Trump’ın Grönland Politikası
- GİRİŞ23.01.2026 09:13
- GÜNCELLEME23.01.2026 09:13
Grönland, yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük adası olmasına rağmen, uzun süre boyunca uluslararası siyasetin periferisinde yer alan bir coğrafya olarak değerlendirilmiştir. Bunun başlıca nedeni, sert iklim koşulları, düşük nüfus yoğunluğu ve sınırlı ekonomik faaliyetler olmuştur. Ne var ki 21. yüzyılla birlikte, özellikle iklim değişikliği, askeri teknolojideki dönüşüm ve büyük güç rekabetinin yeniden canlanması, Grönland’ı küresel jeopolitiğin merkezî mekânlarından biri hâline getirmiştir.
Coğrafi olarak Grönland, Kuzey Amerika ile Avrupa arasındaki en kısa hat üzerinde yer almakta; Arktik Okyanusu, Kuzey Atlantik ve Kuzey Kutbu hava sahasını aynı anda kontrol edebilen nadir bölgelerden birini oluşturmaktadır. Bu konum, özellikle balistik füze savunma sistemleri, erken uyarı radarları ve uzun menzilli hava operasyonları açısından kritik bir stratejik değer taşımaktadır. Nitekim Soğuk Savaş döneminden itibaren ABD, Grönland’ı Sovyetler Birliği’nden gelebilecek tehditlere karşı bir ileri savunma hattı olarak konumlandırmıştır.
Bu stratejik rolün somut göstergelerinden biri, adanın kuzeybatısında yer alan ve günümüzde Pituffik Space Base (eski adıyla Thule Hava Üssü) olarak bilinen askeri tesislerdir. Bu üs, yalnızca bir askeri konuşlanma alanı değil; aynı zamanda ABD’nin küresel erken uyarı ve uzay gözetleme altyapısının ayrılmaz bir parçasıdır. Dolayısıyla Grönland, kara ve deniz jeopolitiğinin ötesinde, uzay ve siber güvenlik boyutlarıyla genişleyen yeni jeopolitik alanların da kesişim noktasında yer almaktadır.
Bununla birlikte Grönland’ın önemi yalnızca askeri stratejiyle sınırlı değildir. Küresel ısınmanın etkisiyle Arktik buzullarının geri çekilmesi, bölgeyi ekonomik ve ticari açıdan da daha erişilebilir kılmaktadır. Yeni deniz yollarının açılması, Kuzey Atlantik–Pasifik hattında daha kısa ve maliyet açısından avantajlı güzergâhların oluşmasına imkân tanımaktadır. Bu gelişme, Grönland’ı potansiyel bir lojistik ve ticari geçiş noktası hâline getirirken, ada üzerindeki hâkimiyetin ekonomik getirilerini de artırmaktadır.
Jeopolitik literatürde mekânın önemi çoğu zaman “kontrol edilebilirlik” kavramı üzerinden değerlendirilir. Bu bağlamda Grönland, doğrudan büyük bir nüfusu veya sanayi kapasitesini temsil etmese de, başka mekânlar üzerindeki etkiyi mümkün kılan bir kaldıraç alanı işlevi görmektedir. ABD açısından Grönland, Avrupa güvenliği, Arktik deniz yolları ve Kuzey Kutbu’ndaki askerî dengeler üzerinde dolaylı fakat belirleyici bir etki üretme potansiyeline sahiptir.
Grönland’ın statüsü meselenin karmaşıklığını daha da artırmaktadır. Ada, resmî olarak Danimarka Krallığı’na bağlı özerk bir bölge olmakla birlikte, artan jeopolitik ilgi Grönland’ın yalnızca Danimarka iç siyasetinin değil, küresel güç mücadelesinin de bir öznesi hâline gelmesine yol açmaktadır. Bu durum, egemenlik, özerklik ve dış müdahale kavramlarının yeniden tartışılmasını zorunlu kılmaktadır.
ABD’nin Arktik Stratejisi ve Güvenlik Kaygıları
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Arktik bölgesi, uzun bir süre boyunca düşük yoğunluklu güvenlik gündemleriyle anılmış; çevresel işbirliği, bilimsel araştırmalar ve sınırlı ekonomik faaliyetler ön plana çıkmıştır. Ancak son on yılda yaşanan gelişmeler, bu görece sakin dönemin sona erdiğini göstermektedir. Günümüzde Arktik, yeniden yüksek jeopolitik değer atfedilen bir güvenlik alanı olarak ele alınmakta; ABD’nin stratejik hesaplamalarında merkezî bir konum kazanmaktadır.
ABD açısından Arktik bölgesinin önemi, öncelikle stratejik erken uyarı ve savunma derinliği kavramlarıyla ilişkilidir. Kıtalararası balistik füzelerin uçuş güzergâhları, Kuzey Kutbu üzerinden geçmekte; bu durum, Arktik’i nükleer caydırıcılık mimarisinin ayrılmaz bir parçası hâline getirmektedir. Dolayısıyla Grönland gibi ileri konumlu bölgeler, ABD’nin savunma doktrininde yalnızca çevresel alanlar değil, ana güvenlik kuşağının ileri hatları olarak değerlendirilmektedir.
Bu stratejik kaygılar, Arktik’teki güç dengelerinin değişmesiyle daha da belirginleşmiştir. Özellikle Rusya’nın son yıllarda Arktik bölgesinde artan askeri faaliyetleri, ABD’nin tehdit algısında belirleyici bir rol oynamaktadır. Moskova yönetimi, Sovyet döneminden kalma üsleri yeniden faaliyete geçirmiş; hava savunma sistemleri, buz kırıcı filolar ve nükleer kapasiteli deniz unsurlarıyla bölgedeki askerî varlığını tahkim etmiştir. Bu gelişmeler, Arktik’in ABD açısından artık yalnızca bir “erken uyarı hattı” değil, potansiyel bir çatışma alanı olarak da görülmesine yol açmaktadır.
Buna ek olarak, Çin’in Arktik’e yönelik artan ilgisi, ABD’nin güvenlik hesaplarını çok boyutlu hâle getirmektedir. Çin her ne kadar Arktik’e kıyısı olmayan bir devlet olsa da, kendisini “yakın Arktik devleti” olarak tanımlamakta; bilimsel araştırmalar, altyapı yatırımları ve deniz ticareti projeleri aracılığıyla bölgede kalıcı bir varlık inşa etmeye çalışmaktadır. ABD perspektifinden bakıldığında bu durum, yalnızca ekonomik bir rekabet değil; uzun vadede askeri ve stratejik nüfuzun altyapısal zeminini oluşturabilecek bir gelişme olarak algılanmaktadır.
Bu bağlamda ABD’nin Arktik stratejisi, klasik savunma reflekslerinin ötesine geçerek, çok katmanlı bir güvenlik anlayışı üzerine inşa edilmektedir. Askeri caydırıcılık, uzay ve siber güvenlik, enerji arzı ve ticaret yollarının korunması gibi unsurlar, tek bir stratejik çerçeve içinde ele alınmaktadır. Grönland ise bu çerçevenin merkezinde yer alan, ABD’nin Arktik’teki varlığını hem meşrulaştıran hem de operasyonel olarak mümkün kılan kilit bir unsurdur.
Trump döneminde Grönland’ın daha açık ve provokatif biçimde gündeme getirilmesi, bu stratejik yönelimin ani bir sapması değil; aksine, uzun süredir şekillenmekte olan güvenlik kaygılarının siyasallaştırılmış ve görünür hâle gelmiş bir tezahürü olarak okunmalıdır. ABD’nin Arktik’e bakışı, bu dönemde daha “sıfır toplamlı” bir rekabet anlayışına yaklaşmış; işbirliği söylemi yerini açık güç projeksiyonuna bırakmaya başlamıştır.
Doğal Kaynaklar, Ekonomik Rekabet ve Stratejik Bağımlılık
Grönland’a yönelik küresel ilginin artmasında, askeri ve coğrafi faktörlerin yanı sıra, adanın barındırdığı doğal kaynak potansiyeli belirleyici bir rol oynamaktadır. Ancak bu potansiyelin önemi, klasik anlamda yeraltı zenginliği ya da kısa vadeli ekonomik kazançtan ziyade, stratejik bağımlılık ilişkileri ve küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığı bağlamında anlam kazanmaktadır. Bu yönüyle Grönland, ekonomi ile güvenliğin iç içe geçtiği yeni jeopolitik mantığın somut bir örneğini sunmaktadır.
Grönland, başta nadir toprak elementleri olmak üzere, modern teknolojinin ve savunma sanayisinin kritik girdileri arasında yer alan birçok mineralin potansiyel rezervlerine sahiptir. Bu elementler; yenilenebilir enerji teknolojileri, elektrikli araçlar, ileri savunma sistemleri ve yüksek teknoloji üretimi için vazgeçilmezdir. Dolayısıyla mesele, yalnızca bu kaynakların varlığı değil, kimin erişebildiği ve kimin kontrol ettiği sorusu etrafında şekillenmektedir.
Bu noktada küresel rekabetin merkezinde yer alan aktörlerden biri kuşkusuz Çin’dir. Çin, nadir toprak elementlerinin çıkarılması ve işlenmesi konusunda uzun süredir küresel ölçekte baskın bir konuma sahiptir. ABD açısından bu durum, yalnızca ekonomik bir rekabet alanı değil; stratejik bir kırılganlık kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Kritik teknolojilerin üretiminde Çin’e olan bağımlılık, ulusal güvenlik perspektifinden giderek daha fazla sorgulanmaktadır.
Grönland’ın bu bağlamda önemi, ABD’ye potansiyel bir alternatif tedarik ve çeşitlendirme alanı sunmasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu potansiyel, doğrudan ve hızlı biçimde kullanılabilir olmaktan uzaktır. Zorlu iklim koşulları, altyapı eksikliği, çevresel hassasiyetler ve Grönland iç siyasetindeki çekinceler, madencilik faaliyetlerini hem teknik hem de politik olarak karmaşık hâle getirmektedir. Bu durum, kaynak meselesinin salt ekonomik değil, aynı zamanda siyasal meşruiyet ve toplumsal rıza boyutlarıyla ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Bununla birlikte Grönland’daki kaynaklar yalnızca madenlerle sınırlı değildir. Enerji potansiyeli, hidrokarbon ihtimalleri ve gelecekte erişilebilir hâle gelmesi muhtemel deniz kaynakları, Arktik bölgesini uzun vadeli bir ekonomik rekabet alanı hâline getirmektedir. İklim değişikliğiyle birlikte buzulların geri çekilmesi, bu potansiyeli görünür kılarken; aynı zamanda çevresel riskleri ve etik tartışmaları da derinleştirmektedir. Böylece Grönland, ekonomik fırsat ile çevresel sorumluluk arasındaki gerilimin somutlaştığı bir mekân hâline gelmektedir.
ABD açısından bu tablo, klasik serbest piyasa mantığıyla açıklanamayacak bir duruma işaret etmektedir. Doğal kaynaklara erişim, artık yalnızca piyasa aktörlerinin rekabetiyle değil; devletlerin stratejik yönlendirmeleri, güvenlik kaygıları ve jeopolitik öncelikleriyle şekillenmektedir. Trump döneminde Grönland’ın bu denli açık biçimde gündeme getirilmesi, ekonomik rekabetin giderek daha fazla jeopolitik bir dil kazandığını göstermektedir.
Trump Dönemi Dış Politika Anlayışı: İşlemsellik, Güç ve Egemenlik Algısı
Trump’ın dış politika anlayışında devletlerarası ilişkiler, uzun vadeli kurumsal bağlılıklardan ziyade, pazarlık yapılabilir ilişkiler olarak kavramsallaştırılmaktadır. NATO, serbest ticaret anlaşmaları ve çok taraflı kurumlar bu dönemde sıklıkla “yük” veya “adil olmayan anlaşmalar” olarak tanımlanmış; uluslararası düzen, normlar ve ortak değerler üzerinden değil, ölçülebilir kazanımlar üzerinden okunmuştur. Bu perspektiften bakıldığında, bir toprağın “satın alınabilir” olup olmaması hukuki ya da ahlaki bir sorun olmaktan ziyade, pazarlığın şartlarıyla ilgili bir mesele hâline gelmektedir.
Grönland’ın Trump tarafından açıkça bir “alım” nesnesi olarak dile getirilmesi, bu işlemsel mantığın en çıplak ifadelerinden biridir. Egemenlik, bu bakış açısında mutlak ve dokunulmaz bir ilke olmaktan çıkarak, maddi kapasite ve güçle ilişkilendirilen bir mülkiyet kategorisine indirgenmektedir. Bu durum, modern uluslararası hukukun temel varsayımlarıyla açık bir gerilim yaratmakla birlikte, Trump’ın dünyayı nasıl kavramsallaştırdığını anlamak açısından son derece açıklayıcıdır.
Bununla birlikte Trump’ın yaklaşımı yalnızca ekonomik rasyonalizmle açıklanamaz. Bu dönemde güç, yalnızca askeri ya da ekonomik kapasite olarak değil, sembolik hâkimiyet ve kontrol gösterisi olarak da önemli bir rol oynamaktadır. Grönland gibi büyük, stratejik ve tarihsel olarak “sahipsiz” algılanan bir mekânın ABD tarafından gündeme getirilmesi, küresel kamuoyuna yönelik bir güç projeksiyonu niteliği de taşımaktadır. Bu bağlamda Trump’ın çıkışı, ABD’nin hâlâ küresel oyunun kurallarını belirleyebilecek kapasiteye sahip olduğu iddiasını yeniden görünür kılma çabası olarak okunabilir.
Trump dönemi dış politikasının bir diğer ayırt edici özelliği, zaman ufkunun daralmasıdır. Uzun vadeli ittifak ilişkileri ve kurumsal istikrar yerine, kısa vadede somut sonuç üreten hamleler ön plana çıkmıştır. Grönland meselesi de, Arktik’teki uzun vadeli stratejik rekabetten beslenmekle birlikte, Trump’ın bu rekabeti doğrudan, hızlı ve alışılmışın dışında yöntemlerle ele alma eğilimini yansıtmaktadır. Bu durum, stratejik tutarlılık ile diplomatik öngörülebilirlik arasında bir gerilim yaratmıştır.
Uluslararası Hukuk, Egemenlik ve Self-Determinasyon Sorunu
Trump’ın Grönland’a yönelik yaklaşımı, jeopolitik ve stratejik rasyonalite açısından belirli bir tutarlılık taşısa da, uluslararası hukukun temel ilkeleri bağlamında ciddi tartışmaları beraberinde getirmektedir. Bu tartışmaların merkezinde ise egemenlik, toprak bütünlüğü ve halkların kendi kaderini tayin hakkı yer almaktadır. Grönland meselesi, bu ilkelerin 21. yüzyılda ne ölçüde geçerliliğini koruduğunu sorgulamak açısından öğretici bir örnek sunmaktadır.
Öncelikle Grönland’ın hukuki statüsü, meselenin basitleştirilmesini engelleyen temel unsurdur. Grönland, resmî olarak Danimarka Krallığı’na bağlı özerk bir bölge konumundadır; ancak bu bağlılık, klasik sömürge ilişkilerinden farklı olarak, geniş bir iç yönetime ve siyasal özerkliğe dayanmaktadır. Grönland Parlamentosu, birçok iç meselede karar alma yetkisine sahip olup, dış politika ve savunma gibi alanlarda Danimarka ile yetki paylaşımı söz konusudur. Dolayısıyla Grönland, ne tam anlamıyla bağımsız bir devlet ne de uluslararası hukuk açısından “sahipsiz” bir toprak olarak değerlendirilebilir.
Bu noktada Trump’ın Grönland’ı satın alma fikri, uluslararası hukukta büyük ölçüde terk edilmiş bir pratiği çağrıştırmaktadır. Toprak devri, tarihsel olarak savaş, zorlayıcı antlaşmalar veya sömürgeci düzenlemeler yoluyla gerçekleşmiş; modern dönemde ise rızaya dayalı ve çok taraflı süreçler dışında meşruiyetini büyük ölçüde yitirmiştir. Günümüz uluslararası düzeninde, bir toprağın geleceğine ilişkin kararların, o toprakta yaşayan halkın iradesi dışında alınması, ciddi normatif itirazlarla karşılaşmaktadır.
Bu bağlamda self-determinasyon ilkesi belirleyici bir referans noktasıdır. Bu ilke, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler sistemi içinde kurumsallaşmış ve sömürgeciliğin tasfiyesinde merkezi bir rol oynamıştır. Grönland halkının siyasal tercihleri, bu nedenle, yalnızca Danimarka ile olan ilişkiler bağlamında değil, aynı zamanda uluslararası toplum nezdinde de meşru bir özne olarak kabul edilmektedir. Nitekim Grönland kamuoyunda ABD’ye katılma fikrinin geniş bir toplumsal destek bulmadığı bilinmektedir.
Ancak mesele yalnızca hukuki normların ihlali ya da uygulanabilirliğiyle sınırlı değildir. Grönland örneği, uluslararası hukukun güç siyaseti karşısındaki kırılganlığını da gözler önüne sermektedir. Büyük güçlerin stratejik öncelikleri arttıkça, normatif ilkelerin daha esnek ve yoruma açık biçimde ele alındığı görülmektedir. Trump’ın söylemi, hukuku doğrudan reddetmekten ziyade, onu jeopolitik çıkarların gerisinde konumlandıran bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Bu durum, modern uluslararası düzenin temel çelişkilerinden birini açığa çıkarmaktadır: Bir yanda egemen eşitliğe dayalı hukuki normlar, diğer yanda bu normları şekillendirebilecek kapasiteye sahip büyük güçler. Grönland meselesi, bu iki düzlemin çatıştığı noktada ortaya çıkan gerilimi somutlaştırmaktadır. Hukuken mümkün olmayan bir önerinin siyasal düzlemde bu denli ciddi biçimde tartışılabilmesi, normatif düzenin simgesel gücünün aşındığını göstermektedir.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol