Biz ne yaşıyoruz!

  • GİRİŞ04.11.2026 08:52
  • GÜNCELLEME04.11.2026 08:52

Memlekette nereye baksanız aynı koro, aynı ezber, aynı gürültü…

Sabah gözünüzü açıyorsunuz…

Televizyon ekranlarında, sosyal medya lağımında herkes birbirinin boğazına sarılmış vaziyette. Bir taraf diğerini vatan hainliğiyle, öbürü karşı tarafı cehalet ve ihanetle yaftalıyor. Gündem her gün alev alev ama garip bir şekilde hiçbir sorun çözülmüyor, hiçbir yara sarılmıyor.

Neden?

Çünkü yaşadığımız kriz ne döviz kuru, ne piyasalar, ne siyaset ne de bir sonraki seçim tahminleri. Yaşadığımız şey, bizzat cemiyetin omurgasını kıran ağır bir ahlâk ve zihniyet çürümesidir.

***

İbn Haldun asırlar evvelinden uyarmıştı:

Bir toplumu ayakta tutan görünmez bağ, yani ortak kader bilinci çözüldüğünde çürüme mukadderdir. Cemiyeti bir arada tutan harç, yani dayanışma ve ülkü birliği (asabiye) gevşeyip yerini bencil menfaatlere bıraktığında, gerileme ve çürüme kaçınılmazdır.

Bugün cemiyetin kılcal damarlarına sızan şey değerler ve ahlâk buhranıdır.

Merhum Erol Güngör’ün yarım asır önce koyduğu teşhis tam da bugünün fotoğrafıdır:

“Ahlâkı aşınmış bir cemiyette kanunlar hiçbir işe yaramaz.”

Çünkü kanunu işletecek adalet duygusu, liyakat bilinci ve vicdanî murakabe felç olduğunda geriye konuşulacak hiçbir şey kalmaz.

Peki, bugün hangi noktadayız?

Yalanın herkes tarafından bilindiği ama kimsenin utanmadığı bir vasattayız. İşte bu yüzden sahici siyasette yıpranma hatta belirgin bir çürümeden söz edebiliriz.

***

Eski bakanlardan merhum Mehmet Turgut’un vaktinde altını çizdiği basiretsizlik, plansızlık ve kadroculuk hemen bütün siyasî hareketlerin temel sorunu haline gelmiş durumda. İdare etmek ile inşa etmek arasındaki farkı unutan bir akıl sadece koltuğunu tahkime odaklandığı için muktedir görünür. Türkiye’nin arayıp bulamadığı muktedir iktidar hakikati belirgin biçimde görülmeye ve hissedilmeye başladıkça her bir yandan çekiştirenler dozu aşan bir yarış içinde kanayan yaraya tuz basıyor.

Cemil Meriç’in tabiriyle “İzler kargaşası içinde savrulan”, bu milletin ruh köküne bir türlü dokunamayan bir muhalefetimiz var. İktidarın açtığı başlıkların peşine takılmaktan başka bir siyaset bilmeyen, kendi ahlâkî ve fikrî alternatifini kuramayan bir tembellik…

Sadece karşıtlık üretmeyi muhalefet zanneden bir anlayıştan mutlak düzen ve ahlâk beklemek büyük yanılgı… Dertleri, sürekli şikâyet ettikleri iktidar çarkına sahip olmak...

Peki, vatan ve millet söz konusu olduğunda neden bir araya gelinemiyor?

Erol Göka çok haklı bir tespitle anlatır bizim bu kolektif marazımızı: Kendi varlığını ancak karşıdakini şeytanlaştırarak ispat edebilen hastalıklı bir ruh hali içindeyiz. Siyaset baronları için bu kamplaşma bulunmaz nimettir. Düşman icat etmek bedavadır. Kitleyi korkuyla konsolide eder, hesap sormayı engeller, vizyon ve adalet üretme külfetini ortadan kaldırır. “Vatan” ve “millet” gibi en kutsal kavramlar, partizan çıkarların zırhı hâline getirilir.

***

Ahmet Hamdi Tanpınar “Huzur”da ne diyordu: “Kendi iç buhranını aşamayan bir cemiyet, dışarıda asla nizam kuramaz.”

Açık konuşalım…

Bu bataklıktan kurtuluş, günübirlik seçim ittifaklarıyla yahut pansuman tedbirlerle mümkün değildir. Kendi ahlâkî sefaletimizle, kabileciliğimizle ve riyakârlığımızla yüzleşmek zorundayız.

Hangi siyasî hareket olursa olsun…

Ehliyet ve liyakat partizanlığın önüne konulmadıkça, hasım ile hain arasındaki farkı idrak edip ortak bir akıl inşa etmedikçe ne yazık ki bu gölge tiyatrosu sürecek.

Erol Güngör’ün işaret ettiği cumhuriyetçi erdem ve adalet nizamına dönülmeli; ehliyet ve liyakat cemaat, parti ya da hısım dayanışmasının önüne konmalıdır. Erol Göka’nın uyardığı “ötekini yok sayma” hastalığı terk edilmeli, hasım ile hain arasındaki fark teslim edilerek müzakereci bir dil kurulmalıdır. Mehmet Turgut’un altını çizdiği ciddiyet ve basiretle de, vatanın istikbali bir zümrenin değil, 85 milyonun müşterek haysiyeti sayılmalıdır.

***

Unutulmamalıdır ki…

Bir millet, kendi kusurlarıyla ve riyakârlığıyla yüzleşebildiği ölçüde geleceğini kurtarabilir. Siyaset bir ganimet kavgası olmaktan çıkıp kamusal vazife ahlâkına bürünmedikçe, asıl kaybeden cemiyetin kendisi olur.

Dolayısıyla toplumsal çürümenin yalnızca sandıkla ya da iktisadî göstergelerle açıklanamadığını kabul etmeli; asıl krizin, köklerimizden ve müşterek vicdandan koptuğumuz yerde başladığına –artık- inanmalıyız. Çürümeyi ancak bu yöntemle durdurabilir ve yenilenmeye başlayabiliriz.

Yorumlar13

  • Adem 46 dakika önce Şikayet Et
    Her türlü üretim milli olmalı..savunma sanayii gibi..sonra sosyal medyada şiddet içerikli filmler oyunlar kaldırılmalı..vs.
    Cevapla
  • vatansever 1 saat önce Şikayet Et
    Bizdeki muhalefet iktidar olmak icin ugrasmiyor. Cünkü muhalefete verilen görev toplumu ayristirip ahlaksizlastirmak dahasi en bastada oldugu gibi dinsizlestirmeye calismak. Biz onlari hep bizden zannettik. Gercekler ortaya ciktiginda maalesef cok gec kalindigi anlasildi.
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat