Veba dönüyor mu? Yoksa hiç gitmedi mi?

  • GİRİŞ11.10.2026 09:09
  • GÜNCELLEME11.10.2026 09:09

Üniversite yıllarımda bolca okuduğum Fransız filozo ve yazar Albert Camus 1947'de yayımlanan Veba romanında Cezayir'in Oran kentini anlatır. Bir sabah sokaklarda ölü fareler görülmeye başlar. Önce birkaç tanedir. Ardından sayıları artar. Çok geçmeden insanlar hastalanır ve şehir, karşı karşıya olduğu felaketin büyüklüğünü anlamaya başlar.

Ancak Camus'nün ilgilendiği mesele hastalığın nasıl yayıldığından çok, insanların bu gerçekle ne yaptığıdır.Oran sakinleri başlangıçta gündelik hayatlarından vazgeçmek istemez. İşlerine gider, gelecek için planlar yapar, başlarına gelenlerin geçici olduğuna inanırlar. Çünkü insan, alıştığı dünyanın bir sabah değişebileceğini kabullenmekte zorlanır.

Yaklaşık seksen yıl sonra Rusya'nın Sibirya bölgesinde yaşanan bir ölüm, Camus'un romanını yeniden hatırlattı. 28 yaşındaki Darya Shipilova, veba ve şarbon gibi tehlikeli hastalıkları araştıran bir enstitüde çalışıyordu. Hastalanmasının ardından 2 Ekim'de hayatını kaybetti. Yaklaşık 200 kişi karantinaya alındı, binlerce test yapıldı. Dünya Sağlık Örgütü Moskova'dan açıklama istedi.

Rus makamları laboratuvar kazası yaşanmadığını, temaslılarda tehlikeli bir mikroorganizma bulunmadığını açıkladı. Ancak genç kadının ölümüne hangi hastalığın yol açtığı henüz belirlenmiş değil. Ortada doğrulanmış bir veba salgını bulunmuyor. Yine de olayın dünyanın dikkatini çekmesi şaşırtıcı değil.

FELAKETLER ANİDEN GELMEZ

Camus'nün Oran kentinde felaket bir anda ortaya çıkmaz. Öncesinde işaretler vardır. İnsanlar bunları görür, fakat ne anlama geldiklerini kabul etmekte gecikir ya da umursamaz. Belki de romanın bugün hala güncel kalmasının nedeni budur.

İnsanlık, karşılaşacağı tehlikeleri önceden tahmin etme konusunda hiç olmadığı kadar gelişti. Uydularla dünyayı izliyor, savaşların gidişatını hesaplıyor, kuraklıkları aylar öncesinden tespit edebiliyor. Bir bölgede açlık tehlikesi ortaya çıktığında hangi ülkelerin, hatta hangi şehirlerin etkileneceğini belirleyebiliyoruz.

Buna rağmen felaketlerin önemli bir bölümü gözümüzün önünde büyüyor. Rusya-Ukrayna savaşında bunun bir örneğini görüyoruz. Dört yılı aşkın süredir devam eden çatışmalarda şehirler yıkıldı, milyonlarca insan evinden ayrıldı. Savaşın her yeni aşamasında daha fazla sivilin zarar görebileceği biliniyor. Buna rağmen diplomatik girişimler kalıcı bir çözüm üretemedi.

Gazze'de yaşananlar da benzer bir çaresizliği ortaya koydu. Açlık, zorunlu göç, hastalıklar ve yıkılan sağlık altyapısı aylar boyunca uluslararası kuruluşların raporlarına yansıdı. Yardım çağrıları yapıldı, toplantılar düzenlendi, kararlar alındı. Fakat bütün bu çabalar sivillerin yaşadığı yıkımı zamanında durdurmaya yetmedi.

İran çevresindeki askeri gerilimlerde de çatışmaların bölgeye yayılma tehlikesi defalarca dile getirildi. Buna rağmen yeni cepheler açıldı, saldırılar enerji hatlarını ve ulaşım yollarını tehdit eder hale geldi.

BİLGİ ARTTI FAKAT ÖNLEMSİZLİK AYNI

Salgınların nedenleri bilinmiyordu. Kuraklıkların ne zaman başlayacağı tahmin edilemiyordu. Uzak bir ülkede yaşanan katliamdan dünyanın haberdar olması aylar sürebiliyordu. Bugün bu mazeretlerin büyük bölümü ortadan kalktı.

Afrika'nın bazı bölgelerinde açlık artık ansızın ortaya çıkan bir felaket değil. Sudan'da milyonlarca insanın yeterli gıdaya ulaşamadığı uzun süredir biliniyor. Uluslararası kuruluşlar hangi bölgelerde kıtlık riskinin arttığını ve kaç çocuğun ağır yetersiz beslenme tehlikesi altında bulunduğunu açıklıyor. Yardımların ulaştırılamaması, savaşların sürmesi, kaynakların yetersiz kalması ve siyasi anlaşmazlıklar, önlenebilir acıların büyümesine neden oluyor.

Bir krizin büyüyeceği bilinse de müdahalenin maliyeti tartışılıyor. Devletler kendi güvenliklerini, ittifaklarını ve çıkarlarını gözetiyor. İnsan hayatını korumaya yönelik kararlar bu hesapların arasında gecikebiliyor.

Sonunda herkes tehlikeyi gördüğünü söylüyor. Ancak felaket gerçekleştiğinde sorumluluğun kimde olduğu konusunda aynı uzlaşma sağlanamıyor. Dünyadaki kötülüğü eskisinden çok daha fazla görüyoruz. Fakat onu görmeye alıştıkça değiştirme isteğimizin belki de irademizin zayıflaması ihtimaliyle karşılaşıyoruz.

BİR SALGININ ÖĞRETTİKLERİ

2020 yılının ilk aylarında dünya, birkaç ay sonra hayatının nasıl değişeceğini henüz bilmiyordu. Çin'in Wuhan kentinden gelen haberler başlangıçta uzak bir coğrafyada yaşanan sağlık sorunu olarak görülüyordu. Ardından sınırlar kapandı, uçuşlar durduruldu, milyonlarca insan evlerine çekildi.

Camus'nün Oran kentinde anlattığı manzara, aradan yetmiş yılı aşkın süre geçtikten sonra dünyanın büyük bölümünde yaşandı. Salgının ilk döneminde bazı yönetimler tehlikenin boyutlarını küçümsedi. Bilim insanlarının uyarıları siyasi hesapların gölgesinde kaldı. Sağlık sistemlerinin hazırlıksızlığı, tıbbi malzeme eksiklikleri ve geciken önlemler birçok ülkede krizin etkilerini ağırlaştırdı.

Üstelik ülkeler arasında iş birliği yapılması gereken bir dönemde, tıbbi malzemeler ve aşılar üzerinden rekabet yaşandı. Zengin ülkeler geniş aşı stokları oluştururken yoksul toplumlar uzun süre yeterli doza ulaşamadı.

Bütün bunlar yaşanırken insanlık daha önceki salgınlardan önemli bir bilgi birikimine sahipti. Bulaşıcı hastalıkların nasıl yayılabileceği, sağlık sistemlerinin hangi koşullarda zorlanacağı ve uluslararası koordinasyonun neden gerekli olduğu biliniyordu. Yine de bilgi, doğru kararların zamanında alınmasını garanti etmedi.

COVID-19'un kökenine ilişkin tartışmalar da yıllarca sürdü. Doğal bulaşma ihtimali ile laboratuvar bağlantılı bir olay olasılığı araştırıldı. Konu bilimsel bir mesele olmasının yanında Çin ile Batılı ülkeler arasındaki siyasi gerilimin parçasına dönüştü.

Salgın sona erdikten sonra bile geriye üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişki kaldı.

SEKSEN YIL SONRA ORAN GEZEGENİNDEYİZ

Oran'daki insanların karşısında ölümcül bir hastalık vardı. Bugünün dünyasında ise felaketlerin biçimi değişiyor. Kimi zaman savaş, kimi zaman açlık, kimi zaman da bir salgın insanların hayatını altüst ediyor. Bütün bu olayların nedenleri ve sorumluları aynı değil.

Açlıktan ölecek çocukların sayısını hesaplayabilen bir dünya, onları kurtarmak için gereken koşulları oluşturamıyorsa ortada bilimsel kapasitenin ötesine geçen bir sorun var demektir.

Camus'un romanında veba bir gün geriler. Kentin kapıları açılır, insanlar yeniden sokaklara çıkar. Fakat yaşananların ardından hayatın eskisi gibi sürüp sürmeyeceği artık başka bir meseledir. Belki de uygarlığın gerçek ölçüsü, ne kadarını bildiğimizden çok, bildiklerimiz karşısında ne yaptığımızdır.

Bartu Eken / Haber7

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat