CHP’de taht oyunları veya siyasî amnezi…
- GİRİŞ24.06.2026 09:18
- GÜNCELLEME24.06.2026 09:18
Hafızasız (amnezi) müzmin muhalif CHP’nin çok sevdiği, her tıkandığında sığındığı değişim ezberine bir de geleneksel kurultaylar penceresinden bakalım:
Siyasî analizlerin acımasız ve bol tartışmalı lügatini açarsak, Özgür Özel için tam anlamıyla “ilga edilmiş” (hükmü veya varlığı ortadan kaldırılmış) demek hukuken ve şeklen doğru olmaz ama siyaseten açığa alınmış veya vesayet altına alınmış olduğu tespiti ‘cuk’ oturur.
Özel hâlen CHP’nin resmî (mazbatalı) Genel Başkanı… Koltuk onda, mühür onda, grup toplantılarında kürsüye o çıkıyor. Yani ortada hukukî bir “ilga” yok ancak siyaset bilimine göre “Bir makamın unvanını taşımak, o makamın gücüne sahip olmak anlamına gelmez.”
Özel, “değişim” sloganıyla geldiği koltukta, arkasındaki iki devasa gölgenin arasında sıkışıp kalmış durumda. Bir tarafta, parti teşkilatlarını ve delege dehlizlerini arka odalardan yönetmeye devam eden Kemal Kılıçdaroğlu; diğer tarafta CHP’nin finansal, lojistik ve popülist motoru haline gelen ve ikbali için giriştiği birtakım işleri yüzüne gözüne bulaştırdığı için cezaevinde olan Ekrem İmamoğlu…
***
Bu denklemde Özgür Özel, kendi politikasını üreten ‘özgür’ bir aktörden ziyade bu iki büyük gücün (Kılıçdaroğlu’nun delege gücü ile İmamoğlu’nun popülarite/sermaye gücü) arasında denge unsuru olmaya çalışan, tabiri caizse “protokol genel başkanı”…
Eğer bir genel başkan, partinin en kritik kararlarını (örneğin muhtemel bir erken seçimde aday belirleme süreçlerini veya ideolojik kırılmaları) tek başına ya da kendi kadrosuyla belirleyemiyorsa, attığı her adımda “İstanbul”a ya da “Kulislerin Efendisi Kemal Bey”e bakmak zorunda kalıyorsa, o genel başkanın siyasî iradesi fiilen ilga edilmiş demektir. Dolayısıyla durumu tam bir “kuşatılmış liderlik” örneğidir. Hükmü kâğıt üzerinde yürürlüktedir ama sahada her an bayrak açılabilecek bir kırılganlıkla maluldür.
***
Özgür Özel’in "Özgür Türkiye, Özgür Gelecek" gibi afili sloganlarına ya da Kemal Kılıçdaroğlu’nun kulis dehlizlerinde delege avlayan gölgesine bakıp şaşıranlar, CHP’nin genetik kodlarını bilmiyor demektir. Karşımızdaki hakikat yepyeni bir vizyon çatışması gibi görünse de yarım asırlık bir tasfiye ve taht oyunları mekanizmasının kötü birer taklididir.
CHP, tarihi boyunca fikirlerin yarıştığı bir entelektüel laboratuar olmaktan ziyade, kliklerin birbirini boğazladığı, liderlerin kendi ürettikleri kadroları yuttuğu bir siyasî Satürn döngüsüdür. Bugünü anlamak için, o çok övünülen kurultaylar tarihinin halı altına süpürülen sert ve kanlı hesaplaşmalarına bakmak gerekir.
CHP, kurulduğu 1923’ten bu yana dile kolay, 38’i olağan, 20’si olağanüstü olmak üzere tam 58 kez kurultay salonlarının kapısını aşındırdı. Tüzük kurultaylarını da bu hesaba katarsak, parti adeta bir kurultaylar cumhuriyeti…
***
Peki, bu bitmek bilmeyen sandık fetişizminin ve delege avcılığının bu ülkeye ve partiye siyasî maliyeti ne oldu?
Söyleyelim: Tam bir zihniyet felci!
Dünya yapay zekâyı, kuantum bilgisayarlarını ve yeni nesil sömürgecilik modellerini tartışırken, ana muhalefetimiz yarım asırdır “çarşaf liste mi, blok liste mi?” sorusunun felsefî derinliğinde kaybolmayı tercih ediyor.
Bugün Özel ve Kılıçdaroğlu arasındaki pasif-agresif çekişmeyi büyük bölünme zannedenler, 1972’deki tarihî 5. Olağanüstü Kurultay’ı hatırlamazlar. “Millî Şef” İsmet İnönü, “Ya ben ya Ecevit!” diyerek koskoca bir tarihi masaya sürmüş, karşılığında Bülent Ecevit’in “Ak Günler” hareketi tarafından siyasî tarihin en sert kurultay darbesiyle tasfiye edilmişti. İnönü gibi bir ismi kurultayda deviren irade, hizipçiliği ve lider kellesi almayı partinin aslî görevi bildi.
***
Yakın tarihin önemli siyaset figürlerinden Deniz Baykal’ın kurultay maceraları daha dün gibi… 1990’ların başında Erdal İnönü’nün SHP’sine karşı Baykal’ın yürüttüğü amansız “Yalova Grubu” savaşları, kurultay salonlarını birer siyasî boks ringine çevirmişti. Bu hizip savaşları, daha sonra CHP’nin yeniden açılmasıyla bizzat Baykal’ın “tek adamlık” (tıpkı Millî Şefi gibi) laboratuarına dönüştü. Baykal, partiyi büyütmek yerine “küçük olsun, benim olsun” düşüncesiyle, kendisine rakip olabilecek herkesi tüzüklerin arkasına saklanarak budadı.
Bugün Kılıçdaroğlu’nun giderayak kendi kurduğu düzenin aktörlerini tasfiye etmesi ya da Özel’in örgütleri kendine bağlama hırsı, bizzat Baykal okulundan miras kalan o sığ “parti içi iktidar” mühendisliğinin mirasıdır.
***
Dünyada sol veya sosyal demokrat hareketler çift başlılığı kurumsal bir zenginlik olarak yaşar. Alman SPD’sinde Willy Brandt entelektüel ve ideolojik yönü çizerken, Helmut Schmidt başbakan olarak devleti yönetti. İkisi birbirini tamamlayan bir dişlinin parçalarıydı. Bizde ise durum bir tamamlanma değil, siyasî şizofrenidir.
Bir tarafta delege yapısını elinde tuttuğunu varsayan, “gölge genel başkan” gibi davranan, Kılıçdaroğlu; diğer tarafta emanetçi gömleğini yırtıp kendi rüştünü ispatlamaya çalışan ancak arkasındaki İstanbul sermayesi ve belediye gücünün gölgesinden kaçamayan Özel...
Buradaki çift başlılığı bir ideoloji yarışı olarak görmek doğru olmaz zira ortada iki farklı Türkiye yok; sadece aynı statükonun hangi koltukta oturacağına dair bir bölüşüm kavgası var. Bu durumda CHP’yi bekleyen en büyük risk, sandık günü geldiğinde seçmenin “Evindeki yangını söndüremeyen, memleketi nasıl yönetecek?” sorusuyla karşısına çıkmasıdır.
***
Gelelim bu kadroların dünya gerçekliğiyle olan trajikomik bağdaşmazlığına. Bugün küresel sistem tam anlamıyla bir distopyanın içerisinden geçiyor. Yapay zekâ orduları, siber savaşlar, enerji koridorlarının acımasız paylaşımı, göç dalgalarıyla sarsılan ulus-devletler ve yanı başımızda yeniden çizilmek istenen sınırlar...
Bu sert, acımasız ve realist dünya tablosunda bizim CHP elitleri ne yapıyor?
Hâlâ bir İskandinav ülkesinin korunaklı refah toplumundaymış gibi, post-modern kimlik siyasetinin sığ sularında yüzüyorlar. Küresel fırtınaya karşı yerli, millî ve jeopolitik bir akıl üretmek yerine, kurultay salonlarında kimin hangi komisyona gireceğinin, hangi klikle ittifak kuracağının mikro hesaplarıyla vakit öldürüyorlar. Dünyanın ürettiği devasa distopik risklere karşı, CHP’nin sunduğu şey ütopik bir “her şey çok güzel olacak” pembeliğinden ibaret. Gerçeklikle bağını koparmış bu klasik siyaset yapma biçimi, uluslararası bir satranç tahtasında dama taşıyla hamle yapmaya benziyor.
Sonuç olarak…
CHP yine kendi içine döndü, kendi kuyruğunu ısırmakla meşgul. Kurultay salonlarının tozlu kulislerinde üretilen siyaset, bu ülkenin temel meselelerine tek bir satır arası bilgi eklemiyor. Delege odalarındaki küçük iktidarlar, dışarıdaki devasa fırtınayı görmenizi engelliyorsa, ufuktaki ilk sandıkta çok güvendiğiniz tahtların altınızdan kayması kaçınılmazdır.
Şimdi sormak lazım:
Bir sonraki tasfiye operasyonu için hangi kurultay salonu ayarlandı?
Yorumlar1