Şehirleri ele vermek sele vermektir: Şit (aleyhisselam) bin şehir ve her şehirde bir minare yaptı
- GİRİŞ17.10.2026 08:51
- GÜNCELLEME17.10.2026 08:51
Envarü’l Âşıkîn adlı eserinde “Hazreti Şit (aleyhisselam) bin şehir ve her şehirde bir minare yaptı.” diyor Yazıcıoğlu Ahmet Bîcân.
Bir refleks olarak “Olur mu canım?” demek normal.
Kızmıyorum!
Çünkü baştan aşağı “ilerlemeci tarih” anlayışı ile dolu bir eğitim sisteminden geçmek ve kültürel hegemonyanın altında ezilmek gibi bir durum var maalesef Türkiye’de (ve dünyada)!
İlerlemeci tarih anlayışı, tarihin geçmişten geleceğe doğru sürekli ilerleyerek daha iyiye ve mükemmele ulaştığını savunuyor.
“İlk Çağ, Orta Çağ ve Yeni/Yakın Çağ” şeklindeki üçlü dönemlendirme, tamamen ilerlemeci tarih anlayışının ürünü, uydurması ve Batı’nın kendisine has.
Buna göre, tarihin zirvesi olan Batı, zirvelerin zirvesine ilerlemeye devam ediyor. Bizler gibi “zavallı” (geri kalmış / gerici) Batı-dışı toplumlar içinse “kurtuluş” yolu, Batı’yı takip etmek, yani Batı’nın ilerlediği yolda ilerlemek.
Buna kimse de “senin yolun (dinin) sana benim yolum bana” di(ye)miyor!
Üstüne üstlük İbn Haldun’un “döngüsel tarih” anlayışı da dışlandığı yani kabul edilmediği/görülmediği için, “Peygamberler de kim ola ki?” demeyenlerde bile, hiçbir şeyin “ilkinde bir peygamber akla gelemiyor”; aklına getirenler de “garipsenebiliyor”.
Tam bir cehalet ürünü tavır; derin bir eziklik!
Halbuki ortada “Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti…” (Bakara Suresi, 31) ilahi kelamı ile tescilli bir yüce tarih var.
Hazreti Şit (aleyhisselam) da bu “öğrenimden nasiplenen” bir peygamber olarak şehirler inşa ediyor.
Gayet normal ve mümkün; Allah için çok kolay.
Ancak ilerlemeci tarih anlayışında Allah yok, peygamber yok! Bu nedenle şehir denince Allah da yok Hazreti Şit (aleyhisselam) de yok.
Hele hele ilkokul sınıflarından başlayarak “İlk Çağ, Orta Çağ ve Yeni/Yakın Çağ” uydurmasına daha doğrusu tarih zulmüne maruz kalan, bir de “kaptan mağara adamı” gibi çizgi filmlerin emzirdiği, beslediği insanlar olunca, “anormallik” ve “imkânsızlık” hâkim olabiliyor zihinlerde.
Halbuki, mesleklerin pîri bizzat bir peygamber ya da her birinin kökü bir peygambere çıkıyor. İlk sanat pîri de Hazreti Adem (aleyhisselam).
Bunun uzantısı olarak, mesela Osmanlı ahilik (esnaf) sisteminde her bir meslek/sanat ayrı ayrı özel ihtimam görmüş. Meslek büyüklerine itaat da bundan kaynaklı.
Mesela mimarların pîri Hazreti Ebubekir’in oğlu Muhammed (Allah ondan razı olsun). Valiliği (Fustat/Kahire bölgesi) döneminde İslam mimarisinin ve erken dönem şehirleşmenin öncüsü.
İşte böyle kıymetli pîrlerin varlığını dikkate alarak şehirler inşa ediliyor.
Nasıl mı?
Tam da Hazreti Şit (aleyhisselam) için işaret edildiği üzere “her bir şehirde bir mescid/cami/külliye” etrafında.
Rahmetli Turgut Cansever de şehirde hiçbir kişinin ya da otoritenin mutlak mülk sahibi olmadığını, “Mülkün Allah’a ait” olduğunu; bu nedenle de şehrin kalbinin cami/mescid olduğunu beyan ediyor.
Bu nedenledir ki Osmanlı şehrinde cami/mescid merkez alınarak mahalleler şekilleniyor.
Yapılar, yaratışa uygun ve insanî; yani dikey ve baskın binalar yok, insanı ezmeyen yatay bir doku hâkim.
Dereler dere, ormanlar orman! Batı işgal güçleri, zihinlere girmemiş çünkü.
Hazreti Adem’i (aleyhisselam) unutturan, Hazreti Şit’i (aleyhisselam) unutturan tarih anlayışı varsa, ilerlemeci tarih anlayışı yani Batı’nın işgal ettiği anlayışla dolu kafaların inşa ettiği, geliştirdiği, dönüştürdüğü şehirler varsa, zaten şehri el almış demek.
Bu nedenle, “şu kadar dere kayboldu, üzerine şunlar şunlar yapıldı” gibi şeyler deniyor ve sonuçta şehirleri sel aldıysa, çoktan şehirleri “el aldı” da ondan!
Şehirlerin kurtuluşu ise, elden kurtulup yeniden bir pîrden el alarak şehirleri ihya etmekten geçiyor!
Vesselam…
Prof. Dr. Faruk TAŞCI / Haber7
Yorumlar4