Arşivden mesaj MİT’in Kudüs belgeleri
- GİRİŞ17.02.2026 09:03
- GÜNCELLEME17.02.2026 09:03
İstihbarat teşkilatları doğaları gereği gizlilikle anılır. Ancak bu gizlilik, mutlak bir sessizlik anlamına gelmez. Aksine, modern istihbarat pratiklerinde ne zaman, neyin ve ne kadarının görünür kılınacağı başlı başına stratejik bir tercihtir. Bu bağlamda arşiv belgelerinin kamuoyuyla paylaşılması, şeffaflık idealinden ziyade kontrollü görünürlük olarak tanımlanmalıdır.
Kontrollü görünürlük, devletin sahip olduğu bilgi ve hafızayı belirli bir bağlamda, belirli bir zamanlamayla ve belirli muhataplara yönelik olarak dolaşıma sokmasıdır. İstihbarat teşkilatı burada bilgi veren değil, mesaj üreten bir aktör olarak konumlanır. Paylaşılan belge, yalnızca geçmişe ait bir veri değil; bugüne dair politik bir pozisyonun taşıyıcısıdır.
Bu tür paylaşımlarda kritik olan, belgelerin içeriğinden çok seçilmiş olmalarıdır. Zira devlet arşivleri, kamuoyuna sunulabilecek binlerce belge barındırır. Hangi belgenin, hangi kesitiyle ve hangi tarihsel bağlam öne çıkarılarak paylaşıldığı; devletin bugün ne söylemek istediğini ele verir. Bu nedenle istihbarat arşivinden yapılan her paylaşım, aynı zamanda bilinçli bir sessizlik rejimini de beraberinde getirir: gösterilen kadar, gösterilmeyen de anlamlıdır.
İstihbarat teşkilatlarının zaman zaman geçmişe ait belgeleri dolaşıma sokması, bir tür hafıza siyaseti olarak da okunmalıdır. Bu siyaset, geçmişi yeniden yazmaktan ziyade, geçmişin belirli bir okumasını bugünün tartışmalarına eklemlemeyi amaçlar. Özellikle tarihsel, dini ve jeopolitik açıdan yüksek hassasiyet taşıyan meselelerde bu yöntem, doğrudan politik söylemden daha etkili bir araç haline gelir. Çünkü arşiv belgesi, iddia değil, “kayıt” sunar; polemik değil, “hatırlatma” yapar.
Dolayısıyla bir istihbarat teşkilatının özel koleksiyonundan belge paylaşması, sıradan bir tarih merakı ya da kurumsal tanıtım faaliyeti olarak görülemez. Bu, devletin hafızasının belirli bir an için konuşturulmasıdır. Sessiz, dolaylı ama son derece güçlü bir dille: “Biz bu meseleyi dün de biliyorduk, bugün de biliyoruz.”
Kudüs Belgelerinin Tarihsel Anlamı:
MİT tarafından paylaşılan Kudüs belgeleri, yalnızca Osmanlı Devleti’nin son dönemine ait istihbari raporlar olmanın ötesinde, bugün Filistin topraklarında yaşananların tarihsel sürekliliğini ortaya koyan çarpıcı kayıtlar niteliğindedir. Özellikle 1909 tarihli raporda yer alan tespitler, Kudüs’te yaşanan dönüşümün ani ya da reaksiyoner değil, uzun vadeli ve sistematik bir sürecin ürünü olduğunu açık biçimde göstermektedir.
Belgede dikkat çeken en önemli unsur, Kudüs’teki demografik ve mülkiyet yapısının bilinçli biçimde dönüştürüldüğüne dair erken uyarılardır. Toprak satın almaları, borçlandırma mekanizmaları ve yerel halkın ekonomik olarak zayıflatılması yoluyla yürütülen bu sürecin, ilerleyen yıllarda ciddi siyasi ve toplumsal sorunlara yol açacağı açıkça ifade edilmektedir. Bu tespit, bugün İsrail tarafından “güvenlik”, “tarihsel hak” ya da “kendini savunma” söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılan işgal politikasının, aslında yüzyılı aşan bir altyapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
Belgenin dili de ayrıca dikkat çekicidir. Kullanılan ifadeler, sonradan yaşananları “öngörmüş” olmanın ötesinde, bu sürecin bilinçli aktörler tarafından yönlendirildiğine işaret eder. Bu durum, İsrail’in kuruluş sürecini bir tarihsel zorunluluk ya da travmatik bir kaçınılmazlık olarak sunan anlatıları doğrudan zayıflatmaktadır. Zira arşiv kayıtları, yaşananların rastlantısal değil, yağma olduğunu belgelemektedir.
Neden Şimdi?
İstihbarat arşivlerinden yapılan paylaşımlarda “ne” kadar “ne zaman” sorusu da belirleyicidir. Kudüs’e ilişkin bu belgelerin bugün dolaşıma sokulması, teknik ya da kurumsal bir takvimle açıklanamayacak kadar anlam yüklüdür. Gazze’de sivillerin sistematik biçimde hedef alındığı, İsrail’in soykırım yaptığı ve Kudüs’ün statüsünün fiilen aşındırıldığı bir dönemde yapılan bu paylaşım, açık bir zamanlama siyasetinin ürünüdür.
Uluslararası sistemin büyük ölçüde sessiz kaldığı, hukukun askıya alındığı ve insani normların siyasal çıkarlar karşısında geri çekildiği bu konjonktürde, doğrudan diplomatik söylemler çoğu zaman etkisini yitirmektedir. Tam da bu noktada tarihsel hafıza, alternatif bir müdahale alanı olarak devreye sokulmaktadır.
Bu zamanlama aynı zamanda İsrail’in hâkim anlatısına yönelik dolaylı bir itiraz niteliği taşır. İsrail, Filistin topraklarındaki uygulamalarını çoğu zaman güvenlik tehdidi, ani krizler ya da zorunlu askeri refleksler üzerinden meşrulaştırmaktadır. Oysa arşivden çıkarılan belgeler, Kudüs merkezli mülkiyet ve demografik dönüşümün çok daha erken bir tarihte planlandığını ve bu sürecin sistematik biçimde ilerlediğini ortaya koymaktadır. Böylece “bugün yaşananlar” ile “yüz yıl önce uyarılanlar” arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır.
“Neden şimdi?” sorusunun bir diğer cevabı da Türkiye’nin son dönemde izlediği diplomatik ve söylemsel çizgide aranmalıdır. Resmî açıklamalar, uluslararası platformlarda yapılan çağrılar ve insani kriz vurguları, bu belge paylaşımıyla tarihsel bir derinlik kazanmaktadır. Arşiv belgesi, güncel politik pozisyonun arkasına yerleştirilen sessiz ama güçlü bir dayanak işlevi görür. Devlet, sözle söylediğini hafızayla tahkim etmektedir. Kudüs’ün statüsüne ilişkin fiilî durumun kalıcı hale getirilmesine yönelik girişimler karşısında, “bu süreci ilk kez görmüyoruz” mesajı verilmektedir.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol