Temizlik!

  • GİRİŞ13.10.2026 09:01
  • GÜNCELLEME13.10.2026 09:01

Bir toplumun ahlâkı, nehir yatağına benzer. Görünmez, fakat bütün hayat onun üzerinde akar.

Yatağı derin ve sağlamsa su temiz akar, taşar, etrafı yeşertir.

Yatağı sığlaşıp çatlayınca su bulanır, taşkınlaşır, hem kendini hem de etrafını bozar.

Ahlâk erozyonu, artık tek tek insanların kusuru olmaktan çıkmış; bütün bir toplumsal dokunun içine işlemiş, kurumların da, ilişkilerin de, dilin de rengini değiştirmiştir.

Bundan hemen herkes rahatsızlık duymaktadır, daha doğrusu rahatsızlık duyduğunu söylemektedir.

Herkes eksiklik hissetmektedir.

“Burada da bir şeyler eksik.”

Eksik olan şey, duvarlardaki yazılarda, yönetmeliklerde ya da bütçelerde aranır.

Oysa eksik olan, insanın insana bakışındaki o eski ölçü, o eski utanç, o eski “hak” duygusudur.

Kurumlar, onları dolduran insanların ahlâkından daha yüksekte duramaz. Bina sağlam olsa da, içindeki niyet çürükse, bina da zamanla eğilir.

Bu erozyonun sebepleri tek bir sebebe indirgenemez.

En derin sebep, belki de “utanma”nın geri çekilmesidir.

Utanma, ahlâkın kadim bekçisidir.

Bir insan, başkasının gözünde küçülmekten korktuğu sürece, en azından bazı sınırları zorlamaz.

Utanma duygusu zayıflayınca, sınırlar da esnekleşir.

Önce küçük yalanlar “zararsız” sayılır, sonra “küçük” görülen haksızlıklar geçiştirilir.

Zamanla bu küçükler büyür, çünkü onları büyüten bir ortam oluşmuştur.

O ortamda kıvraklık adeta “marifet” sayılır.

İnsan, kendi çıkarı için başkasının hakkını çiğnerken, bunu “hayatta kalma mücadelesi” kılıfıyla örter.

Örtüler, yolsuzlukları örtmenin aracı haline gelir.

Ahlâk, zayıfların lüksü gibi görünmeye başlar.

Bir başka sebep, ölçülerin yer değiştirmesidir.

Eskiden bir insanın değeri, sözünün eri olup olmadığıyla, emanete ihanet edip etmediğiyle, komşusuna zararı dokunup dokunmadığıyla ölçülürdü.

Şimdi ölçü, daha çok görünür olandadır.

Kişinin ne kadar kazandığına, ne kadar göründüğüne, ne kadar hızlı yükseldiğine bakılır.

Bu yeni ölçüler, insanı sürekli “daha fazla” peşinde koşturur.

Daha fazla peşinde koşan insan, durup “Bu bana mı ait?” diye sormaz.

Sormadığı için de, başkasının hakkına kolayca el uzatır.

Kurumlar da bu yeni ölçüye göre şekillenir.

Liyakat yerine yakınlık, ehliyet yerine sadakat (ki bu sadakat çoğu zaman kişiye, ilkeye değil, maddî menfaatedir) öne çıkar.

Böylece kurum, kendi amacından sapar.

Amacından sapan kurum, zamanla sadece kendini koruyan bir “yapıya” dönüşür. Kendini koruyan yapı ise, “kul hakkını” ikinci plâna atar.

Aile de bu erozyondan payını alır.

Aile, ahlâkın ilk mektebidir.

Orada öğrenilen ölçü, sonra hayata taşınır.

Fakat aile de, dışarıdaki “daha fazlasına ulaşma” telâşından etkilenir.

Anne-baba, çocuğuna “iyi insan ol” demekten çok, “başarılı ol” demeye başlar. Başarı, çoğu zaman başkasını geçmekle ölçülünce, çocuk da başkasını geçmek için gerekli olan her yolu meşru görmeye alışır.

Böylece ahlâk, “başarıya engel” gibi algılanır.

Oysa ahlâk engel değil, yoldur.

Yolu kaybeden, istikametini kaybeder.

Bütün bunların altında yatan daha derin bir sebep vardır:

Anlamın zayıflaması.

İnsan, ne için yaşadığını, neye göre hareket etmesi gerektiğini bilmediğinde, en yakın ve en somut olana tutunur.

En yakın olan ise, çoğu zaman kendi çıkarıdır.

Çıkar, kısa vadede işe yarar gibi görünür.

Fakat uzun vadede hem kişiyi hem de toplumu aşındırır.

Çünkü çıkar üzerine kurulan ilişki, güven üretmez.

Güven olmayan yerde ise, herkes kendini korumak zorunda hisseder.

Kendini korumak zorunda hisseden insan, başkasının hakkını düşünemez.

Böylece kısır döngü tamamlanır.

Ahlâk erozyonu, bir anda gelmez.

Yavaş yavaş, neredeyse fark edilmeden ilerler.

Önce dil değişir. “haksızlık” yerine “idare”, “yalan” yerine “taktik”, “rüşvet” yerine “hediye” denmeye başlanır.

Dil değişince, zihin de değişir.

Zihin değişince, davranış da değişir.

Davranış değişince, kurumlar da değişir.

Kurumlar değişince, toplum da değişir.

Bu zincir, her halkasında küçük bir tavizle uzar.

Küçük tavizler birikir, birikir ve bir gün insan, “Nasıl oldu da buraya geldik?” diye sorar.

O soruyu sorduğunda ise, çoğu zaman geri dönüş zorlaşmıştır.

Zorlaşmıştır ama inancımızda “ümitsizliğe” yer yoktur.

Yatağı çatlamış nehir, yeniden derinleşebilir.

“Temizlik seferberliği” başlatmak için önce suyun bulanık aktığını kabul etmek gerekir.

İnsan, kabahati karşı tarafa atarak sıyrılamaz işin içinden.

Kabul etmek, suçlamak değildir.

Suçlamak kolaydır; kabul etmek zordur.

Çünkü kabul etmek, insanın kendi payını da görmesini gerektirir.

Kendi payını gören insan, başkasını düzeltmeden önce kendini düzeltmeye çalışır. Kendini düzeltmeye çalışan insan çoğaldıkça, kurumlar da yavaş yavaş iyiye doğru dönüşür.

Bu dönüşüm hızlı olmaz.

Ahlâk, emirle gelmez; örnekle, tekrarla, sabırla yerleşmeye başlar.

Bir kez yerleşmeye başladığında da bütün hayatı yeniden şekillendirir.

Bugün gördüğümüz bulanıklık, eğer biz kendimizi değiştirmeye karar verirsek geçici bir hâldir.

Nehir hâlâ akmaktadır.

Yatağı yeniden derinleştirmek, hâlâ mümkündür.

Yeter ki, suyun bulanık aktığını görelim ve o bulanıklığın kaynağının, dışarıda bir yerlerde değil, kendi ölçülerimizde, kendi tavizlerimizde, kendi “daha fazla” telâşımızda olduğunu kabul edelim.

Kabul edildikten sonra, gerisi sabır ve tekrardır.

Ahlâk, unutulmuş bir hatıra değil; her gün yeniden hatırlanması gereken bir yoldur.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.),

“Temizlik imandandır!” buyurur.

Kirlilik imanı da kirletir!

Yorumlar7

  • İdbk 19 dakika önce Şikayet Et
    Kaleminize sağlık.Hislerimize tercüman olmuşsunuz.
    Cevapla
  • Sadık Uysal 33 dakika önce Şikayet Et
    Bir toplumun ahlâkı, nehir yatağına benzer. Görünmez, fakat bütün hayat onun üzerinde akar. Yatağı derin ve sağlamsa su temiz akar, taşar, etrafı yeşertir. Yatağı sığlaşıp çatlayınca su bulanır, taşkınlaşır, hem kendini hem de etrafını bozar. Ahlâk erozyonu, artık tek tek insanların kusuru olmaktan çıkmış; bütün bir toplumsal dokunun içine işlemiş...
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat