Yalnızlık, Ah Mine’l Yalnızlık

  • GİRİŞ27.10.2026 08:55
  • GÜNCELLEME27.10.2026 08:55

Bazen güncel olaylar, dış politika , savunma meseleleri derken bazı insani konuları ve gündem dışı olguları göz ardı ediyoruz. Bugün insanın kadim dostu ve kaderi ve hatta fıtratının bir parçası olan yalnızlık üzerinde hasbihal edelim istiyorum. Hep birlikte yalnızlığın farklı veçhelerine bakalım. Korkutucu yönlerine olduğu kadar munis ve dostane yönlerine de dikkat sarf edelim. Tarihin meşhur yalnızlarından örnekler verelim. Okurken belki kendimizden ve zamanımızdan benzerlerini görürüz. Herşeyden önce yalnızlık korkutucudur. Bunaltıcıdır. Bu yüzden anksiyete ile birlikte daha çok görürüz yalnızlığı.

Ancak, insanın doğasına (Hilkatine) ve hikayesine baktığımızda yalnızlık adeta insanda mündemiç bir olgudur. Biraz yoğunlaşarak düşünürsek doğum yapan anne yalnızdır, doğum sancılarını, korkularını, ümitlerini ve annelik hissiyatını yalnız yaşar. Anne rahminde çocuk yalnızdır. “Elest Bezminden” nasıl çıktığımızı bilmiyoruz ama anne rahmine düştüğü andan itibaren insanın bir varoluşsal serüvene atıldığını, bunun psikolojisini, taşıdığı gerilimi bugünkü gelişmiş bilim yöntemleri ve cihazlarla anlayabiliyoruz. Dünyaya geliş süreci de zorlu ve yalnız bir süreçtir. Çocuk anne rahminde biyolojik ihtiyaçları için anneye bağımlı ise de psikolojik ihtiyaçları ve gelişimi bakımından anne desteğine ihtiyacı olmakla birlikte ilk dünyevi ve insani çabanın örneklerini gösterdiği, ilk sınamalara tabi olduğu bir bağımsız süreç de yaşamaktadır.

Dini çerçevede baktığımızda dünyaya indirilen Adem (as) yalnızdır. Vahşi dünya ikliminde (Ortamında) sadece biyolojik ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için değil, psikolojik ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak aynı zamanda da üzerine yüklenmiş peygamberlik görevini yapmak için bir yalnızlık sınamasına da tabi tutulmuştur. Sadece Adem (as) mi yalnızdır? Elbette hayır, prensipte bütün peygamberler (as) hayatlarının ve görevlerinin farklı aşamalarında perde perde ve çeşit çeşit yalnızlık içindedirler. Eşini ve oğlunu bile hak yola davet edip başarısız olan Nuh (as) ne kadar da yalnızdır! Çölde eşiyle belde belde gezen İbrahim (as) az mı yalnızlık çekmektedir? Kuranda ve sahih hadislerde geçmemekle birlikte bazı İslam Alimlerinin tebliğ sahibi bir zat olarak tanıdıkları Cercis (Circîs) (as) son derece dehşet verici bir yalnızlık yaşamıştır. Kaynağı bilinmeyen anlatılara göre kendisi üç defa işkenceler ile öldürülmüş ve sonra da Allah (cc) tarafından diriltilmiş, tebliğine devam etmiştir. Ölümüne giden her işkence sürecinde kendisine melekler gelmiş, sabır etmesini tavsiye etmişlerdir. O’nun ölümü ve fevkalade diriltilmesi olaylarını gören halk (Suriye’de mukim bir halk olduğu söylenmektedir.) son defa şehit edilmesinden sonra iman etmişlerdir. Servet ve güç bakımından gelişmiş azgın kavimlere gönderilen peygamberlerin (as) yalnızlığını ise ölçmek mümkün değildir. Sefih ve azgın Lut kavmi içindeki Hazreti Lut’u (as) düşünelim. Ona yapılan saygısız sözleri düşünelim. Sodom halkı içinde 10 tane inanan insanın bulunmayışı ne acıdır? Sodom’a ilahi afet inmeden önce İlahi himaye ile Sodom’u terkeden Hazreti Lut’un (as) yanından karısı yoktur. O da azgın Sodom ve Gomorra ve mü’tefikat halkıylabirlikte helak olmuştur. Bütün Lut Kavmi içinden emri bil maruf yapan 10 kişi bulunamamıştır. MÖ 1900’lü yıllarda, büyük depremle volkanik ve doğal gaz patlamaları sonucu bu şehirlerin altı üstüne getirilmiştir. Hatta Kuranı Kerime göre bu şehirlerin üstüne pişirilmiş balçık taşları yağdırılmıştır. Burada amacım semavi afetin tasviri değil, bu afete yol açan Lut kavminin azgınlıklarına ve peygamberlerine reva gördükleri zulmün büyüklüğüne işaret etmek içindir. Zira afetler azgınlığa göre nitelik ve nicelik farkı gösterirler.

Pagan kavimlere karşı peygamberlerin yalnızlığını bir derece tolere etmek mümkündür. Ama ya kendilerine inandıkları halde sonradan peygamberlerine asi olan kavimler içindeki peygamberleri ne derece anlayabiliriz? Musa (as) gibi doğumundan ölümüne kadar sert şartlarda bir hayat yaşayan ve peygamberlik vazifesini gören bir peygamber tarihin en azgın kavmi ile imtihan olmuştur. Bu açıdan baktığımızda Hazreti Musa’nın (as) Firavun ile mücadelesi kendi kavmi ile mücadelesinden daha kolaydır. Daha anlaşılırdır. Ancak, inandığını söyleyip her defasında inancından dönen, Peygamberine ve Allah’a (cc) isyankar olan saygısız Yahudi kavmini anlamak mümkün değildir. Ki bu kavim peygamberlerini öldürmüştür. Hazreti Musa (as) bu azgın kavim içinde ne kadar da yalnızdır! Kardeşlerinin ölsün diye kuyuya attığı Hazreti Yusuf’un (as) yalnızlığı bile Musa’nın (as) yalnızlığı yanında tolere edilebilir niteliktedir.

Asur İmparatorluğunun başkenti Ninova’ya peygamber olarak gönderilen Hazreti Yunus b. Metta’nın (as) balık karnındaki yalnızlığı da keza daha anlaşılırdır. Daha tahammül edilir, sebepleri teşhis edilebilir bir sınav ve yalnızlıktır. Hazreti İsa’nın yalnızlığı ise çok iç acıtıcıdır. Havarilerinden birinin ihaneti çarmıha gerilmesinden daha fazla acı vericidir. Keza Peygamberimizin (asm) yalnızlığı bir o kadar acıtıcıdır. O’nun emin sıfatını, üstün ve güzel özelliklerini bilmelerine rağmen çoğu akrabası olan senadid-i Kureyş (Kureyşin büyükleri) kendisine içlerinden inandıkları halde ellerindeki ekonomik ve siyasi rant gidecek kaygısıyla iman etmemişler, kendisine ve ilk müminlere akıllara gelmeyecek eziyetler etmişlerdir.

Peygamber Efendimize (asm) akıllara gelmedik iftiralar atmışlardır. Bu arada iftira demişken, iftira en büyük yalnızlaştırıcı unsurlardan biridir. Buna modern zamanlarda “Şeytanlaştırma projesi” diyoruz. Uhud ve Hudeybiye’deki yalnızlığı çok ağırdır. Nitekim her iki hadisede de doğrudan peygamberimizi muhatap alan ayetler ve sure (Fetih) nazil olmuştur. Peygamberimizin (asm) bir diğer yalnızlığı da şu olsa gerektir, son peygamber olarak ümmetinin kıyamete kadar yaşayacaklarını Allah’ın dilediği ölçüde göstermesi ile başta sevgili ashabı (ra) arasında olmakla üzere ümmeti içindeki fitneleri dünya gözüyle görür gibi görmüş olmasıdır. Kucağına aldığı torunu Hazreti Hüseyin'in (ra) şehadetini, Ammar’ın (Ammar b. Yasir) (ra) baği (Azgın, sapkın) bir topluluk tarafından katledileceğini de haber vermiştir, zira Ona gösterilmiştir. Tebliğinin gönüllerden çıkıp gitmesi ne kadar büyük bir yalnızlık acısıdır! Eğer bugün İslam dünyasının olayları kendisine gösteriliyorsa bu yalnızlığı varın siz hesap edin.

Bazı yalnızlıkları özellikle örnek olaylar olarak paylaşmak istiyorum. Bunların başında iffet ve takvasıyla toplumundan ayrışan, Allah’ın (cc) hususi lütuf ve kudretiyle fevkalade mucizevi hadisenin kıyamete kadar yegane örneği olan Hazreti Meryem’in yalnızlığıdır. Hazreti Meryem’in Hazreti İsa’nın fevkalade şartlarda (Allah’ın (cc) ruh üflemesiyle) annesi olmasını anlatan sure esrarengiz hadiselerin ve mucizelerin işareti olarak huruf-u mukattaat ile başlamaktadır: “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd” (Meryem/1). Sonra da İsa’nın (as) babasız doğuşunu zihinlere yaklaştıracak şekilde yaşlı Zekeriya ve eşine “Allah buyurdu ki: “Ey Zekeriyyâ! Biz sana Yahyâ adında bir oğul müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermedik.” (Meryem/ 7) müjdesini buyurmaktadır.

“Kitapta Meryem’i de okuyup an. Hani o, evinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. / Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, ona ruhumuzu gönderdik; ruh ona tam bir insan şeklinde göründü./ Meryem, “Beni senden koruması için çok esirgeyici olan Allah’a sığınıyorum! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)” dedi. /Melek, “Ben ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için rabbin tarafından gönderilmiş bir elçiyim” dedi. /Meryem, “Ben iffetsiz olmadığım ve bana bir erkek eli bile değmediği halde nasıl çocuğum olur?” dedi./ Melek cevap verdi: “Orası öyle; ancak rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır. Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, kararlaştırılmış bir iştir.” (Meryem/ 16-21). Hazreti İsa’ya (as) hamile kaldıktan sonra “Sonra doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine getirdi. Meryem, “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” dedi.” (Meryem/23). Bu süreçteki yalnızlığı hissedebiliyor muyuz?

Özellikle de Hz. Meryem’in iffet ve saflığı penceresinden görebiliyor muyuz? Doğrusunu Allah (cc) bilir, Hazreti Meryem’in bu yalnızlığı Hazreti İsa’nın beşikte konuşmasına kadar devam etmiş olmalıdır. Ta ki insanlara “Sonra çocuğu kucağına alarak topluluğuna getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın! Bunun üzerine Meryem çocuğu işaret etti. “Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?” dediler. / Cevabı çocuk verdi: “Ben Allah’ın kuluyum; O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. /Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı; yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı ve anneme saygılı olmayı emretti; beni zorba ve isyankâr yapmadı. /Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün esenlik benimle olacaktır.” (Meryem/ 27-33). Bu iffet abidesi Meryem’in çile dolu yalnızlığıdır ki, dayanılması zor olduğu kadar mazhariyeti yüksektir.

Firavun sarayındaki bir gizli mümin zatın yalnızlığı başka manalar ve ibretler ile yüklüdür. Firavun Hazreti Musa’yı (as) öldürmeye niyetlendiğinde “Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir mümin kişi şöyle dedi: “Adamı, ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size rabbinizden âyetler getirmiştir. Eğer yalancı biriyse yalanı kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir. Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz.﴾Mü’min/ 28). Mü’min Suresi 28 ve 31 arası ayetler bu gizlice iman etmiş zat ile Firavun ve çevresi arasında geçen konuşmaları içermektedir. Bu ayetleri okuduğumuzda bu iman etmiş zatın ne kadar cesur olduğunu görmek mümkündür. Ancak, o konuşurken kendisine destek olan ikinci bir söz söyleyen de çıkmamıştır. İmanını gizleyen Al-i Firavundan bu mümin adam yiğitliği ile yalnızdır. O kadar mühim bir yalnız yiğitliktir ki bu kendisinden sonra gelenler için de numune-i imtisal olmuştur.

Yasin Suresinde bir beldeye gelen Allah’ın (cc) elçilerinin tebliğine karşı konuşan topluluğa hitap eden zat da Firavun sarayındaki bu mert adam gibidir. Yasin Suresinden ayetleri bir arada okuyalım: “Ey Muhammed!) Onlara, o memleket halkını örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişti./ 13 Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalancı saymışlardı. Biz de onlara üçüncü bir elçi ile destek vermiştik. Onlar, "Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz" dediler./ 14 Onlar şöyle dediler: "Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahmân, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."/ 15 (Elçiler ise) şöyle dediler: "Bizim gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu Rabbimiz biliyor."/ 16 "Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir."/17 Dediler ki: "Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur."/ 18 Elçiler de, "Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz?). Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz" dediler./ 19 Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! Bu elçilere uyun.”/ 20"Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir." /21 "Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O'na döndürüleceksiniz."/22 "O'nu bırakıp da başka ilâhlar mı edineyim?

Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar."/23 "O taktirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum." /24 "Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!" /25 (Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): "Cennete gir!" denildi. O da, "Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!" dedi./26-27 (Yasin/ 13-27). Tefsirlerde Habib-i Neccar denilen bu zatın yalnız başına bu yiğit duruşu övülmektedir. Bu zatın ikazlarını dinlemeyen belde halkı da korkunç bir ses ile helak edilmişlerdir.

Kuranda anlatılan olayların bazı işaretleri olsa da genel olarak yer ve zaman ve kişi unsurları müphem bırakılarak vahyin içeriğinin evrensel ve zaman ötesi bir hakikat veçhesi kazandırıldığı bilinmektedir. Ancak, bu hadiseler hatırlatılarak yaşanan tarihi olaylarda bu unsurlar tespit edilebilir. Mesela Ukbe b. Ebû Muayt isimli bir müşrikin Kâbe’de bulunan Hz. Peygam­ ber’e saldırarak boğazına sarıldığını gören Hz. Ebû Bekir, saldırganı ellerinden yakalayarak Resûllah’ı kurtarmış; daha sonra burada

kendisinden bahsedilen mümin kişinin sözlerini nakleden âyetin, “Adamı, ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size rabbinizden âyetler getirmiştir” meâlindeki bölümünü aynen tekrarlamıştır (Buhârî, “Tefsîr”, 40/1; Müsned, II, 204). Hz. Ali’nin, “Allah’a yemin ederim ki Ebû Bekir’in davranışı Firavun ailesinden olan mümin kişininkinden daha da önemlidir. Çünkü o kişi imanını saklamıştı, oysa Ebû Bekir inandığını açıkça ifade etmiş, malını ve canını bu yola adamıştır” dediği rivayet edilir. (kuran.diyanet.gov.tr sitesi; ilgili ayet tefsiri).

Bu zikredilen hadiseleri dikkate aldığımızda yalnızlık ve birey olma (Kurani ifadesiyle manasını daraltırsak raculün mü’minun) arasında bir doğrusal ilişki görmek mümkündür. Yalnız kalmayı başaranlar güçlü bireyler olurlar. İçinde yaşadıkları toplumun yanlışlıkları ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın ve ne kadar güç kazanırsa kazansın hak ve hakikati söylemekten korkmazlar. Yukarıda Kurandan iktibas ettiğimiz iki hadisenin birinde bütün belde halkı korkunç bir sayha ile, diğerinde iseFiravun ve bazı tabi olanları ikiye ayrılan denizin içinde boğularak helak olmuşlardır.

Anlaşılıyor ki, iki zat da son derece mütemerrit ve azgın bir topluluğa karşı durmuşlardır. Allah onlara rahmet etsin, dünyada takipçileri çok olsun. Yalnızların destanı yazılsa herhalde esaslı bölümlerinden birinde Ebu Zer (ra) anlatılırdı. İslam’ın mağduriyet dönemlerini de ikbal dönemlerini de yaşamıştı. Ikbal ve zenginlik döneminde şatafatı, akraba kayırmacılığını, lüks yaşamı eleştirdi. O kadar ki Hz. Osman (ra) O’nun bir süreliğine ayrılmasını tavsiye etti. Rebeze'de yalnız yaşadı. Vakıa o hep yalnızdı. “Eba Zer yalnız yaşayacak, yalnız ölecek, yalnız diriltilecektir” buyurun Peygamberimizin sözlerini hayatıyla tasdik etmiştir.

Yalnızlık ve özgünlük konusunda en belirgin örnek İbnülemin Mahmut Kemal İnal Beyefendi olsa gerektir. Kendisi hakkında “Hezar gıpta o devri kadim efendisine/ Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine” beyti söylenmiştir. Sohbet adabına katı bağlılığı, hiç evlenmemesi, zamanındaki insanlara garip gelen tutumları, devasa eserlerini (Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, Son Asır Türk Şairleri; Son Hattatlar, vb.) hiç başka kaynaklara müracaat etmeden hafızasından yazması gibi yönleri itibariyle son dönemin özgün insanları arasındadır. Yalnızlık bir yandan özgünlüğü güçlendirirken diğer yandan ferdi ve kabiliyetlerini inkişaf ettirmektedir. Nitekim olgunlaşma için Doğuda olduğu kadar Batıda da inziva önemli bir aşama kabul

edilmektedir. Ancak bu inziva sadece yalnızlık demek değildir; normal insanların ihtiyaç duyduğu yemek, içmek, uyumak, vb alışkanlıklarından da tecerrüd etmek demektir. İnziva ehli başka bir seviyede hayat yaşamaktadırlar. Bu yüzdendir ki inziva ehli başka insanlara garip gelmektedir. “Aydınların İhanetinden” mülhem (Julian Benda) anlamı bambaşka bir içerik taşısa da “aydınların yalnızlığı” dediğimiz olgu başka bir tür yalnızlıktır. Fikirleri ve hakkı tercih etmelerinden dolayı aydınlar birçok toplumda yabancılaşmışlardır. Özellikle uyarıcı özellikleri ön plana çıkan, toplumun hastalıklarını, yanlış tutumlarını tenkit eden ve eğer ıslah yoluna gidilmezse helakın mukadder olduğunu haber veren hakikatşinas aydınlar özellikle “Kötülüğü haber vereni fail zanneden toplumlar” içinde yalnızdırlar.

Aydın olmamakla birlikte bir diğer yalnızlar sınıfı da Allah karşısında acziyet halk karşısında istiğna içinde olanlardır. Bu da takdire değer bir yalnızlıktır. Bu sınıfın yalnızları uzun zaman yaşadıkları idealleri bizatihi ortak yol arkadaşları tarafından çiğnendiği için, bir suskunluk ve yalnızlık halesine bürünürler. Hak karşısında acz ile kıvranırlar; ancak halk karşısında öylesine bir istiğna ile gark olurlar ki, yakındostlarından bile gizlenirler, özel hallerini gizlemek için az görüşmeyi, az konuşmayı, az açıklama yapmayı şiar edinirler…

Hak ve hakikat arayışı ve tercihi bir aydının alameti farikasıdır. Mehmet Emin Yurdakul’un meşhur “Bırak Beni Haykırayım” şiirindeki şairin yerine pekala aydını koymak mümkündür:

“Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et; Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet, Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir;” (M. Emin Yurdakul) Bu yüzdendir ki, ülkeler işgal edilirken ilk önce aydınları ve şairleri susturulur, satın alınmaya çalışılır, halk nezdindeki itibarları aşındırılır. Aydınlar ve şairler zaman zaman kendi toplumları içinde de tepki görebilirler. Bu aydın yalnızlığının başlangıcıdır. Bu o kadar acı bir yalnızlıktır ki, bazen buna tahammül etmek mümkün olmaz; aydın kendi kendini susturur, yalnızlığından kaçmaya çalışır. Tıpkı Mısır’a giden Akif gibi … Anlaşılmama sorunu yalnızlığın en berrak ifadelerinden biridir. Bir asr-ı sabık efendisi yalnızlığı böyle anlatıyor şöyle anlatıyor: “Keşti-i ümmid lenger aldı/ İçinde dostlar kaldı/ Geride bir ben kaldım/ Sözler lebimde kaldı”. (Ümit gemisi demir aldı, içinde dostlar kaldı yani gemiyle gittiler. Geride bir ben kaldım, sözlerim dudağımda kaldı. Yani benim sözlerimi anlayan kalmadı.)

Yalnızlıkların en kötüsü ise yıllardır kendi anlattığı, savunduğu, temsil ettiği hatta bu süreçte de birçok insanın güvenini kazandığı halde tebliğ ettiği kendi dava ve inançlarına aykırı bir hayat yaşayanların yalnızlığıdır. Bu yalnızlık Allah (cc) tarafından lanetlenmiş bir yalnızlıktır. Tiksindiricidir. Örneklerini gördüğümüz böyle bir yalnızlıktan şeytandan olduğu gibi Allah’a (cc) sığınırım. Aşk için söylenen Şeyh Galib’in terci bendindeki vasıta beytini tam da yalnızlığa uyarlamak mümkündür. Beytin aslı “Ah minel aşk ve hâlâtihî/ Ahraka kalbî bil hararâtihî” yani “Bütün bunlar aşktan ve bunun hallerindendir ki, kalbimi ateşiyle yaktı!”. Bu beyti yalnızlığa uyarladığımızda ne güzel ve zengin bir anlam ortaya çıkmaktadır.

”Ah minel vahde ve hâlâtihî/ Ahraka kalbî bil harârâtihî”… Bu arada, yalnızlık için Arapçada çok sayıda farklı kavramların kullanıldığını da belirtelim: el-vahde (Duygusal yalnızlık, tek başına olma hali), el uzleh (İnsanlardan uzak yaşama, tecrit, soyutlama, kabuğuna çekilme), el-infirad (Kendi başına kalma, bireysellik, ferdîlik), el- halvetü (Yalnızlık)… Hepsi de yalnızlığın hallerinden değil mi? Siz olsanız hangi yalnızlığı tercih ederdiniz kıymetli dostlarım?

 

Yorumlar4

  • Anti satan 8 dakika önce Şikayet Et
    Allah razı olsun son maddedeki yalnızlar fikriniz haricinde(kastınız pek açık olmamakla birlikte sizde onları yalnızlığa ittiniz) çok beğendim.
    Cevapla
  • TC.Kılınç 40 dakika önce Şikayet Et
    Allah kalemie güç versin. Biz Allah Resülünün yanlızlıgını tercih ederdik.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat