Uzaktan gazel okuyan gazeteci!

  • GİRİŞ13.02.2012 10:27
  • GÜNCELLEME13.02.2012 10:27

Chicago’nun efsane Belediye Başkanı Richard J. Daley, belediye muhabirlerine basın toplantılarını önceden haber vermezdi. Başkanın ne zaman toplantı yapacağını bilmeyen muhabirler de, her an gerçekleşebilecek günlük basın toplantısını kaçırmamak için belediye binasındaki basın odasının çok uzağına gidemezdi. Aslında, kurt politikacı Daley’in de tek amacı buydu; Gazetecilerin, belediyenin diğer yerlerinde dolaşıp, zarar verme potansiyeli olan haber kaynakları bulmalarını mümkün olduğunca engellemek…
 
Fiyakalı bir mazaretle diyeyim, işime gelmediği için Türk medyasını pek takip edemiyorum. Birkaç gün önce bakalım memleket neyi konuşuyor diye bir baktım da, bir türlü ne olduğunu, kimin neyi savunup neye karşı çıktığını bir türlü anlayamadığım ‘dindar nesil’ tartışmasıyla karşılaştım. Bu tartışmayla kendini kaybedercesine meşgul olan bazı gazetecileri görünce aklıma, gazetecileri nasıl meşgul edip hassas mevzulardan uzak tutacağını çok iyi bilen başkan Daley geldi.
 
Gazetecilerin en hazzetmedikleri günler, sansasyonel gelişmelerin olmadığı günlerdir. Çünkü sansasyon olmayan günler, hem tirajların hem de internette tıklanmaların hızla düştüğü günlerdir.

Meşhur hikayedir. ABD iç savaşı çiçeği burnunda bir sektör olan gazete tirajlarını adeta patlatmış. İşte öylesi bir ortamda Chicago Times’ın editörü Wilbur Storey’in, bir savaş muhabirinden isteği, mesleğimizin rotasına dönüşür: ‘’Elde ettiğin bütün haberleri eksiksiz telgrafla. Haberlik birşey yoksa bile dedikodusunu yaz.’’

Amerikan gazeteciliğinin en ünlü özdeyişlerinden biri: Lütfen kal...
 
Efsane medya patronu William R. Hearst da 1898’de muhabiri Frederic Remington’u Küba’ya Amerikan İspanyol savaşı haberleri için gönderdi. Remington, savaşın başlamasına neden olan Maine gemisinin batışından çok önce Havana’ya geldiğinde ortada bir savaş olduğuna dair hiçbir emare yoktu. Medyanın şehir efsanesine göre, Havana’da sıkıntıdan patlayan Remington, Hearst’e telgraf çeker: ‘’Burda hiç kriz havası yok. Savaş çıkmayacak gibi. Dönmek istiyorum’’.

Hearst Amerikan gazeteciliğinin en ünlü özdeyişlerinden birine dönüşen cevabı yazar: ‘’Lütfen kal. Sen orda manzarayı parlat ben de burda savaşı’’

Bu diyalog gerçekten geçti mi hiçbir zaman ispatlanamadı ama Hearst’i anlatan efsane film Yurttaş Kane de bile kullanıldı ve ona mal oldu.

Amerikan medyasında dindar nesil tartışması
 
Türk gazeteciler bu açıdan çok şanslı bir ülkede yaşıyorlar. Sansasyonu yaratmak için ekstra çaba göstermelerine pek gerek kalmıyor. Dramayı ve sansasyonu seven bir devlet geleneğimiz var.
 
Gazetecilerimiz, ‘’dindar nesil yetiştirmek devletin görevi midir değil midir’’ tartışa dursun, devleti pek de takmayan Amerikan medyası 19’ncu yüzyılda, ‘’dindar nesil yetiştirmek medyanın görevi midir değil midir’’ diye bir tartışma yürütmüş.  

American Journalism kitabından öğrendiğimize göre, New York Herald’ı kurduktan bir yıl sonra 1836’da James Gordon Benett, ‘’gazeteler, New York’taki bütün kiliselerin toplamının kurtardığından daha fazla insanı cehennemden kurtarıp cennete gönderebilir. Üstelik bunu yaparken para da kazanırlar. Öyleyse bırakalım yapsınlar’’ demiş.

Kansas City Star’ın kurucusu Willim Rockhill Nelson ise, ‘’Gazeteler, yemek ve kahvaltı masalarında okunuyor. Tanrının insanoğluna en büyük nimeti ‘iştah’tır. Bu büyük nimeti kaçıracak hiçbir şeyin gazeteme girmesini istemiyorum’’ demiş. Nelson, Türkiye’de gazete okuru olsaydı 3 günde açlıktan ölürdü.
 
Ohio eyaletinin Marion Star gazetesinin yayıncısı Warren G. Harding ise, ‘’Bu gazete öyle bir gazete olsun ki, girdiği hiçbir evde hiçbir çocuğun masumiyetni kirletmesin’’ demiş. Aynı Harding, 1920’de başkanlığa seçilen ilk medya patronu olarak 29’ncu ABD Başkanı oldu.

1923 yılında aniden öldüğünde, geriye Ohio’daki arkadaşlarını ABD’nin bütün para musluklarının başına geçirmiş yolsuzlukla damgalanmış bir yönetim bıraktı. Bir kuşak dolusu ‘masum’ çocuk, bu evvelin medya patronu ahirin devletlusunun yolsuzluklarının haberiyle büyüdü. Neden gazete patronlarının devlet başkanı olmaması gerektiğini gösteren 10 kredilik bir derstir bu... İtalyanlar, okulu astıkları için bu dersi 90 yıl sonra geçebildiler.
 
Monroe’nun dudağı, NY Times editörünü işinden etti
 
Amerikan gazeteleri 20’nci yüzyılın ortalarına kadar, bugünkü ölçülere göre pek muhafazakarlardı.
Marilyn Monroe ile efsane beyzbolcu Joe DiMaggio’nun düğün haberlerinde New York Times, çiftin öpüşmeden hemen önceki fotoğrafını bastı. Ertesi gün haberler için fotoğraf seçmekle görevli fotoğraf editörü John Randolph’un editörlüğüne son verildi. Marilyn Monroe’nun öpüşmeye uzanan hafif açık ağzı, liberal New York Times’a bile çok fazla müstehcen gelmişti.

Gazetelere ‘sayfa güzeli’ni kim ekledi?

Gerçi ana akım Amerikan gazeteleri, kullandıkları fotoğraf kriterleri açısından bugün bile Türk medyası ile kıyaslanmayacak kadar muhafazakar. En azından ana akım gazetelerde hala sayfa güzeli saçmalığı yok.

Gazetelere ‘sayfa güzeli’ ekleme zevzekliğini ise, ‘muhafazakarlık şampiyonu’ bir medya patronuna borçluyuz. Amerikan ve İngiliz medyasının muhafazakar kanadıını nerdeyse tek başına yöneten Rupert Murdoch parlattı bu geleneği.

The Sun’ın üçüncü sayfasına hergün bir üstsüz model resmi uyduruk bir haberle kondu. Bu gelenek, sadece gazette okuyanı değil, okuyanın karşısında oturunı da düşünen Türk medyasına arka sayfa güzeli olarak taşındı. Murdoch, daha sonra New York Post’u aldığında, aynı şeyi yapmak istemiş ancak karısının şiddetli muhalefeti nedeniyle vazgeçmiş.
 
Muhafazakar NY Post, bulvar haberciliğinin yanı sıra sokak üslubu ve argo kapaklarıyla bilinir. Bir ‘striptiz’ barındaki cinayetle ilgili ‘’Headless body in topless bar’’ manşetleri Wikipedia sayfalarına girecek kadar efsanedir. Geçenlerde de, Wall Street Borsasının bir inip bir çıktığı günlerde, ‘’Dow Jones o..spu perdesi gibi, durmadan inip kalkıyor’’ manşeti atmıştı.

New York Post’un manşetlerinde en çok kullanılan kelimeler

1987 yılında New York Post’un o sene attığı manşetleri tarayan bir bilgisayar analizi, bu gazetenin manşetinde en çok kullanılan kelimeleri şöyle sıralamış: COP, KILL, JUDGE, WALL STREET, DEATH, NO, SLAY, U.S., SOVIET ve COURT. Merak edenler için diyeyim, bu liste 20 yıl sonra nerdeyse aynen geçerli. Hepi topu, ‘SOVIET’ kelimesi ile ‘MUSLIM’ kelimesi yer değiştirdi o kadar...  Zaten gazeteciliğin muteber dergisi Columbia Journalism Review , New York Post’un haberciliğinin ‘’bir medya problemi değil bir sosyal problem’’ olduğunu yazarak ve bunu tartışmanın medyanın işi olmadığını belirterek, ‘manşet öyle atılmaz böyle atılır’ ayarı vermiş durumda.
 
İngiliz tabloidi Star’ın bütün manşetlerinde en fazla kullanılan 3 kelime ise, sırasıyla, FREE, SEX ve WIN kelimeleriymiş. Gazeteden Nigel Blundell, ‘’O değil de, eğer bütün manşetlerimizi ‘WIN FREE SEX’ şeklinde atsaymışız çok daha başarılı olurmuşuz’’ diye hayıflanmış.
Brütüs’ün hakkı Brütüs’e, bulvar basını, bazen hakkaten unutulmaz manşetler de çıkarıyor. Örneğin 1929 Büyük Buhranı’nın başlangıcını en iyi veren gazete hiç tartışmasız Variety. ‘’WALL STREET LAYS AN EGG (Wall Street yumurtladı)’’ manşeti kadar başka ne bu kadar güzel anlatır finans krizlerinin doğasını bilemiyorum.

Ertuğrul Özkök bile haftada ikiz kez medyadan yakınıyor
 
Önce politikacı mı medyadan, medya mı politikacıdan..?
 
Türkiye’de medyadan ve gazetecilerden yakınmayan tek bir kişi var mı? Bırakın okurları, politikacıları, gazetecilerden bile medyadan yakınmayan var mı çok merak ediyorum. Medyadan yakınan hemen her kesimin ortak yakınma subjesi olan Ertuğrul Özkök bile son iki yıldır her hafta en az bir medyadan yakınma yazısı yazıyor.

Ama tabii ki bunların hiçbiri ülke yöneticilerinin yakınmasına benzemez. Bu nedenle medya iktidar polemikleri her zaman için sansasyoneldir, her zaman derbi havasındadır.  
 
Politikacıların, medyadan şikayeti de medyanın kendisi kadar eski ve yaygın. Başkan Lyndon Johnson’un, TIME dergisinin kurucusu Henry Luce’ye çıkışması meşhurdur. Elindeki dergiyi göstermiş Johnson ve öfkeyle bağırmış, ‘’Bak şuna’’ diye...: ‘’Oy Verme Hakkı sayesinde, güney eyaletlerinde sadece bu hafta 200 bin siyah Amerikalı seçmen kaydı yaptırdı. 300 bin yaşlı Amerikalı Medicare sağlık sigortası güvencesi altına alındı. Son 6 ayda yüzbinlerce işsiz gence lokal işler bulduk. Bunların tek biri bile dergide var mı? Yok. Ne var? Sadece, sokak kargaşası, savaş ve benzeri olumsuz haberler..!’’
 
Henry Luce’nin ürkek cevabı ise medya tarihine geçecektir: ‘’Sayın başkan, iyi haber haber değil ki, kötü haber haberdir’’.

Bu arada bu Lyndon Johnson, ‘’Yarın Potomac Nehrini suyun üstünden yürüyerek geçsem, medya ‘başkan yüzme bilmiyor’ manşeti atar’’ diye yakınan başkandır aynı zamanda.  ABD’nin kurucu babalarından Thomas Jefferson ise, Nathaniel Macon’a yazdığı ünlü mektubunda, ‘Gazetelerde gerçeğe en yakın bilgiler, sayfalarda yayınlanan reklamlar’ diye yakınacaktı. Karınca ezmemek için süpürgeyle dolaşan Gandhi’nin bile, devlet başkanı olduktan sonra ‘gazeteciler hariç herkesin eşitliğine inanıyorum’ dediği rivayet edilir.

Ben, gazetecisi ile yöneticinin arasının iyi olduğu ülkeden korkarım. Bence öylesi bir muhabbet kesinlikle ne ülke hayrına, ne yönetici hayrına ne de medyanın hayrına değildir. Bunu medya asılsız haberlerle toplum ya da siyasi mühendisliğin organı olsun anlamında değil, medya ile iktidar arasında ‘hatır gönül’ ilişkisi olmaması anlamında diyorum. Çok daha acınası manzaralarla karşılaşırız o durumda.   
 
1930’lu yıllarda Louisiana polisi, karayollarında hız ya da kural ihlali nedeniyle durdurduğu araçların sürücülerine trafik cezası yerine, New Orleans Tribune gazetesine ‘abone olma cezası’ kesermiş. Polis memurları yanlarında trafik cezası dekontu yerine abone formu taşırmış. Bu, Louisiana valisi Huey Long’un eyaletin en büyük gazetesine, yönetime verdiği destek ve ‘eyalette işler süper’ manşetleri nedeniyle bir teşekkür yöntemiymiş.  Bana sorarsanız böyle bir uygulamayı kabul edebilen gazeteyi okumak hakkaten de ‘cezanın kralı’ diye düşünürüm. Herkes valinin cüretine şaşıyor da beni şaşırtan gazetenin cüreti…
 
Okur pozitif haber ister ama hep negatifi okur!

 
Ancak olumsuz haberciliğe herkes bal kaymak isteğiyle tavır koymuyor. Gerçekten de iyi niyetli yapanlar da var. Boston Globe gazetesi 1920’li yıllarda hep olumsuz haberler var şikayeti üzerine, Pazartesi günlerini ‘iyi haber verme günü’ ilan eder. Birkaç yıl da bu geleneği sürdürürler ancak sonunda, ‘ne bu ya hep negatif haberler’ diye yakınan okurların aslında iyi haberlere çok da ilgi göstermediği gerçeği ile tanışır ve yeniden kötü haberleri vermeye başlarlar.
 
Bütün bu arz talep durumunda iyi editör de bu durumda kötüler arasından en iyi kötüleri seçebilen editördür. Amerikalı politikacı Adlai Stevenson bir keresinde, ‘’Gazete editörleri, buğdayı samandan itinayla ayırabilip, sonra samanı yayına veren kişilerdir’’ diye lafı orta yere koymuş. Ortaya konan bu lafı beğenen çıkmamış haliyle. Bu demecini hiçbir gazete yayınlamamış. Gazetelerin böyle topluca hareket ettiği nadirdir.

Örneğin 1985 yılında ABD Sağlık Bakanlığının gazete mürekkebinde bulunan yağın kanserojen olduğu ve mürekkep varillerine uyarı işareti konulması yönünde yaptığı gösterişli basın toplantısı, ertesi gün, binlerce gazetenin yayınladığı ülkede tek bir gazetede bile haber olmamış.
 
Gazetecilerin dindar nesil tartışmasını tartışacaktım bakın laf ta nereye geldi. Serde gastecilik var. Ben bu yazıyı yazarken verdiğim molada emailden konuştuğum bir dostuma, levyeyi kaptım ‘dindar nesil’ tartışmasına katılıyorum dediğimde mektup arkadaşım, ‘’sen hakkaten zavallı ve yardıma muhtaç bir gazetecisin, dindar nesil tartışması mı kaldı? Şimdi MİT – Emniyet krizini tartışıyor Türkiye’’ demez mi?  ‘’Söyle bakalım MİT’çi misin, Emniyetçi misin?’’ diye de sormayı ihmal etmedi.
 
Bu yardıma muhtaç gazeteciler için her zaman zor bir sorudur. Ne zaman bu sorunsal ile karşılaşsam Amerikan bağımsızlık savaşı sırasında New York’ta yayınlanan New York Mercury gazetesinin muntazam yayıncısı Hugh Gaine’nin dramını iliklerime kadar hissederim.

Toprağı bol olasıca Gaine, bağımsızlıkçı Yankee’ler ile İngilizler savaşa tutuşunca ‘tarafsız kalacağını’ ilan eder. İngiliz İmparatorluğuna bağlı ‘Toristler’ de, korku imparatorluğunu yıkmaya kararlı Yankee’ler de Gaine’e ateş püskürür. Korkan Gaine, New York’ta çoğunluğu oluşturan Yankilerin yanında saf tutar. Ancak çok geçmeden İngilizler şehri ele geçirince Gaine, akıbetinden endişe ederek Hudson Nehrini geçip Newark’a kaçar ve orada yeniden Mercury’i yayınlamaya başlar. Bir kez daha ‘tarafsız kalacağını’ ilan ederek hem de… İngilizler ise Gaine’nin New York’ta bıraktığı gazetesini doğal olarak İngiliz yanlısı ve Yankee karşıtı olarak yayınlamaya devam ederler. Newark’ta parasız kalıp tutunamayınca bir ay sonra pes eden Gaine New York’a dönmek zorunda kalır. İngilizlerin, Yankee karşıtı yayın yapma şartıyla gazetesini geri iade etme teklifini de çaresiz kabul eder. Daha bir ay önce haberlerinde Yankee’lerden ‘ordumuz’ diye söz eden Gaine artık onlardan ‘asiler’ diye sözetmeye başlar. Derken, Yankee’ler bir kez daha New York’u ele geçirip İngilizleri şehirden defetmez mi? Gaine, ‘Fu%k you all!’’ diyerek bir daha dönmemek üzere gazeteciliği terkeder.

Goethe'nin gazetelerle ilgili tavsiyesi

Şöyle alıcı gözle bir baktım MİT krizine. Medya, çok daha çetrefilli belli ki arka planını çok az kişinin bildiği bir krizi kafadan ‘MİT – Emniyet’ tartışması olarak sansasyonalize etmeyi başarmış. Dahası, bu sansasyonel kurguda saf tutmamız bile gerekiyormuş.

Daha, dindar nesil – tinerci tartışmasında safları anlayıp tarafımı belirleyemeden şimdi kara kara düşünüyorum, MİT’çi mi olsam Emniyetçi mi diye… Oysa nerdeyse 10 yıldır hergünümü teorik fizikçi olma arzusuyla ve fizik yerine hukuk okumuş olmanın pişmanlığıyla geçiren, hasbelkader gasteci bir insanım.
 
Goethe, gazetelerin saman alevi gibi gelip geçici haberleriyle ömrün çok ama çok değerli zamanını harcamamak için, gazetelerin en az bir ay geriden takip edilmesini tavsiye edermiş.
 
Keşke bir ay sonra haberim olsaydı bu tartışmadan. MİT’çi mi olsam Emniyetçi mi diye kara kara düşünmek zorunda kalmayacaktım. Uzaktan gazel okuyan gasteci tribime devam edecektim ne güzel.

Hayırlısı…

Cemal Demir -  Haber 7
cemaldemir111@gmail.com
www.twitter.com/cdemir11

Yorumlar4

  • Hasan Seyre 12 yıl önce Şikayet Et
    Herkesin yeri faklıdır.... Bu ülkeye dindar gereklidir. ama tam tersi olan atesitlerde gereklidir. Çünkü Dindar olanlar İlahi konularda çok iyi olsalarda, Doğa olaylarını çözmede öyle yetersizlerki. Donanımsızlar çünkü verilen İslami ahlak anlayışı bilinmeyeni keşfetmeyi, Allahın toprağından mal çalma, onun gücünü deşifre etme olarak görüyor ve cüret edemiyorlar. Buda müminlerde İlahı kızdırırım korkusu yaratıyor. tam tersi istikamette giden Ateistler ise hiç bir şeyi araştırmalarına engel görmüyorlar. İstediklerini araştırıyorlar. kendilerini sınırlayan hiç bir ilkeler yok. Onların tek eksik yanları ise İslami ahlaktır. bence Dindarlar ve atesitler sahip oldukları güçlerini birleştirseler çok iyi olacak. gerçek medeniyet oradan çıkar. Ancak hayattaki rolleri itibariyle hiç biri diğerine feda edilemez. Hepsinin varlığı gereklidir. Yoksa denge öyle bozulurki.
    Cevapla
  • bilal redkit 12 yıl önce Şikayet Et
    gasteci. belli araliklarla kelimeleri yanyana getirip, isminin yaninda bi fotografinin olmasi seni gasteci ve gazeteci yapmiyor. wikipedia nin ana kaynak oldugu bu ortamda ne gazetecilikten bahsedilebilir, ne de benzeri bir meslekten. kaldiki bu kosenin tartisma seviyesi berber koltuklarinda yapilandan farksiz.
    Cevapla Toplam 2 beğeni
  • güven kurtul 12 yıl önce Şikayet Et
    Cevap. Aşağıdaki yorumcuya cevap verecektim ama "dışardan gazel okuma" cevabıyla karşılaşmamak için susuyorum. Tüm dostlara da Goethe'nin tavsiyesini "vahşi doğaya atmama" önerisinde bulunuyorum :)
    Cevapla Toplam 4 beğeni
  • nakkaş Hacı 12 yıl önce Şikayet Et
    Olmadı cemal Bey, yanlış!. "hARİÇTEN GAZEL OKUMAK" deyimini yanlış atmışsınız. bilginize. selamlar.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat