Bir paşa hikâyesi
- GİRİŞ11.10.2026 09:21
- GÜNCELLEME11.10.2026 09:21
1655 yılıydı.
İstanbul’da suyolu yapımı ve tamiriyle uğraşan Terazici Hasan Ağa’nın bir oğlu dünyaya geldi. Adını Mehmet koydu.
Hastalıklı, narin ve içine kapanık bir çocuktu.
Medrese eğitiminden sonra yanında tuttu. “Gözümün önünde dursun, baba mesleğini devam ettirsin” dedi. Oysa çocuğun bu işlerde gözü yoktu. Evden dışarı çıkmıyor, başını kitaplardan kaldırmıyordu. Ne kadar uğraştıysa istediğini yaptıramadı. Sonunda bir akrabasının yardımıyla Saray-ı Hümayun Kalemine soktu.
Ne kadar isabetli karar verdiği zamanla ortaya çıktı. O sessiz çocuk, kalem efendiliğinde kendini bulmuş, yeteneği ve çalışkanlığıyla göz doldurmuş, işe girişinin senesinde kâtipliğe yükselmişti. Sonrasında yürüyüp gitti. Üstelik şiir de yazıyor, “Rami” mahlasıyla kaleme aldığı şiirler sanat çevrelerinde konuşuluyordu. Dönemin ünlü şairlerinden Sâmî ve Nâbî ile yakınlık kurmuştu. Onların da desteğiyle İkinci Vezir Musahip Mustafa Paşanın yanında masraf kâtipliğine getirildi. Şair Nâbî’nin hac yolculuğunda yanında bulundu. Hac dönüşü önce kethüda divan kâtipliğine, ardından kesedarlığa tayin edildi.
1694 senesinde Reisülküttaplığa atanarak Divan-ı Hümayuna girdi. Devletin bürokrasi ve diplomasisini yöneten en büyük makamın başına oturdu.
Bir yıl sonra, taht değişikliği yaşandı. II. Mustafa, Osmanlının yeni Padişahı oldu. Sadrazamlığa Vezir Elmas Mehmet Paşa geldi. O da ilk iş olarak kendi kadrosunu kurdu. Rami Mehmet Efendiyi görevinden alarak evine gönderdi.
Devlet, İkinci Viyana kuşatmasından beri savaş halindeydi. Bu sürede önemli toprak kayıpları olmuş, Mora yarımadasını Venedikliler, Azak Kalesini Ruslar, Podolya’yı Polonyalılar almıştı.
Kaybedilen yerlerin geri alınması için Avusturya üzerine sefer kararı verildi. Küçük başarılarla başlayan sefer, Zenta bozgunuyla son buldu. Bütün Macaristan toprakları, Mora Yarımadası, Dalmaçya sahilleri, Podolya ve Azak kaleleri elden çıktı. Ordu önemli kayıplar verdi. Başta Sadrazam olmak üzere on üç paşa ve otuz bin asker şehit oldu.
Sultan II. Mustafa, kaybettiği genç vezirin yerine yaşlı ve tecrübeli bir devlet adamı olan Amcazâde Hüseyin Paşayı getirdi. Bu değişiklik, Rami Mehmet Efendinin de önünü açtı. Bir kez daha Reisülküttap oldu.
Yeni Sadrazam, sulh taraftarıydı. 1699 yılında Avusturya, Rusya, Venedik ve Lehistan ittifakıyla masaya oturuldu. Büyük toprak kayıplarının yaşandığı Karlofça müzakerelerinde Osmanlı Devletini Reisülküttap Rami Mehmet Efendi temsil etti.
Bu arada, devletin esas güç merkezi Şeyhülislam Feyzullah Efendiydi. Padişah, daha tahta çıktığı ilk gün bu göreve getirdiği emektar hocasına aşırı güveniyor, bunu her fırsatta dile getiriyor, onun fikrini almadan hiçbir kararı onaylamıyordu.
Feyzullah Efendi ise hırslı bir mollaydı. Kısa zamanda devlet içinde devlet olmuş, ilmiyeden askeriyeye, ticaretten bürokrasiye el atmadığı alan kalmamıştı. Önemli makamları yakınlarına ve elini eteğini öpenlere dağıtmakta beis görmemişti. Bir oğlunu Nakibüleşraf, bir oğlunu Anadolu Kazaskeri, bir oğlunu Bursa Kadısı, bir oğlunu da şehzade hocası yapmış, amcasını Rumeli Kazaskeri, iki damadından birini Edirne kadısı, diğerini İstanbul Kaymakamı olarak atamıştı.
Sadrazamlığı süresince yapılan bu usulsüzlükleri önlemeye gücü yetmeyen Amcazade Hüseyin Paşa, bu duruma daha fazla dayanamayarak görevinden istifa etti. Çiftliğinde inzivaya çekildi. On sekiz gün içinde kahrından ölüp gitti.
Şeyhülislamın tercihiyle yerine Daltaban Mustafa Paşa getirildi. Kendi adamı olmasına rağmen kısa zamanda iktidar kavgası başladı. Sadrazam, Şeyhülislamın adamı olarak gördüğü Reisülküttap Rami Mehmet Efendiyi görevinden alıp İstanbul’dan uzaklaştırmak istedi.
Ne var ki gücü yetmedi. Aksine üç tuğla kubbe vezirliğine yükseltilmesini de engelleyemedi. Rami Mehmet Efendi, artık bir paşaydı.
Şeyhülislam boyunduruğundan kurtulmanın yollarını arayan Sadrazam, kendine güç odakları oluşturmaya çalıştı. Tatarlarla temasa geçti. Rami Mehmet Paşa sayesinde bundan haberdar olan Şeyhülislam, Tatarları Padişah aleyhine kışkırttığı iddiasıyla Padişahı gazaba getirdi ve kafasını vurdurdu.
Meydan Rami Mehmet Paşaya kaldı…
Sultan II. Mustafa, dördüncü kez boşa çıkan Sadrazamlık mührünü Şeyhülislamın tavsiyesiyle ona verdi.
Suyolu tamircisi Terazici Hasan Usta, eli ekmek tutmaz diye korktuğu, hastalıklı, içine kapanık çocuğunun Osmanlı İmparatorluğunda Sadrazam olduğunu dünya gözüyle görebildi mi bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey var ki; Padişahın açık ikazına, devlet içinde siyaset oyunlarının acı sonuçlarına ve onca tecrübesine rağmen Rami Mehmet Paşanın da iktidarın gücüne ve gücün büyüsüne çabuk kapıldığıdır.
Nitekim Sadrazamlığa geldiği ilk günden itibaren Şeyhülislam Feyzullah Efendiye kilitlendi.
Hedefi saltanatını bitirmekti.
İstanbul’un diken üstünde olduğunu, Feyzullah Efendiye karşı toplumda derin bir nefret biriktiğini görüyordu.
Bu amaçla fırsat kollamaya başladı.
Beklediği fırsat 1703 yılı Ağustos’unda uç verdi.
Gürcistan’da bazı prensler vergi vermeyi reddederek isyan bayrağı açmışlardı. Edirne’de oturan Padişah, Gürcistan üzerine sefer kararı almış, İstanbul’dan da asker takviyesi istemişti.
Bir müddettir maaşlarını alamayan Cebeciler ayak diremeye başladılar. Ekonomik sıkıntılarla boğuşan esnaf, sefer vergilerine itiraz etti.
Gelişmeleri yakından takip eden Rami Mehmet Paşa, hayatının en tehlikeli hamlesini yaptı. Mahrem adamlarını kullanarak öfkeyi sokağa yönlendirdi.
21 Temmuz 1703 Cuma günü Topkapı Sarayı önünde mahşeri bir kalabalık toplandı.
İstanbul Kaymakamı, korkudan ortalardan kayboldu. İsyancılar, Padişaha bir mektup yazıp habercinin eline tutuşturarak Edirne’ye gönderdiler.
Mektuptaki ifadeler sert ve tehditkârdı:
“Şeyhülislam ve oğullarıyla davamız vardır. Onu azledip bize teslim et.”
Haberci, Feyzullah Efendinin adamları tarafından Edirne girişinde yakalanarak zindana atıldı. 9 Ağustos’a kadar Padişah’tan haber bekleyen isyancılar, elli bin kişiyle Edirne’ye doğru yola çıktılar…
İsyanı geç haber alan Padişah, iktidarı süresince ilk kez, Şeyhülislam’dan önce Sadrazamı huzuruna çağırdı.
Rami Mehmet Paşa, hedefine ulaşıyor olmanın hazzıyla bütün gelişmeleri aktardı ve sözlerini şöyle tamamladı:
“Padişahım, bana Sadrazamlık mührünü verirken, ‘Sakın ola, Şeyhülislamın sözünden dışarı çıkma’ diye emretmiştiniz. Her şey Feyzullah Efendinin bilgisiyle olmuştur.”
Tarihi bir andı…
İsyancılar Edirne surlarına dayanmış, saray ordusu savunmaya çıkmıştı.
Kardeş kavgası başlaması an meselesiydi…
Padişah kısa bir tereddüdün ardından kararını verdi. Yaptığı hataların bedeli olarak tahttan çekildiğini açıkladı. Yerini kardeşi Ahmet’e bıraktı…
Şeyhülislam Feyzullah Efendi, yaptıklarının bedelini ağır ödedi. İsyancılar tarafından öldürülerek Tunca Nehrine atıldı.
O ana kadar her şey Rami Mehmet Paşanın istediği gibi gelişmişti. Ancak istediği gibi gitmedi.
Paşanın ikili oynadığını gören isyancılar, onu çoktan gözden çıkarmışlardı. Görevden alınmasını istediler.
Rami Mehmet Paşa, sahip olduğu bütün unvanları o gün kaybetti.
Bir müddet sonra Mısır’a vali olarak tayin edildiyse de bu görevi uzun sürmedi. Mısır’da yaşanan kıtlığın sebebi olarak görülüp Rodos’a sürgün edildi.
1708 yılında sürgünde öldü. Naaşı adadaki Murat Reis Tekkesi haziresine defnedildi.
Ondan geriye, ibret dolu bir yaşam öyküsü, adını verdiği bir semt, yine adıyla yaşayan ve bugün kütüphane olarak kullanılan askeri bir kışla kaldı.
Zekeriya Yıldız / Haber7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol