımız var. Tekrar edilen şey zamanla olağanlaşıyor.

Dolayısıyla mesele “Bu gençlere ne oldu?” değil.

Asıl soru: “Biz hangi davranışları görünür, ödüllendirilir ve sıradan hâle getirdik?” Olmalı.

 

Öfke ile eylem arasında nasıl bir köprü var?

Öfke tek başına problem değildir. Öfke insani bir duygudur; bazen sınır ihlalini, haksızlığı, kaybı haber verir.

Problem, öfke ile eylem arasındaki düşünme alanının kaybolmasıdır.

Psikolojik olgunluk biraz da o küçücük aralığı büyütebilmektir:

“Öfkelendim” ile “vuracağım” arasına düşünceyi, dili, empatiyi ve sonucu koyabilmek.

Çocuklara “öfkelenme” demek yerine şunu öğretmeliyiz:

“Öfkelendiğinde ne yapacağını seçebilirsin.”

Çünkü duygu kendiliğinden gelir; ama davranışın sorumluluğu bize aittir.

 

Etik eğitimi nasıl olmalı, nerede başlamalı?

Etik eğitimi bence “iyi çocuk ol, kötü şey yapma” biçiminde verilmemeli. Bu ahlak telkinidir; etik muhakeme değildir.

“Evde başlar, okulda sistematikleşir.”

Çocuğa gerçek vakalar üzerinden sorular sorulmalı:

“Arkadaşının fotoğrafını izinsiz paylaşabilir misin?”

“Herkes bir kişiyi dışlıyorsa sen de katılmalı mısın?”

“Bir davranış komik ama karşı tarafı aşağılıyorsa hâlâ komik midir?”

“Birini sevmek onu kontrol etme hakkı verir mi?”

Etik, doğru cevabı ezberletmek değil; sonuçları ve ötekinin varlığını hesaba katmayı öğretmektir.

 

Katillerin ya da faillerin görünür olmaya ihtiyacı var mı? “Ne olursa olsun popüler olmalıyım!” düşüncesini fikirden eyleme götüren sebepler neler?

Her fail için “görünür olmak istiyor” diyemeyiz; bu ciddi bir genelleme olur. Ama günümüz kültüründe görünürlük başlı başına bir değere dönüştü. Geçtiğimiz günlerde Bursa’da 18 yaşındaki Gökçe Alkan’ın öldürülmesinin ardından cinayet şüphelisinin sosyal medya hesabının takipçi sayısının kısa sürede çok ciddi arttığı, bazı kullanıcıların da “yakışıklı” gibi yorumlar yaptığı haberleştirildi. Bu artışın tam ölçeği bağımsız olarak doğrulanmış değil; ama ortaya çıkan tepki bile başlı başına önemli bir toplumsal veri.

Burada benim dikkatimi çeken şey şu: Bir genç kadın öldürülüyor ama kısa süre sonra konuşmanın merkezi mağdurdan faile kayabiliyor. Fail görünür, merak edilir, takip edilir; estetik çekim etik yargının önüne geçebilir. İşte sosyal medyanın en tehlikeli taraflarından biri burada: algoritma “iyi” ile “kötü” arasında ahlaki ayrım yapmaz; dikkat üretir. Dolayısıyla mesele yalnız “neden takip ettiler?” değil. Biz çocuklara ün ile değeri, görünürlük ile itibarı, çekicilik ile karakteri birbirinden ayırmayı yeterince öğrettik mi? “Yakışıklı” denilen yerde aslında çok daha büyük bir etik problem görüyoruz: Bir insanın görünüşü, yaptığı eylemin ahlaki ağırlığını gölgeleyebiliyor.

Ben bugünkü paylaşımımda da instagram da tam bunu söyledim: Estetik, etiğin önüne geçtiğinde toplum yönünü kaybeder. Birini değerlendirirken önce “nasıl görünüyor?” değil, “ne yapıyor, neye değer veriyor, başkasının hayatına nasıl dokunuyor?” diye sormayı öğretmek zorundayız.

 

Sosyal medya asıl fail diyebilir miyiz?

Hayır. Sosyal medyayı “asıl fail” ilan etmek de kolaycılık olur.

Ama sosyal medya hızlandırıcı, çoğaltıcı ve normalleştirici olabilir. Var olmayan şiddeti sıfırdan yaratmak zorunda değildir; zaten var olan davranışı milyonlarca kez görünür hâle getirerek onun toplumsal etkisini büyütebilir.

Mübeccel Kıray’ın toplumsal yapıya bakışından ilhamla, tek bir kurumu suçlamak yerine yapılar arasındaki ilişkiye bakmalıyız: aile ne öğretiyor, okul ne öğretiyor, medya ne ödüllendiriyor, akran grubu neyi statü sayıyor?

Çocuk yalnız ailesinin değil, içine doğduğu “bütün kültürel çevrenin öğrencisidir.”

 

Şiddetin cinsiyeti var mı? Faillerin ya da kurbanların kız veya erkek olmasını birbirinden ayıran faktörler neler?

Biyoloji tek başına bunu açıklamaz. Toplumsal cinsiyet normları, yetiştirilme biçimi, güç ilişkileri, şiddete maruz kalma, akran kültürü ve hangi duygulara izin verildiği önemli.

Erkek çocuklara hâlâ bazı çevrelerde “korkma, ağlama, güçlü ol, karşılık ver” mesajı verilirken; kız çocuklarına “idare et, sakinleştir, ilişkiyi koru” mesajı verilebiliyor.

Sonra erkek öfkesini dışarı vurmayı, kadın ise uzun süre tahammül etmeyi öğrenebiliyor. Elbette bunlar herkes için geçerli değil.

Dolayısıyla şiddetin cinsiyetini anlamak için yalnız bireye değil, erkekliği ve kadınlığı nasıl öğrettiğimize de bakmamız gerekiyor.

 

Şiddet bulaşıcı mıdır?

Biyolojik anlamda bir hastalık gibi “bulaşıcı” demek doğru olmaz; ama davranış öğrenilir, modellenir ve normalleştirilebilir.

Çocuk evde sorunların bağırarak çözüldüğünü görür, okulda zorbalığın statü getirdiğini fark eder, sosyal medyada saldırganlığın milyonlarca izlenme aldığını görürse zihninde bir davranış repertuvarı oluşur.

Burada Bandura’nın sosyal öğrenme kuramı çok açıklayıcıdır: İnsan yalnız kendi deneyiminden değil, başkasının davranışının sonucunu izleyerek de öğrenir.

Şiddetin en tehlikeli yayılma biçimi bazen taklit değildir; “alışmaktır.” Bir süre sonra insan gördüğü şeye “tepki vermemeye” başlar. Alışmamalıyız o yüzden.

 

Çocuklara öğretilmesi gereken en temel şeyler neler olmalı?

Bence önce şu ayrımları öğretmeliyiz:

Sevgi kontrol değildir.

Kıskançlık sevginin kanıtı değildir.

Öfke şiddet hakkı vermez.

Popülerlik değer değildir.

Görünüş karakter değildir.

“Hayır” reddedilmek değil, sınırdır.

Başkasının bedeni, telefonu, hayatı ve mahremiyeti ona aittir.

Ama belki bunların üzerinde bir şey daha var: Çocuğa ötekinin de kendisi kadar gerçek olduğunu öğretmek.

Levinas’ın etiğini çok gündelik bir dile indirgersek mesele biraz budur: “Karşındaki insan senin hikâyendeki figüran değildir.”

Kuçuradi’nin insanın değeri konusunda yıllarca ısrarla hatırlattığı mesele de burada hâlâ çok canlı. Onu 2 Ekim 2026’da kaybettik; fakat geride bıraktığı soru bugün belki daha da önemli: “İnsana yalnızca insan olduğu için değer verebiliyor muyuz?”

Şiddeti azaltmak istiyorsak yalnız kötü davranışı cezalandırmayı değil, iyi muhakemeyi, etik sorumluluğu ve ötekinin varlığına saygıyı çocukluktan itibaren öğretmeyi konuşmalıyız.

***

Evet, gerçekten konuşması can sıkıcı, okullarımızda yaşanması çok daha üzücü bir konu için ülkemiz adına düşünmeye, çözüm üretmeye, bilgilendirmeye çalıştığımız bir yazımızın daha sonuna geldik. Katkıları için değerli bilim yazarı Uzman Klinik Psikolog Elif Kevser ARA hocama ülkemiz evlatları adına çok teşekkür ediyorum.

Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı ve Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu Onursal Başkanı Prof.Dr.Ioanna Kuçuradi geçtiğimiz 2 Ekim günü hayata veda etti. Felsefe alanının duayen ismi gerçekten felsefe alanında çok önemli hizmetleri ve sayısız ödülleri bulunan bir isimdi. Tüm sevenlerinin ve ülkemizin başı sağ olsun.

 

Günün Sözü: “Ülkece aile içi iletişimi önemsiyoruz, konuşuyoruz. Bu çok önemli gerçekten. Ancak sınıfları, okulları şekillendiren şey "aile dışı iletişim"dir. Yani çocukların anne-babalarını temsil ettikleri coğrafyadaki dilleri, tavırları, duruşları ve refleksleri ‘aile dışı iletişimi’ oluşturur.” (İsmail YOLCU)

 

İsmail Yolcu

Eğitimci-Yazar

Çankaya Üniversitesi İletişim Koordinatörü

İnstagram: @ismailyolcu58

 

Yorumlar9

  • Elif 24 dakika önce Şikayet Et
    Ya kapatılan wattppad uygulamasının yerini alan Dreame kitap uygulaması var btk izinli. Ne mafyalar, ağalar , şiddet içerikli ..ne müstehcen ( ve yazamayacağım) ne hikayeler yazılıyor okunuyor, özendiriliyor. Sonra dert yanıyorlar, ahlak dersi veriyolar instagram sayfalronda bir de. Mafya , psikopat erkek, fenomen vs özendiriliyor genel olarak. Gençler de çok rahat erişiyor
    Cevapla
  • Türkiye manzarası 25 dakika önce Şikayet Et
    Baba olarak kanıma dokunuyor bu olaylar. Çare yasaklar mı yoksa özgürlükler mi
    Cevapla
  • Mete DUR 34 dakika önce Şikayet Et
    Her şeyden önce ne (kul) olduğumuzu öğrenmemiz ve özümsememiz gerekiyor. Her şey kul bilincinin oluşumunda ve özümsenmesinde başlıyor.
    Cevapla
  • Öğretmen 57 dakika önce Şikayet Et
    Keşke bu yazı okullarda öğrencilere mecburi olarak okutulsa anne babalar zaten okumaz
    Cevapla
  • FERYAT 1 saat önce Şikayet Et
    Yerinde isabetli bir söyleşi yazı ve tespitler. Rabbim bizleri bir an evvel bu arızaların farkına varmayı îzan feraset basiretle üstlesinden gelen toplum ve bireylerden eylesin. Eline kalemine yüreğinize sağlık. Teşekkürler hayırlı günler.
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat