Üstünlerin hukuku biterken
- GİRİŞ27.01.2026 09:07
- GÜNCELLEME27.01.2026 09:07
“Hukuk devleti” kavramı çoğu zaman soyut, hatta gündelik tartışmalarda içi boşaltılmış bir söylem gibi kullanılır. Oysa hukuk devleti, yalnızca anayasal metinlerde yer alan bir ideal değil; günlük hayatta somut karşılıkları olan bir yönetim biçimidir. Devletin gücünü sınırlayan, bireyin haklarını güvence altına alan ve kamu otoritesini hesap verebilir kılan bir sistemdir.
Bu sistemin merkezinde tek bir ilke yer alır: Hukukun, kişilerden ve zümrelerden üstün olması. Yani hukuk; iktidara yakın olana da, muhalif olana da; zengine de, yoksula da; ünlü olana da, isimsiz olana da aynı mesafede durmak zorundadır. Aksi hâlde ortaya çıkan şey hukuk değil, güç ilişkilerinin yargı kisvesi altında yeniden üretilmesidir.
Türkiye’de uzun yıllar boyunca hukuk devleti tartışmaları, çoğu zaman uygulamadan kopuk bir biçimde yürütüldü. Yasalar vardı, mahkemeler vardı, ancak toplumun geniş kesimlerinde “herkes için aynı hukuk” duygusu güçlü değildi. Bazı kesimler için hukukun hızlı, sert ve tavizsiz; bazı kesimler için ise yavaş, esnek ve hatta görünmez olduğu algısı yaygındı. Bu algı, yalnızca adalet duygusunu değil, devlete olan güveni de aşındırdı.
Oysa hukuk devletinde ayrıcalık olmaz. Seçilmiş olmak, atanmış olmak ya da ekonomik güç sahibi olmak; hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, kamu gücü kullanan ya da toplumu etkileyen konumlarda bulunan kişilerin daha yüksek bir sorumluluk bilinciyle denetlenmesi gerekir. Çünkü hukuk devleti, güçle birlikte artan bir hesap verebilirlik ilkesine dayanır.
Son dönemde yaşanan operasyonlar tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Tartışmaların merkezine isimlerin değil, fiillerin yerleşmesi; hukuk devleti anlayışının teoriden pratiğe doğru ilerlediğini göstermektedir.
Operasyonların Ortak Paydası: Suçun Niteliği
Son dönemde farklı alanlarda yürütülen soruşturmalar, yüzeysel bakıldığında birbirinden kopuk ve dağınık gibi algılanabilir. Belediyeler, finansal yapılar, spor dünyası ya da medya figürleri… Oysa bu dosyalar dikkatle incelendiğinde, hepsini bir arada tutan ortak bir zemin ortaya çıkmaktadır. Bu zemin, kişilerin kimliği değil; isnat edilen fiillerin niteliğidir. Devletin refleksi, kimin hakkında işlem yapıldığına göre değil, neyin soruşturulduğuna göre şekillenmektedir.
Yerel yönetimlere ilişkin dosyaların merkezinde, kamu gücünün kullanım biçimi yer almaktadır. Kamu gücü, bireylere ait bir ayrıcalık değil; toplum adına geçici olarak emanet edilen bir yetkidir. Bu yetkinin amacı dışında kullanıldığına dair her iddia, yalnızca bireysel bir suç şüphesi değil, aynı zamanda kamusal güvene yönelmiş bir risktir. Bu nedenle yolsuzluk iddiaları, siyasi kimliklerden bağımsız ele alınmak zorundadır. Hukuk devleti, kamu adına kullanılan yetkilerin kamu adına denetlenmesini geciktirmez.
Finansal yapılarla ilgili yürütülen soruşturmalar ise modern ekonominin doğurduğu yeni risk alanlarına işaret etmektedir. Kripto varlıklar, dijital ödeme sistemleri ve büyük ölçekli sermaye hareketleri; teknolojik olarak yeni olabilir, ancak hukuki açıdan denetimsiz değildir. Kara para aklama, yasadışı bahis gelirlerinin finansal sisteme sokulması ya da kayıt dışı sermaye trafiği, yalnızca teknik suçlar değildir. Bunlar, ekonomik düzeni bozan ve toplumsal adalet duygusunu zedeleyen yapısal sorunlardır. Bu nedenle bu alandaki operasyonlar, sermayeye yönelik bir baskı değil; hukukun piyasaya eşit mesafede durduğunun göstergesidir.
Spor dünyasına yönelik soruşturmalar da benzer bir ilkesel çerçevede değerlendirilmelidir. Spor, yalnızca rekabetin değil, güvenin de üzerine kurulu bir alandır. Sonucun sahada belirlendiğine dair inanç zedelendiğinde, sporun toplumsal meşruiyeti de yara alır. Yasadışı bahis iddiaları, bu güven ilişkisini doğrudan hedef alır. Bu nedenle hakemler, sporcular ya da yöneticiler hakkında yürütülen dosyalar; kişisel kariyerlerden bağımsız olarak, sporun bütünlüğünü koruma amacı taşır.
Toplumsal görünürlüğü yüksek isimlere yönelik soruşturmalar ise kamuoyunda daha yoğun duygusal tepkiler üretmektedir. Ancak bu noktada temel ilke değişmez: Şöhret, hukuki sorumluluğu azaltan değil; artıran bir etkendir. Medya, sanat ya da iletişim alanında öne çıkan figürler, istemeseler bile toplum üzerinde etki yaratırlar. Bu nedenle bu kişilerin hukuki denetimden muaf tutulması, eşitlik ilkesini zedeler. Hukukun, popülerlik karşısında geri adım atmaması; adaletin kişisel algılara göre şekillenmediğini gösterir.
Masumiyet Karinesi ile Mücadele Azmi Arasında Denge
Hukukun üstünlüğünü savunmak, her yürütülen soruşturmayı sorgusuz sualsiz onaylamak anlamına gelmez. Aynı şekilde, suçla mücadelede kararlılık göstermek de masumiyet karinesini askıya almak demek değildir. Gerçek bir hukuk devleti, bu iki ilkeyi birbirine karşıt değil; birbirini tamamlayan unsurlar olarak ele alır.
Masumiyet karinesi, modern hukukun temel taşlarından biridir. Hiç kimse, hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Bu ilke, bireyi devletin keyfi gücüne karşı korur ve adalet mekanizmasının meşruiyetini teminat altına alır. Ancak masumiyet karinesi, suç şüphesinin görmezden gelinmesi ya da soruşturma yürütülmemesi anlamına da gelmez. Şüphe ile hüküm arasındaki fark, hukukun varlık sebebidir.
Öte yandan, masumiyet karinesini gerekçe göstererek her türlü soruşturmayı itibarsızlaştırmak da hukuk devletiyle bağdaşmaz. Suç şüphesinin bulunduğu durumlarda devletin hareketsiz kalması, adalet duygusunu zedeler ve cezasızlık algısını besler. Hukukun caydırıcılığı, yalnızca verilen cezalarla değil; suç iddialarının üzerine kararlılıkla gidilmesiyle sağlanır.
Toplumun bu süreçteki rolü de göz ardı edilmemelidir. Sosyal medyada oluşturulan linç kültürü, adaletin yerini tutamaz. Mahkemelerin yerine etiketler, delillerin yerine algılar konulduğunda; hukuk zarar görür. Bu nedenle hukukun üstünlüğünü savunmak, aynı zamanda yargısız infazlara karşı durmayı da gerektirir.
Üstünlerin Hukuku’ndan Hukukun Üstünlüğüne
Türkiye’de adalet tartışmaları uzun yıllar boyunca tek bir temel sorun etrafında şekillendi: Hukukun herkese eşit uygulanıp uygulanmadığı. Yasalar vardı, mahkemeler vardı; ancak toplumun geniş kesimlerinde “bazıları için başka, bazıları için başka bir hukuk” işlediği yönünde güçlü bir kanaat oluşmuştu. Bu kanaatin kaynağı, hukukun zayıflara karşı sert; güçlü ve nüfuz sahibi kesimlere karşı ise esnek olduğu yönündeki yaygın algıydı.
“Üstünlerin hukuku” olarak tanımlanan bu anlayış, yalnızca adalet duygusunu değil, devletin meşruiyetini de aşındırdı. Çünkü hukuk, güçle pazarlık yapmaya başladığında; adalet, bir hak olmaktan çıkar, bir ayrıcalığa dönüşür. Bu durum, toplumda sessiz bir kabulleniş yaratır: Bazıları için ceza vardır, bazıları için ise yalnızca söylenti.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu yerleşik kabullerin sorgulanmasına yol açmıştır. Farklı siyasi görüşlerden, farklı ekonomik çevrelerden ve farklı toplumsal konumlardan kişilerin benzer suç iddialarıyla yargı süreçlerine dâhil edilmesi; hukukun kimlikler üzerinden değil, fiiller üzerinden işletildiğine dair güçlü bir işaret sunmaktadır.
Hukukun üstünlüğü, tam da bu noktada anlam kazanır. Hukukun üstün olduğu bir düzende; unvanlar, sıfatlar ve etki alanları yargı süreçlerine yön vermez.
Bu dönüşüm, bir gecede gerçekleşmez. Alışkanlıkların, çıkar ilişkilerinin ve yerleşik reflekslerin direnciyle karşılaşır. Hukukun gerçekten işlemeye başladığı her dönemde, “seçici adalet”, “siyasi hesaplaşma” ya da “niyet okuma” tartışmaları yükselir. Ancak bu tartışmaların varlığı, hukukun zayıflığını değil; tam tersine, dokunulmazlık algısının çözülmeye başladığını gösterir.
Adalet, yalnızca güçsüzlere uygulandığında adalet değildir. Gerçek adalet, güçlü olanın da hukuk karşısında eşit olduğunu kabul ettiği anda ortaya çıkar. Bugün Türkiye’de yaşanan süreç, tam olarak bu eşiğe işaret etmektedir. Üstünlerin hukukundan, hukukun üstünlüğüne doğru sancılı ama gerekli bir geçiş yaşanmaktadır.
Yorumlar1