Suriye’de Egemenliğin Yeniden Tesisi: 10 Mart Mutabakatı ve Yeni Denge
- GİRİŞ20.01.2026 08:57
- GÜNCELLEME20.01.2026 08:57
10 Mart’ta ilan edilen mutabakat, Suriye sahasında uzun süredir devam eden fiilî bölünmüşlüğü sona erdirmeyi amaçlayan kapsamlı bir çerçeve sundu. Anlaşmanın temel hedefi, devlet otoritesinin ülkenin tamamında yeniden tesis edilmesi ve silahlı yapıların merkezi yönetim çatısı altında eritilmesiydi. Bu bağlamda mutabakat, yalnızca geçici bir ateşkes değil; askeri, idari ve siyasi boyutları olan yapısal bir dönüşüm süreci olarak kurgulandı.
Mutabakatın en dikkat çekici unsurlarından biri, SDG bünyesindeki silahlı unsurların aşamalı biçimde devletin resmi güvenlik yapılarıyla entegrasyonunu öngörmesiydi. Bu entegrasyon, silahların merkezi komuta altına alınması, paralel askeri yapılanmaların sona erdirilmesi ve güvenliğin tek elden sağlanması hedefiyle planlandı. Böylece yıllardır devam eden çok başlı güvenlik düzeninin ortadan kaldırılması amaçlandı.
Anlaşmanın bir diğer kritik boyutu, ekonomik ve stratejik altyapı üzerindeki devlet egemenliğinin yeniden sağlanmasıydı. Petrol ve doğal gaz sahaları, sınır kapıları, ana ulaşım hatları ve kamu kurumlarının merkezi yönetime devri, mutabakatın somut maddeleri arasında yer aldı. Bu adımlar, sadece güvenlik değil; aynı zamanda ekonomik toparlanma, kamu hizmetlerinin sürekliliği ve devlet kapasitesinin güçlendirilmesi açısından da hayati önem taşıyordu.
Siyasi açıdan bakıldığında ise mutabakat, etnik ve yerel unsurların merkezi sistem içinde temsil edilmesini hedefleyen bir çerçeve sundu. Yerel yönetimlerin anayasal düzen içinde yeniden yapılandırılması, kültürel hakların devlet çatısı altında tanımlanması ve siyasi katılım kanallarının açılması, mutabakatın “askeri çözümden siyasi normalleşmeye geçiş” iddiasını ortaya koydu.
Ancak mutabakatın başarısı, imzalanmasından çok uygulanmasına bağlıydı. Sahada kontrolü elinde tutan terör odakları için bu anlaşma, fiilî güç alanlarından vazgeçmeyi ve merkezi otoriteye tabi olmayı gerektiriyordu. Bu nedenle 10 Mart Mutabakatı, başından itibaren yalnızca bir uzlaşı metni değil; aynı zamanda sahadaki güç dengelerini kökten değiştirecek bir sınav niteliği taşıdı.
Mutabakatın Uygulanmaması ve Sahadaki Gerilim
10 Mart Mutabakatı, kapsamlı hedefler içermesine rağmen sahada beklenen hızda ve bütünlükte hayata geçirilemedi. Anlaşmanın imzalanmasının ardından geçen süre içinde, özellikle askeri entegrasyon ve stratejik alanların devri gibi kritik başlıklarda somut ilerleme sağlanamadı. Bu durum, merkezi yönetim açısından mutabakatın bir “niyet beyanı” olmaktan öteye geçmediği yönünde ciddi soru işaretleri doğurdu.
En temel sorunlardan biri, SDG-YPG’nin sahadaki fiilî kontrol alanlarını muhafaza etmeye devam etmesiydi. Petrol sahaları, sınır geçişleri ve bazı yerleşim merkezlerinde varlığını sürdüren örgüt, mutabakatın öngördüğü yetki devrini geciktirdi. Bu gecikme, anlaşmanın “aşamalı entegrasyon” maddesinin fiilen askıya alınması anlamına geldi ve sahadaki statükonun korunmaya çalışıldığı yönünde algı oluşturdu.
Ayrıca mutabakatın uygulanmasında zaman çizelgesi ve denetim mekanizmalarının net biçimde tanımlanmamış olması, taraflar arasında yorum farklarına yol açtı. Merkezi yönetim, anlaşmanın bağlayıcı ve derhal uygulanması gereken bir çerçeve olduğunu savunurken; karşı taraf uygulamanın güvenlik garantileri ve siyasi kazanımlar sağlanmadan mümkün olmayacağını ileri sürdü. Bu yaklaşım farkı, karşılıklı güvensizliği derinleştirdi.
Sahadaki bu tıkanma, zamanla askeri tansiyonun yeniden yükselmesine neden oldu. Anlaşmanın ihlal edildiği ve fiilî kontrolün sürdürüldüğü bölgeler, Suriye ordusu açısından egemenlik sorunu olarak değerlendirildi. Böylece diplomatik süreç yerini, mutabakatın sahada zorla uygulanmasını hedefleyen askeri seçeneğin gündeme gelmesine bıraktı.
Suriye Ordusunun Harekâtı ve Sahadaki Sonuçlar
Mutabakatın uygulanmaması ve sahadaki fiilî durumun sürdürülmesi üzerine, Suriye Ordusu merkezi yönetimin egemenlik tesis etme hedefi doğrultusunda harekete geçti. Başlatılan operasyonlar, ani ve dağınık çatışmalardan ziyade; belirli bir plan, zamanlama ve coğrafi öncelik çerçevesinde yürütüldü. Bu yönüyle harekât, geçici bir askeri baskıdan çok, mutabakatın sahada zorla uygulanmasını amaçlayan stratejik bir hamle niteliği taşıdı.
Operasyonların ilk aşamasında, özellikle ulaşım hatları, lojistik merkezler ve kritik yerleşim alanları hedef alındı. Halep’in doğu kırsalında yer alan Deyr Hafir ve Meskene gibi noktalar, askeri ve coğrafi konumları nedeniyle öncelikli bölgeler arasında yer aldı. Bu alanların kontrol altına alınmasıyla birlikte, terör unsurlarının batı-doğu bağlantıları kesildi ve Fırat hattına doğru çekilmeleri hızlandı.
Harekâtın ilerleyen safhalarında operasyon sahası genişletilerek Deyrizor ve çevresindeki enerji altyapısı ön plana çıktı. Petrol ve doğal gaz sahalarının yeniden merkezi yönetim denetimine alınması, operasyonun yalnızca güvenlik değil; ekonomik ve stratejik bir boyut taşıdığını da ortaya koydu. Bu gelişme, sahadaki güç dengesini belirgin biçimde değiştirerek silahlı yapıların müzakere kapasitesini zayıflattı.
Askeri baskının artmasıyla birlikte, terör unsurlarının geniş çaplı ve sürdürülebilir bir direniş sergileyemediği görüldü. Çatışmalar kısa süreli ve sınırlı kaldı; birçok bölgede doğrudan çekilme, mevzi boşaltma ve devlet kurumlarına devretme yoluna gidildi. Bu tablo, sahadaki askeri dengenin merkezi yönetim lehine kesin biçimde değiştiğini gösterdi.
Harekâtın Siyasi ve Askeri Analizi: Caydırıcılık, Egemenlik ve Yeni Denge
Suriye ordusunun başlattığı harekât, sahadaki bir askeri müdahalenin ötesinde, devlet otoritesinin yeniden tanımlandığı bir sürece işaret etmektedir. Operasyonun kapsamı ve zamanlaması, merkezi yönetimin uzun süredir “ertelenmiş” egemenlik alanlarını artık fiilen devralma iradesini ortaya koymuştur. Bu durum, Suriye sahasında güç kullanımının yalnızca savunma değil, siyasi sonuç üretme aracı olarak da devreye sokulduğunu göstermektedir.
Askeri açıdan bakıldığında harekât, sınırlı hedefli fakat yüksek etkili bir doktrinle yürütülmüştür. Geniş cepheli, yıpratıcı çatışmalardan kaçınılmış; bunun yerine kritik düğüm noktaları hedef alınarak karşı tarafın manevra ve müzakere kapasitesi daraltılmıştır. Bu yaklaşım, sahadaki terör yapılarının askeri üstünlük iddialarını kısa sürede anlamsızlaştırmış ve “direnme” yerine “uyum sağlama” seçeneğini öne çıkarmıştır.
Siyasi düzlemde ise harekât, 10 Mart Mutabakatı’nın yalnızca diplomatik bir metin olmadığını, uygulanmadığı takdirde zorlayıcı araçlarla hayata geçirileceğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu mesaj, sadece sahadaki silahlı unsurlara değil; aynı zamanda süreci uzatma veya fiilî kazanımları koruma eğiliminde olan tüm aktörlere yöneliktir. Böylece merkezi yönetim, müzakere ile güç kullanımı arasındaki dengeyi kendi lehine yeniden kurmuştur.
Bu gelişmelerin bir diğer önemli sonucu da caydırıcılık etkisinin yeniden tesis edilmesi olmuştur. Uzun yıllar boyunca farklı yapıların kontrolünde kalan bölgelerde, devletin askeri varlığının kalıcı biçimde geri dönmesi, yeni fiilî durumların oluşmasını zorlaştırmaktadır. Bu durum, yalnızca mevcut yapılar için değil, ileride benzer girişimlerde bulunabilecek aktörler açısından da güçlü bir uyarı niteliği taşımaktadır.
Barzani’nin Yanlış Tutumu
Suriye sahasında egemenlik ve ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda, Türkiye ile sağlıklı ilişkiler geliştirmek her zamankinden daha kritik bir stratejik önceliktir. Ne var ki, Mesud Barzani’nin son dönemde izlediği politika, böylesi bir fırsatı heba eden, Türkiye ile güçlü ittifak eksenini zayıflatan bir siyasi tavır olarak tarihe geçecektir. Barzani’nin, bölgesel güvenliğe doğrudan zarar veren, terör örgütü elebaşlarıyla pozitif temas kurması ve onları masaya sürmesi, yalnızca yanlış bir stratejik tercih değil, aynı zamanda Ankara’nın güven ve dostluk beklentisine açık bir tezat oluşturmaktadır.
Barzani’nin, SDG lideri Mazlum Abdi gibi isimlerle temas kurması, bu aktörleri bölgesel meşruiyet kazanmış gibi gösterme çabası, Türkiye’nin ulusal güvenlik değerlendirmeleriyle bağdaşmamıştır. Türkiye açısından SDG/YPG ve onun bağlantılı örgütleri, uzun yıllardır PKK ile fiilen organik bağ içinde olan ve terör faaliyeti yürüten unsurlar olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle Barzani’nin bu tür temasları yürütmesi, Türkiye’nin terörle mücadele önceliklerini yok sayan bir tavır olarak algılanmıştır.
Daha da somut bir ifade ile; Barzani, Türkiye ile geliştirebileceği stratejik bir iş birliği fırsatını bir kenara bırakıp, bölgesel barışa zarar verebilecek unsurları meşrulaştırma yönünde pozisyon almıştır. Bu tavır, sadece Ankara’ya karşı takdir edilmeyecek bir diplomatik hata değil; Türkiye’nin güvenlik algısı ve bölgesel öncelikleriyle doğrudan çelişen bir dış politika tercihidir. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin barış ve istikrar için oluşturduğu çerçeveye yol açmak yerine süreci zora sokmuş, potansiyel güven ortamını zayıflatmıştır.
Özellikle Suriye’nin yeniden inşası ve güvenlik mimarisinin kurulması sürecinde, Türkiye’nin rolü ve desteği kritik önemdedir. Barzani’nin SDG lideri Mazlum Abdi’ye sahada siyasi ve diplomatik alan açması; Ankara’nın haklı beklentisi olan terör odaklarından arınmış bir birliktelik için güçlü bir müttefik profili çizmek yerine, sürece zarar verebilecek aktörleri ön plana çıkarmıştır.
Yorumlar1