Nükleer Tiyatro
- GİRİŞ21.01.2016 09:17
- GÜNCELLEME21.01.2016 09:17
Dört dörtlük bir diplomasi dolandırıcılığı.
Birbirlerine 37 yıldır ‘Büyük Şeytan’ ile ‘Şeytani şer kaynağı’ dışında bir sıfatla hitap etmeyen bu iki aktörün son beş yıl içindeki deşifre olan flörtü, göstermelik bir nişanla noktalandı.
Sadece kendini aldatılmış hisseden Körfez ülkeleri ve İsrail değil birçok Amerikalı siyasetçi ve analist de Tahran-Washington arasındaki bu yakınlaşmanın hangi ‘real-politik defolardan’ veya ‘örtülü hedeflerden’ kaynaklandığını anlamaya çalışıyor.
Ama şurası kesin.
Şu günlerde kimse Barack Obama’nın yerinde olmak istemezdi.
Kimi ona ateş püskürürken kimi de sıfat ve konumuna bakmadan ABD Başkanı’nı habire makaraya sarıyor.
İğnelemeler Obama’nın İran ile 14 Temmuz 2015’te imzaladığı nükleer anlaşmanın önceki gün yürürlüğe girmesiyle tavan yapmış durumda.
En çok ses getiren ise Rolling Stones’un “Her zaman istediğini alamazsın” şarkısıyla yapılan nükte.
WSJ’den A. D. Miller, Obama’ya “Üzülme sen ihtiyacın olanı Tahran ise istediğini aldı” diyerek teselli etti.
Analistler aslında işi şakaya vurarak gerçeği perdelemeye çalışıyor.
Amerikan medyasındaki apolojik yazılar da gösteriyor ki Washington, programı engelleyemediği için uzlaşmaya varmış değil.
Yani ortada bükülemeyen bir bilek yok.
Uzlaşmada asıl belirleyici olan faktör, ABD’nin stratejik kaygılarının ağırlığıdır.
Kim ne dere desin, Tahran ile anlaşma küresel ve bölgesel arenada bir anlamda Amerikan sonrası dönemin de resmen ilan edilmesidir.
Tıpkı Vietnam yenilgisinden sonra Çin ile ‘detende/yumuşama’ dönemine girilmesi gibi.
Bu uzlaşmada ise Irak ve Afganistan’daki hayalkırıklığıyla ‘terörle savaş’ adı altında yürütülen mücadelede ‘politik İslam’a karşı alınan stratejik yenilgi’nin etkisi çok fazla.
Bugün Irak ve Afganistan’da İran etkisindeki Şii kökenliler yönetimde.
Dolayısıyla pragmatik ABD, 1979’da hangi nedenlerle İran Devrimi’nin yolunu açtıysa 2016’da da yine benzer saiklerle o devrimin çocuklarıyla aynı masaya oturuyor.
Burada siyaseti kurgulayan gücün Tahran değil Washington olduğunu unutmayalım.
1980’lerde ABD’nin hedefi Avrasya Projesi kapsamında Sovyet Rusya’yı kuşatarak komünist ideolojinin bir alternatif olmaktan çıkarılmasıydı.
Soğuk Savaş’ın son on yılında Rusya, Afganistan’ı işgale zorlandı ve bütün Sünni dünya Moskova’ya karşı seferber edildi.
İran Devrimi ile de Sovyet Rusya karşısında bütün Şiiler tek cephede birleştirildi.
Bu stratejiyle ABD hem Vietnam sendromunun yol açtığı tahribatı biraz sağalttı hem de SSCB’nin çöküşünü hızlandırdı.
Şu anda da devreye sokulan stratejiler Soğuk Savaş’ın eski pratiğinden farklı değil.
***
Masallara inanacak olursak anlaşmayla hem İsrail’in olası bir askeri harekâta geçmesi önlenmiş hem de şeffaf hale gelen programın hızı yavaşlatılmış.
Oysa nereden bakılırsa bakılsın tıpkı ABD-İran düşmanlığı gibi bu iki aktör arasındaki uzlaşma da hinliklerle dolu.
Bir kere gücünü yitiren ABD, nükleer program nedeniyle çıkacak bir küresel krizi göğüsleyecek güçte değil.
İran ise Irak, Suriye ve Yemen’de Türkiye’den yediği darbelerle sendeledi.
Ayrıca yaptırımlarla ‘direniş ekonomisi’ ağır yara alan Tahran, zaten çözülüyordu.
Anlaşmayla ABD bir bakıma kendini de Tahran’ı da jeo-politik dar ağacındaki ipten kurtarıyor.
Bir kere İran, sahip olmadığı bir nükleer silahı vererek karşılığında bir de milyarlarca dolar alacak.
Tam bir göz boyama oyunu.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol