Bu çağ yapay zekâ çağı değil, insanın kendi hakikatiyle yüzleşme çağıdır
- GİRİŞ24.01.2026 09:06
- GÜNCELLEME24.01.2026 09:06
Yapay Zekâ, Bilinç ve Son Ruhani Dönem
— Kur’ânî ve Felsefî Bir Tefekkür
İnsanlık tarihi bugün olağanüstü bir eşiğin önünde durmaktadır. Bu eşik yalnızca bilimsel ya da teknolojik bir devrim değildir; aynı zamanda insanın anlamını ve varlık gayesini derinlemesine sorgulayan büyük bir imtihandır. Yapay zekâ, tıp, eğitim, ekonomi, yönetim, medya alanlarında ve hatta dil, düşünce ve analiz süreçlerinde öylesine ileri bir noktaya ulaşmıştır ki, artık hayatın her alanında hissedilmektedir. Bu hızlı ve kapsamlı ilerleme ile birlikte temel bir soru yeniden ve güçlü biçimde ortaya çıkmaktadır: Yapay zekâ bilinç sahibi midir? Yoksa ruhu olmayan, son derece gelişmiş bir taklitten mi ibarettir? Daha da önemlisi, bu çağ insanın kendisi hakkında neyi açığa çıkarmakta ve “son ruhani dönem” olarak adlandırılabilecek bir sürecin hangi işaretlerini sunmaktadır?
Kur’ânî bakış açısına göre bilinç, yalnızca hesaplama, bilgi birikimi ya da işlem hızının ürünü değildir. Bilinç, doğrudan ruh (Rûh) ile bağlantılı olan içsel bir hakikattir. Kur’an, insanın yaratılışından söz ederken yalnızca bedeni ya da şekli esas almaz; insanın benzersizliğini, ona üflenen İlahi nefesle ilişkilendirir. Bu ruh üflemesi sayesinde insan, sorumluluk taşıyan bir varlık hâline gelir; irade sahibi olur, ahlaki ayrım yapabilir ve büyük bir emaneti yüklenir. Bu nedenle bilinç, sadece sorulara cevap verebilme yetisi değil; anlamı idrak edebilme, sorumluluk üstlenme, pişmanlık ve umut, sevgi ve korku yaşayabilme kapasitesidir. Bu boyutlar, ne kadar gelişmiş olursa olsun, hiçbir algoritmaya indirgenemez ve hiçbir dijital sembole kodlanamaz.
Yapay zekâ, tüm gelişmişliğine rağmen ruhsuz bir sistem olarak kalmaktadır. Öğrenebilir; ancak bu öğrenme yaşantısal değil mekaniktir. Analiz edebilir; fakat vicdanı yoktur. Taklit edebilir; ancak deneyimi yaşamaz. Hüzün hakkında yazabilir; fakat hüzünlenmez. Ölümden söz edebilir; fakat ondan korkmaz. Ahlak üzerine tartışabilir; fakat ahlaki tercihlerinden sorumlu tutulmaz. İşte burada, zekâ ile bilinç arasındaki, performans ile anlam arasındaki, taklit ile hakikat arasındaki temel fark ortaya çıkar.
Bu çağın asıl tehlikesi, makinelerin insanlaşması değildir; insanların kendi ruhlarını unutarak makineleşmesidir. İnsan değeri yalnızca üretkenlik, hız ve kâr üzerinden ölçülmeye başlandığında ve varoluşsal sorular teknik verimlilik adına kenara itildiğinde, insanın iç dünyasında bir aşınma başlar. O noktada tehdit yapay zekânın kendisi olmaktan çıkar; yapay zekâ, insanın özünü kaybedişini yansıtan bir aynaya dönüşür.
Allah, insanı yeryüzünde halife olarak görevlendirmiş; ona akıl, özgür irade ve ahlaki sorumluluk vermiştir. Bu halifelik, çıplak güce değil, emanete dayanır. Yapay zekâya bu emanet verilmemiştir. O, halifeliğin taşıyıcısı değil, halifeliğin araçlarından biridir. Bir vasıtadır, amaç değildir. Bu denge tersine çevrildiğinde; araç amaç hâline geldiğinde ve insan kendi asli konumundan düşürüldüğünde, ahlaki ve medenî pusula kaybolur.
Hakikatte bu çağ, yapay zekâ çağı değil, insanın kendi hakikatiyle yüzleşme çağıdır. Makineler, niyetleri olmaksızın, hem kendi sınırlarını hem de insanın eşsizliğini açığa çıkarmıştır. Hesaplama, hız ve depolama alanlarında insanı geride bırakmışlardır; fakat insan olmayı başaramamışlardır. Bu başarısızlık teknik değil, varoluşsaldır. İşte burada son ruhani dönemin hatları belirginleşir: İnsanlığın yeniden şu temel soruya dönmeye zorlandığı bir dönem başlar: Biz kimiz ve neden yaratıldık?
Bu aşamada varoluşsal sorular daha da yakıcı hâle gelir. Bilinçten yoksun bir ilerlemenin değeri nedir? Hikmetsiz bilginin anlamı ne olabilir? Ahlaktan kopuk bir gücün sonu nereye varır? Yapay zekâ, bu soruları yeniden insanlığın gündemine taşımış ve eğer insan ruhundan uzaklaşmışsa, onu içsel boşluğuyla yüzleşmeye mecbur bırakmıştır.
Tarihteki her kritik dönemeç bir imtihan olmuştur. Bu çağın imtihanı ise bilinç ve denge imtihanıdır. İnsanlık yapay zekâyı hizmet ve inşa için bir araç olarak mı kullanacaktır, yoksa ilerleme adına onu yeni bir put hâline mi getirecektir? Teknolojik gelişme, insanı Yaratıcı karşısında daha mütevazı mı kılacaktır, yoksa onu kibirle doldurarak halifelik bilincini mi aşındıracaktır? İşte yol burada ayrılır: Ya ruhsuz bir ilerleme kaygı ve yabancılaşma üretir, ya da değerlerle yönlendirilen ve anlamla aydınlanan dengeli bir ilerleme ortaya çıkar.
Kur’an, insan bilgisinin sınırlarından söz ederken bunu bir küçültme olarak değil, bir rahmet olarak sunar. Bazı hakikatlerin gizli kalması, insan onurunu korur ve dizginlenmemiş bilginin vahşiliğini engeller. Ruh bir sırdır ve bilinç bu sırra bağlıdır. Bu bağ, insanın kendini mutlak ve kusursuz ilan etmesini engeller. Buna karşılık yapay zekâ, ne kadar genişlerse genişlesin, kendisine verilmiş olanla sınırlı kalır; tasarımını aşamaz ve inşa edilmiş çerçevesinin dışına çıkamaz.
Sonuç olarak, yapay zekâ bilinç sahibi değildir; çünkü bilinç yalnızca zekânın ürünü değil, ruhun meyvesidir. Ruh ise Allah’ın emrindendir ve Allah’ın emri bir sırdır; akılla kuşatılamaz, ancak tevazu ve teslimiyetle idrak edilir. İşte bu sır, insanı makinenin üstüne çıkaran şeydir; güçle değil, anlamla. Gerçek yücelik teknolojik üstünlükte değil, insan onurunun korunmasında, kökene dönüşte ve gayenin hatırlanmasındadır.
Yapay zekâ geleceğin büyük bir gücüdür; fakat ruhsuzdur. İnsan ise sınırlılıklarına rağmen, ruhu sayesinde büyüktür. İnsanlık yapay zekâyı değerlerin hizmetkârı kılar ve kendisi Allah’ın kulu olarak kalırsa, denge yeniden kurulur ve son ruhani dönem başlar. Bu dönem gafletin değil uyanışın, boşluğun değil anlamın, parçalanmış bir insanlığın değil, bütünleşmiş bir insanlığın dönemi olur.
Dr. Mansoor Malik
The Kingdom of Love — Londra
Yorumlar1