NATO ve Batı ile ‘göz hizasında’ ilişki dönemi
- GİRİŞ14.07.2026 09:20
- GÜNCELLEME14.07.2026 09:27
Türkiye, geçen hafta Ankara’da yapılan NATO Zirvesi’nden sadece sonuçları itibarıyla değil, aynı zamanda organizasyon yeteneği anlamında da alnının akıyla çıkmayı başardı.
Zirve bittikten sonra konuşulanları biliyoruz.
Saat gibi tıkır tıkır işleyen, misafirlerin çalışmalarını yürütmeleri için her türlü kolaylığın ve imkanın sağlandığı güçlü bir organizasyonun ortaya çıktığına dair herkes hemfikirdi.
Daha önce onlarca uluslararası zirveyi yerinde takip etmiş bir gazeteci olarak Ankara Zirvesiyle alakalı söylenenlere biraz da bu anlamda kulak verip, yazılıp çizilenlere bu şekilde karşılaştırmalı bir gözle baktım.
Bir de…
Bu muhteşem organizasyonun bu şekilde sonuçlanmasının arka planında harcanan büyük emekler var tabi.
İki ismi hususen zikretmek isterim.
Birincisi, uzun yıllardır Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Özel Kalem Müdürlüğü’nü yapan ve Erdoğan’ın yanında edindiği engin tecrübeyle böylesi meşakkatli işleri bir orkestra şefi ustalığıyla yöneten Hasan Doğan...
Diğeri bir ‘sakin güç’ olarak bulunduğu her yere olduğu gibi, aldığı görev sonrası İletişim Başkanlığı makamına da ‘değer katan’ bir isim olarak Burhanettin Duran Hoca.
8/9 Temmuz 2026 tarihli NATO zirvesi, geride kalan haftanın Dünya gündemini belirlerken, ileriye dönük ve ilerleyen yıllar itibarıyla Türkiye’nin yeni rolü bakımından da sıkça hatırlanacak.
Yeni bir sürüm, yeni bir vizyon gibi anlamlar yüklenerek dillendirilen NATO 3.0 konseptinin içerisinde Türkiye’nin yeni rolüne dair de önemli unsurlar yer alıyor zira.
TÜRKİYE GÜÇSÜZ VE YALNIZ BİR ÜLKE OLARAK GİRDİĞİ NATO’DA, BUGÜN BAMBAŞKA BİR MİSYONA YÖNELİYOR?
Türkiye 1952 yılında NATO’ya kabul edildiğinde, yalnız ve zayıf bir ülke durumundaydı.
Hatırlatmak isterim…
Belli ‘taahhütler’ karşılığında belli ‘garantilerin’ verilmesi biçiminde formüle edilen yöntemle bu kabul gerçekleşmişti.
Askerlerin giydikleri botların dahi Amerika’dan ‘hibe’ yoluyla geldiği dönemlerden bugünlere geliyoruz.
Ayrıca şurası çok açık ki, Türkiye’nin NATO’lu yılları içerisinde yaşadığı türbülanslar, darbeler, darbeler için şartların olgunlaştırıldığı darbe öncesi dönemler, askeri vesayet dönemleri, Türkiye’nin NATO ‘ortaklığından’ bağımsız şekilde düşünülemez.
Genel itibarıyla tek taraflı bağımlılık ilişkisine hapsedilmiş halde, verilen rol ile yetinen ve ‘yumuşak gücünün’ verdiği enerjiyi etrafına yaymak yerine, tehdit olarak görülen o enerjiyi iç krizlerle tüketmek zorunda bırakılmış bir ülke olmalı diye bakıldı Türkiye’ye.
15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNİN PÜSKÜRTÜLMESİ, TÜRKİYE’NİN ÖNÜNE YENİ BİR YOL AÇTI
Yarın itibarıyla 10’uncu yılı gelmiş olan 15 Temmuz darbe girişiminin savuşturulmasıyla Türkiye’nin önüne, dış politikasında özerk davranabilen, kendi egemenlik haklarını gözetmeyi öncelik haline getirebilen önemli bir pencere açıldı.
Bağımlılık ve ‘uydu müttefiklik’ ilişkisini dayatanlara karşı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cesaret ve dirayetinde karşılığını bulan Ankara merkezli bir anlayış ön plana çıktı.
Savunma Sanayii alanındaki en güçlü ‘ivmelenmenin’ 15 Temmuz sonrası ortaya çıkmış olması bu yeni perspektifden bağımsız şekilde düşünülemez.
Ve Erdoğan’ın açtığı yolda Türkiye’nin elde ettiği kazanımlar, ülkemizi ‘yalnız ve zayıf’ bir NATO üyesi olmaktan çıkarıp, stratejik sabırla hareket eden, eşzamanlı olarak uluslararası krizlerde aktif arabuluculuk payesi elde etmiş bir ülke pozisyonuna getirdi.
Bu pozisyon da Türkiye’yi başlıkta sözünü ettiğim türden müttefiklerle ‘göz hizasında’ ilişki biçimine epeyce yaklaştırdı.
Askeri olarak hibelerle ayakta kalabilen bir ülke yerine, dünya dron üretiminin yüzde 65’ini elinde tutabilen, özgün savaş uçaklarıyla, füzeleriyle, elektronik savaş teknolojisiyle adından söz ettiren ve bu imkanlarından destek alınmak istenen bir ülke pozisyonuna geldi Türkiye.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO Zirvesi’nin tamamlanmasının akabinde şöyle bir mesaj paylaştı:
“İki günlük yoğun Ankara Zirvesi, Türkiye’nin NATO’nun güvenlik gündemine yön veren, krizlerde diyalog kanallarını açık tutan, bölgesel barış perspektifini koruyan ve savunma sanayisi kapasitesiyle ittifakın dönüşümüne somut katkı sağlayan merkezi bir aktör olduğunu göstermiştir.”
Türkiye’nin yeni rolüne dair İletişim Başkanı Burhanettin Duran’ın şu ifadeleri de bu bağlamda doğru yerini buluyor:
“Küresel güvenlik mimarisinin yeni parametrelerini belirleyecek olan "NATO 3.0" vizyonu, Avrupa’nın savunmadaki ağırlığını artırmayı hedeflerken, Türkiye bu dönüşümün tam merkezinde, entelektüel ve askeri kapasitesiyle oyun kurucu bir rol oynamaktadır.”
Suriye’de Türkiye lehine oluşan yeni statükoya rastgele oluşmuş bir statüko olarak bakılamaz.
Terörsüz Türkiye projesiyle 40 yıldır ülkenin başına bela olan terör meselesine köklü bir çözüm perspektifi önümüzde duruyorsa bugün bu da, ülkeyi yönetenlerin maharetli politikalarından bağımsız düşünülemez.
Türkiye’nin uzun on yıllar boyu tehdit olarak görülen ‘yumuşak gücüne’ artık ‘fırsat’ olarak bakan görüşlerin de ortaya çıkmış olması ve bu görüşlerin Amerika’yı şu anda yönetenler nezdinde bile karşılık bulmaya başlamış olması, Türkiye’nin geleceği için müthiş bir imkanı beraberinde getirebilir.
Tabi, kıymetinin farkına varmayıp bu fırsatın heba olup gitmesine mahal vermezsek.
Yorumlar2