Bir millet, iki devlet, tek ortak gelecek...
- GİRİŞ25.10.2026 09:09
- GÜNCELLEME25.10.2026 09:29
Geçenki yazıda (Turan’ın Bozkırından Mekke’nin Ufkuna, 21 Ekim 2026), Türkiye’nin bölgesel gelişmeler üzerinden belli bir istikamete yönlendirilmek istenirken Türk dünyasına uzanan elinin zayıflatılması ihtimaline dikkat çekmiştim.
Bugün bu meseleyi biraz daha ileri taşımak istiyorum:
Türkiye’nin geleceği üzerine düşünürken önümüzde açılan haritanın bir tarafını kapatamayız. Güneyimizde olup bitenlere bakarken doğumuzdaki tarihî derinliği, Kafkasya’yı ve Türkistan’ı ihmal edersek başkalarının çizdiği sınırlar içinde düşünmeye başlarız.
Bu sebeple, açıkça, bir kere daha, üstüne basa basa söyleyelim:
Azerbaycan sadece Azerbaycan değildir!
***
Bakü ile Ankara arasındaki ilişkinin anlamını günlük polemiklerin, sosyal medyada köpürtülen kırgınlıkların, bir siyasî açıklamanın veya bir ticarî anlaşmazlığın içine hapsedemeyiz. Burada iki devletin birbirine duyduğu yakınlığın ötesinde, geniş bir coğrafyanın geleceğini etkileyecek hayatî bir kader ortaklığı bulunuyor. Bu ortaklığın zarar görmesi, yalnızca iki başkent arasındaki mesafeyi büyütmez; Türkiye’nin Türkistan’la, Türkistan’ın da Türkiye’yle kurduğu bağları zayıflatır.
Karabağ, Azerbaycan için otuz yıl boyunca açık kalmış bir yaraydı. Evinden çıkarılan insanların, dönülemeyen köylerin, uzaktan hatırlanan mezarların, çocuklarına doğduğu yeri gösteremeyen aha-babaların yarası…
Dolayısıyla, Karabağ Zaferi’nin anlamını yalnızca askerî haritada meydana gelen değişiklikle açıklayamayız. Azerbaycan, kendi egemenliğini yeniden tesis ederken toplumunun ağır bir tarihî travmayı aşmasının da yolunu açtı. Ancak zaferin ardından başlayan sorumluluk, savaşın sorumluluğundan daha hafif değildir. Cephede kazanılan mevziinin diplomasiyle, üretimle, eğitimle ve kurumlarla korunması gerekir(di). Çünkü savaşın ortaya çıkardığı dayanışma, gündelik hayatın ve devletlerarası ilişkinin bütün alanlarına taşınabildiği ölçüde geleceğin güvencesi olur.
***
“Bir millet, iki devlet” sözü, her iki ülkeye de büyük bir sorumluluk yüklüyor.
Askerlerimizin birbirini tanıdığı kadar üniversitelerimizin, yayıncılarımızın, iş insanlarımızın ve gençlerimizin de tanıması gerekiyor. Ortak hafızanın karşılıklı ziyaretlerin nezaket cümlelerinden çıkıp dersliklere, araştırma merkezlerine, kitaplara ve üretim sahalarına yerleşmesi gerekiyor. Askerî dayanışmada ulaşılan seviyenin üniversitelerde ve kültür hayatında karşılığını bulamaması üzerinde ciddiyetle durmalıyız. Birbirimizin güvenliğine katkı sunarken birbirimizin düşünce hayatına elbette uzak kalamayız.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişki, 15 Haziran 2021 tarihli Şuşa Beyannamesi’yle müttefiklik seviyesine taşındı. Şimdi bu iradenin kurumların işleyişinde ve toplumların birbirini tanımasında daha güçlü karşılıklar bulmasına ihtiyaç var.

Zengezur Koridoru meselesini de bu genişlik içinde ele almalıyız.
Haritada küçük görünen bir güzergâh, bazen kendisinden çok daha büyük bir coğrafyanın hareket kabiliyetini belirler. Azerbaycan’ın Nahçıvan’la bağlantısının güçlenmesi; Türkiye’den Hazar’a, oradan Türkistan’a uzanan ulaşım imkânlarının genişlemesi, ekonomik olduğu kadar siyasî sonuçlar da doğuracaktır.
Bu yollar üzerinden yük taşınacak, enerji aktarılacak, ticaret yapılacak. Aynı zamanda ülkelerin birbirleriyle doğrudan ilişki kurma imkânı artacak. Başka merkezlere başvurmadan görüşebilmek, alışveriş yapabilmek ve ortak proje geliştirebilmek, zamanla siyasî iradeyi de güçlendirecek.
Büyük güçlerin koridorlara gösterdiği ilginin sebeplerinden biri de bu. Bir güzergâhın açılması kadar, hangi şartlarla işleyeceği, güvenliğinin nasıl sağlanacağı ve kimlerin kararlarında söz sahibi olacağı önem taşıyor. Rusya’nın, İran’ın veya Amerika’nın bölgeye ilişkin hesaplarını değerlendirirken kendi irademizin hangi noktada durduğunu sorgulamak zorundayız.
***
Türkiye ile Azerbaycan’ın güçlenmesi, komşularının sürekli korku içinde yaşamasını gerektirmez. Aksine, karşılıklı çıkarların çoğalması, düşmanlığı besleyen siyasetin alanını daraltabilir.

Burada asıl mesele, Türk dünyasının kendi içindeki ilişkileri ne kadar sağlamlaştırabildiğidir.
Ortak kimlik büyük bir imkândır fakat aynı kökten gelmek, bütün sorunların kendiliğinden çözüleceği anlamına gelmiyor. Tarihî yakınlığın yanında ortak çıkarların, güvenilir kurumların ve sürdürülebilir iş birliklerinin kurulması gerekiyor. Türk dünyası, birbirinin millî günlerini kutlayan devletler topluluğunun ötesine, birbirinin refahında ve güvenliğinde somut payı bulunan ülkelerin birlikteliğine doğru ilerlemelidir.
Orta Koridor’u da bu gözle değerlendirmeliyiz. Türkistan’dan çıkan bir yükün Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşması değerlidir fakat o yükün geçtiği ülkelerde ne kadar üretim, teknoloji, istihdam ve sermaye birikimi bıraktığı da en az taşıma kapasitesi kadar önemlidir.
Coğrafyamızdan geçen yolların çevresinde fabrikalarımız, lojistik merkezlerimiz, ortak teknoloji yatırımlarımız ve araştırma kurumlarımız yükselmelidir. Türkiye ile Türk cumhuriyetleri arasındaki bağ, birlikte üretme kabiliyeti kazandıkça derinleşecektir. Aksi takdirde üzerinde çok konuştuğumuz coğrafî avantajın gelirini ve siyasî karşılığını başkaları toplayabilir.
Bu meselenin bir de güvenlik boyutu var: Ekonomik ilişkilerin gelişmesi, bu ilişkileri tehditlere karşı koruyacak dayanışmanın önemini artırıyor. Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde güven, istişare ve krizlere birlikte cevap verme kabiliyetinin güçlenmesi gerekiyor. Her ülkenin kendi şartlarını ve hassasiyetlerini gözeterek kurulacak böyle bir anlayış, ortak geleceğin daha sağlam temellere oturmasını sağlayacaktır.
***
Ankara ile Bakü her konuda aynı düşünmeyebilir. Bağımsız devletlerin farklı öncelikleri, farklı diplomatik ilişkileri olabilir. Kardeşlik, bazen bütün farklılıkların ortadan kalkmasını beklemek anlamına gelmez; anlaşmazlıkları ortak geleceğe zarar vermeden çözebilecek olgunluğu gösterebilmektir.
Bu olgunluğa kamuoyunda da ihtiyaç var. Sosyal medyada birkaç saat içinde yükseltilen bir öfkenin, yıllar içinde kurulmuş güveni aşındırmasına seyirci kalamayız. Bir ticarî ihtilaftan bütün bir millete yönelik hüküm çıkarmak, bir yöneticinin sözünden tarihî bağları mahkûm etmek ağır bir sorumsuzluktur. Azerbaycan’da yaşanan ve vicdanları kötürüm eden bazı gelişmelere (başörtüsü yasağı, muhalefet yasağı vb) eleştiri haklarımızı –haklı olarak-korurken, kullandığımız dilin nerelere ulaşacağını da düşünmeliyiz.
Ankara’da veya Bakü’de söylenen bir söz, Taşkent’te, Astana’da ve Bişkek’te de duyuluyor. Türkiye-Azerbaycan ilişkisinin sağlamlığı, Türk dünyasının birlikte hareket edebileceğine ilişkin güveni besliyor; bu ilişkideki aşınma aynı güveni zedeliyor.
Türkiye’nin çevresindeki gelişmelerle ilgilenmesi, doğusundaki tarihî bağlarını zayıflatmasını gerektirmez. Dış politikamızın genişliği, farklı coğrafyalardaki ilişkilerimizin birbirini besleyebilmesine bağlıdır. Türk dünyasıyla kurduğumuz birliktelik, Türkiye’nin bütün bölgesel ilişkilerine daha güçlü bir iradeyle katılmasını sağlayacaktır.
Azerbaycan da bu iradenin en yakın ve en hayatî ortaklarından biridir.
Karabağ’da açılan imkânı kalıcı kılmak, Zengezur’u ortak refaha hizmet edecek bir bağlantıya dönüştürmek, Hazar’ın iki yakasını üretimle ve güvenle birbirine yaklaştırmak zorundayız.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki mesafeyi büyüten her sözün, Türk dünyasının geleceğine de bir mesafe eklediğini bilerek hareket etmeliyiz.
Çünkü…
Azerbaycan sadece Azerbaycan değildir…
Onunla kurduğumuz veya kuracağımız bağda, kendi geleceğimizin de önemli bir parçası vardır.
ÖZCAN ÜNLÜ/ 111
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol