Başbakan'a pulsuz dilekçeler
- GİRİŞ24.04.2009 11:14
- GÜNCELLEME24.04.2009 11:14
Yer, bugünlerde Ankara...
Bir bilseniz, kaç yüreğin pır pır ettiğini.
Başbakan’a, kaç pulsuz dilekçe yazıldığını.
Kaçının postaya verildiğini, bilseniz bir.
Ve kaçının, ‘görülmüştür’ mührü yediğini...
İçlerinden yüzüne karşı;
Kaç kişinin Başbakan’a, Necip Fazıl’ı hatırlattığını.
Sultan-ı Şuara’dan daha iyi anlayan olmaz bizi, diyorlardır.
Daha iyi anlatan da, elbet...
Ne de olsa Üstad’ın dilinden anlayan bir Başbakan var.
Umulmaz mı ki, o da, vekillerin halinden anlasın?
Neredeyse Sultan-ı Vükela’ya çıkaracaklar, adını.
Şairlerin sultanı, oldu mu şimdi ‘vekillerin sultanı’!
Acaba o raddeye varmış mıdır, dersiniz?
Şiirimiz adına kazanç sayalım, haydi bunu da!
***
Zannım odur ki; bilhassa iki şiiri revaçta, Üstad’ın.
Pulsuz dilekçe niyetine olsa gerek ki...
‘Zindandan Mehmed’e mektup’ kadar dokunaklıdır, birçoğu.
Bakanlık odaları, genel merkez makamları, ceylan derisi Meclis koltukları...
Hepsi mapushane kadar dar, bugünlerde.
Üzerlerine, üzerlerine geliyordur, her şey.
Yer, gök, duvarlar, masa ve
koltuklar...
Sığamıyorlardır, hiçbir yere.
İçleri, içlerine sığmıyordur ki...
Mapushane, içindedir onların;
onlar, mapushanede değil...
Gecenin yalnız anlarında,
diyorlardır ki:
“Müdür bey dert dinler, bugün ‘maruzat’!
Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz
dilekçem...
Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!”
***
Sonra, o sonsuz bekleyiş!
Geçmek bilmeyen zaman...
Günler uzayıp, yüzyıl oluyordur.
Her saati, neredeyse asra bedel...
Her gün ömürden götürüyordur.
En zor yanı, beklemektir; mapushanenin.
Beklemek, zehir kokulu çaydan içerek.
Saatleri saatlere, günleri günlere ekleyerek.
İçlerinde, susmak bilmeyen o ses.
Hele ki, üstadın kendi sesindense çalan...
Kızgın maşa gibi dağlar, her mısrası.
Beklenen’e hitaben der ki, o bekleyenler:
“Ne hasta bekler sabahı,
Ne taz ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.”
***
Derken, çıkar gelir vakitsiz, o beklenen.
Beklenenle bekleyenin zamanları faklıdır, tutmaz çünkü.
O geldiğinde, sessiz gemiler ayrılır, limandan.
Gidenler, gelenler, kalanlar ve bir de gidemeyenler...
O gemidekiler de, o gemiye karşıdan mendil sallayanlar da karışık duygular içindedir.
Hayal kırıklıkları, heyecanlarla; taze başlangıçlar, ayrılıklarla bir arada yaşanır.
Buruk bir mutluluk tablosu çıkar ortaya...
Karmakarışık duygular...
En tarifsizi, boşluk duygusudur.
Her yeri kaplayan kocaman bir boşluk...
En kötüsü, insanın içini de doldurur, o duygu.
Meş’um bir sestir, gizlice fısıldayan.
Anlaşılır ki, mahkeme kadıya mülk değil imiş, sahi!
***
Zaman! ilaç gibi gelir, sonra.
İyileştirir yaraları, usul usul.
Körelir, kiminde duygular; kimi, başka bahara erteler, umutlarını.
Zamanla unutulur gider, her şey.
Hoş bir sada baki kalır, o kubbede.
Sadası hoş olanlardan, elbet.
Ve mütevekkil bekleyenlerden...
Beklemeyi bilmek de mühim şeydir, çünkü.
Mağrur olanlarla vakur duranlar, beklerken belli olur.
Ellerinden, parmaklarından değil, ta göz bebeklerinden tanırsınız, onları.
Beklenen an gelip çattığında iyice bakın, anlarsınız, siz de.
Boynu bükülenler, gözü arkada
kalanlar ve arkalarına dönüp
bakmayanlar.
Bakanlık değil, adamlık
sınavıdır, bu.
Kazananlara, şimdiden bin tebrik!
Akif Beki - Radikal
akif.beki@radikal.com.tr
Yorumlar2