Turan’ın bozkırından Mekke’nin ufkuna
- GİRİŞ21.10.2026 08:58
- GÜNCELLEME21.10.2026 08:58
Türkiye’yi tek bir coğrafî paranteze ya da tek boyutlu bir ittifak zeminine hapsetme gayreti, bu toprakların genetiğini ve tarih boyunca taşıdığı omurgayı anlamamaktan kaynaklanır. Anadolu ne sadece Doğu’nun içe dönük havzasıdır ne de Batı’nın çizdiği sınırların uysal bir karakoludur.
Türkiye, Asya’nın derin hafızasını, Balkanlar ve Akdeniz üzerinden Avrupa ile temasını, güneyindeki İslâm dünyasıyla köklü irtibatını ve kuzeyde Kırım’dan Kafkaslara uzanan akrabalık bağını aynı anda göğsünde taşıyan güçlü bir merkezdir. Dolayısıyla, Türkiye için gündemdeki meselelerin hiçbiri bir yön tercihi yapma meselesi değil, her cephesi açık bir menzilde kendi merkezini tahkim etme dikkati ve kararlılığıdır.
Ne mi demek istiyorum?
Belli başlıklar altında izaha çalışayım:
MERKEZ Mİ, ‘ZORUNLU AĞABEY’ Mİ?
Türk Devletleri Teşkilatı (TDT)’nın, son yıllarda kuru bir temenni olmaktan çıkıp askerî, iktisadî ve lojistik bir mecraya kavuşması ihtiyacı ortadadır. Türkiye bu yapının doğal kurucu iradesi ve itici gücüdür fakat burada “başat aktör” olmanın beraberinde getirdiği ağır bir sorumluluk ve imtihan vardır.
Orta Asya cumhuriyetleri, Çarlık ve Sovyet döneminden kalan zihinsel ve kurumsal tortulardan bütünüyle sıyrılmış değildir. Ankara’nın buradaki varlığı, Rusya ve Çin gibi iki dev cüsseli komşunun nüfuz alanı içinde yürütülmektedir.
Türkiye, bu coğrafyada hamasî bir “büyük ağabey” üslubuyla hareket edemez, etmemeli de... Ortak pazar, Zengezur benzeri somut lojistik koridorlar ve ortak kültür havzası inşa eden kurucu bir akılla yerini sağlamlaştırabilir. Bu yapılmadığı takdirde, başta Azerbaycan olmak üzere Kafkaslar ve Hazar ötesi sadece duygusal bir bağ olarak kalır, stratejik bir kaleye dönüşemez.
İSLÂM DÜNYASI VE “MEKKE EKSENİ”
Türkiye’nin İslâm dünyasındaki tabii hilafet ve koruyuculuk mirası, tarih boyunca sınırların ötesine taşan bir mesuliyet doğurmuştur. Ancak günümüz Ortadoğu ve Körfez siyaseti, kuru bir din kardeşliği zemininden ziyade katı devlet menfaatleri ve dış müdahalelerle şekillenmektedir.
Mekke Anlaşması ile ete-kemiğe bürünen “Mekke ekseni” yahut İslâm dünyasındaki yeni ittifak arayışları çoğunlukla Batı’nın bölgedeki güvenlik mimarisiyle veya Körfez sermayesinin tahakkümüyle doğrudan bağlantılıdır.
Türkiye, bu havzanın hem doğal hamisi hem de zaman zaman mezkûr rejimlerin kendi iç iktidar meşruiyetleri açısından çekindiği bağımsız ve güçlü bir modeldir.
Bu sebeple Türkiye’nin varlığı salt bir taraf olmakla sınırlanamaz; bu masalarda ancak şartları belirleyen ya da dengeyi kuran bir ağırlık merkezi olduğunda kalıcı netice alabilir.
TÜRKİYE NEDEN BİR TARAFA İTİLMEK İSTENİYOR?
Asıl can alıcı soru budur. Türkiye neden aynı anda hem TDT’nin lokomotifi, hem İslâm dünyasının kilit aktörü, hem de Batı ile masaya oturabilen bir güç olamasın?
Ankara yönetimi neden sürekli bir “saf tutma” mecburiyetine zorlanıyor?
“Merkez güç” olmanın getirdiği jeopolitik tehlike açısından, Batı bloku (özellikle Atlantik aklı) için Türkiye, sadece güney kanadını bekleyen, Rusya’yı Akdeniz’den uzak tutan, göç dalgasını kendi gövdesinde emen ve gerektiğinde üs vazifesi gören bir sınır bekçisidir. Bu basit bir yorum gibi durmakla birlikte hâlâ geçerliliğini korumaktadır.
Türkiye kendi bağımsız dairesini çizdiğinde, yani hem Türk dünyasıyla bütünleşip hem İslâm âleminde söz sahibi olduğunda, yönetilebilir müttefik vasfını yitirir, kendi başına bir oyun kurucu (mihver) haline gelir. Bunu engellemenin en pratik yolu ise, Türkiye’yi ya “Turan ideali” ile ya da “Arap ligi” ile yaftalayıp tek bir kulvara hapsetmektir.
Madalyonun diğer yüzüne, yani özeleştiri tarafına baktığımızda da şu sert gerçeklikle yüz yüze geliyoruz: Bir devlet aynı anda hem Doğu’da, hem Güney’de, hem Batı’da en ön safta yer alabilir mi? Bunun için devasa bir üretim kapasitesi, dışa bağımlı olmayan bir savunma ve malî yapı gerekir.
Eğer bu iktisadî ve kurumsal tahkimat yeterince sağlam değilse, her cephede var olma iddiası zamanla “hiçbir yerde tam olamama” zaafına dönüşebilir. Rusya ile Kafkaslar’da uzlaşırken Suriye’de karşı karşıya gelmek; Batı ile ticareti sürdürürken Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırılmak gibi açmazlar, tek bir tarafa yaslanmamanın ödettiği ağır bedeller olarak haneye yazılır.
TÜRKİYE TARAFINI KENDİ KURAMAZ MI?
Türkiye’nin bir tarafa itilmek istenmesi ortada bir mecburiyet gibi durmuyor. Bu tamamen hasımlarının kurduğu bir tuzaktır. Türkiye’nin kaderi; Asya’nın bozkırını, Hira’nın sadasını, Rumeli’nin ufkunu ve Karadeniz’in dalgasını tek bir gövdede birleştirebilmektir.
Dolayısıyla Türkiye ne sadece bir Turan devleti olarak daraltılabilir ne de sadece bir Ortadoğu aktörüne indirgenebilir.
Türkiye bir kanat değil, gövdenin ta kendisidir. Kendi merkezini koruduğu ve ayaklarını Anadolu toprağına sağlam bastığı müddetçe, ne bir tarafa sığınmak zorunda kalır ne de başkalarının çizdiği haritaların sınır bekçisi olur. Bütün meselelere bu açıdan bakıldığında her şey açık ve net olarak ortadadır. Aslolan bu basirete sahip olabilmek ve parantezlerin içini doğru doldurmaktır.
Yorumlar4